Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 5. Sayfa - Index Web

5 -MÂİDE SÛRESİ

 

Medine'de nazil olmuştur, 120 Âyettir.

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle[1]

 

1 (Ey îmân edenler! Bağlandığınız ahidleri (gerek Allah Te-âlâ'ya karşı vazifelerinizi, tekâlif-i ilâhiyeyi, gerek sizinle insan­lar-arasmda akdolunan mukavele ve taahhütlerinizi),ifâ .edin.)

İhrâmlı iken avlanmayı helâl saymamanız şartiylo size, aşa­ğıda okunacak olanlar müstesna, behîme-i en'âm helâl kilindi. Şübhesiz, Allah Teâlâ dilediğini hükmeder.

Behîme; dört ayaklı hayvana denir. En'âm deve, sığır ve da­vara ıtlak olunur, Geyik, âhu, karaca, yabani sığır, yabani keçi ve koyunlar da buna dâhildir.

îbn-i Abbas (R.A.)'a göre, behîme-i en'âm: Kesilen hayvanın karnından çıkan ölü yavrudur. Ekser-i ulemâya göre, bu yavru yenir. Ebû Said (R.A.) şunları söylemiştir: «Yâ Resûlallah! Deveyi boğazlıyoruz, sığır ve koyunu kesiyoruz, içinden yavru çıkıyor. Onu atalım mı, yoksa yiyelim mi?» dedik.

«İsterseniz yeyin! Çünkü anasını kesmek, onu da kesmek de­mektir buyurdular.

Ba'zılan: «Eğer hilkati tamam olmuş; kılları bitmişse anasını kesmek yavrunun da kesimi sayılır.» demişlerdir.

Ebû Hanife'ye göre; kesilen hayvanın karnından ölü olarak çıkan yavruyu yemek helâl değildir.

Kelbi'ye göre; behîme-i en'âmdan murâd: Geyik, yaban eşeği ve sığın gibi vahşî hayvanlardır.[2]

 

2  (Ey îmân edenler! Allah Teâlâ'nın şeâirini,)

Cenâb-ı Hakk'm ibâdet ve tâatine vesile kılınmış olan alâmet­leri, ihram, mikatlar, Safa ve Merve, Meş'ar-i haram, tavaf-ı sa'y. kurban... gibi Hacc menâsikini.

Haram olan ay'ı,

Receb, Zilkade, Zilhicce, Muharrem aylarında kıtali.

Beyt-i şerife hediye edilen kurbanlıkları  (Hacı kurbanını)

Deve, sığır, koyun veya keçi.

Kılâdeleri,

Veya kılâdeli kurbanlıkları. Kurbanlıklara, kurbanlık nişanesi olarak takılan gerdanlıklara kılâde denir.

Ve Rabieri celle şânühü'den ticâretle istiyerek ve zu'mlarınca rızâsını dileyerek Beyt-i haram ziyaretini kasdedenlerin kıtalini helâl kılmayın.

İhramdan çıktığınızda tavlanmak mubah olur isterseniz) aylanın.

 (Müşrikler)  sizi Mescid-i Haramdan menettiler (liye, birtakindarına duyduğunuz kin ve düşmanlık, salan sizi;tecâvüze sevk etmesin  (günâha sokmasın.)

iyilik etmek, fenalıklardan korunmak hususunda birbirini­ze yardım edin. Mâ'siyet ve zulme muavenet etmeyin. Allah'tan korkun (emirlerine itaat edin). Zîrâ Allah Teâîâ'nm ikaabı ve in­tikamı çok şiddetlidir. [3]                                         

 

3 (Meyyite (boğazlanmadan ölen hayvan eti), (akmış) kan, domuz eti, Allah Teâlâ'dan başkası adına boğazlanan, boğulan, (bir şeyle) vurularak, yüksek bir yerden düşerek veya yuvarlana­rak, süsülerek yâhûd yırtıcı bir hayvan tarafından paralanarak Ölen hayvanlarla meğer ki henüz canı üzerindeyken kesmiş ola­sınız, bu müstesna-dikilip taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklariyle kısmet ve hüküm aramanız size haram kılındı.)

Şer'an hayvanın kesilmesi; en azından boğazı ile yemek bo­rusunu kesmekle olur. Âlet; kesici olmak şartı ile demirden, cam­dan, taştan veya kamıştan  olabilir.  Tırnakdan ve  dişden  olmaz.

Hz. Ali (K.A.)'den rivayet olunduğuna göre; vurulan, dağ­dan yuvarlanan ve süsülen hayvana ayağını kıpırdatırken yetişir de, kesilirse yenmesi helâl olur. Havada vurulan kuş, yere düşer de ölürse, yenmesi helâldir. Zira yere düşmesi zaruridir. Meğer ki, kurşun havada onun kesilen yerine isabet etmiş olsun. Bu^tak-! dîrde  nasü  düşerse  düşsün  yenmesi helâl  olur.   Çünkü kesilmiş hükmündedir.

Câhiliyyet devrinde Kâ'be'nin etrafında dikili 360 adet taş vardı. Bunlara ibâdet eder, saygı gösterirlerdi. Putlar için adanan kurbanlar, bunlar üzerinde kesilirdi. Keza Beyt-i Şerifin yanında yedi fal oku vardı. Yola çıkmak, evlenmek veya yapılacak her hangi mühim bir iş için bu okları atar, tefe'ül ederlerdi. Âyet-i Kerîme bu Câhiliyyet âdetini menetmektedir.

Bütün bunlar fısktır (yoldan çıkıştır). Bugün (ve ge-lecekte) kâfirler, Dininizi kaldırmadan veya sizi Dînlerine döndürmeden me'yûs oldular. Artık, onların galebelerinden korkmayın. Yalnız, Benden korkun. Bugün Dîninizin hükümlerini ikmâl ettim. Size ni'metimı tamamladım. Ve sizin için Dîn olarak İslâm'ı ihtiyar et­tim.

Bu Âyet-i Kerime «Haccet'ül-Vedâ»da nazil olmuştur. Ve en son inen ahkâm Ayetidir.

Rivayet edilir ki: Hazret-i Ömer (R.A) 'in hilâfetinde bir gün, Yahudilerden biri:

«Yâ Emîr'el-mü'minînl Kitabınızda okuduğunuz bir Âyet var. Eğer bu, bize nazil olmuş olsaydı, o günü biz bayram yapardık.» demişti.

Hazret-i Ömer (R.A.): «Hangi Âyet?» diye sormuştu.

Hazret-i Ömer (R.A.): «Biz, o günü ve o gün Hazret-i Peygam­ber salîallâhü aleyhi ve selleme nazil olduğu yeri biliriz. Cum'a günü Arefe'de kaaim bulunuyordu.» buyurmuş ve o günün bay­ram olduğuna işaret etmişlerdi.

Bu Ayet-i Celüe nazil olduğu zaman, ashâb-ı kiram ferahla­mış ve büyük bir sevinç duymuşlardı. Fakat Hazret-i Ebû Bekr (R.A.) ve Ömer (R.A.) ağlamışlardı:

«Artık Resûlullah'ın tebliğ vazifesi sona ermiş bulunuyor. Bu, Efendimizin  ölümünün  yakınlaştığına  delâlet  eder.»   demişlerdi.

Filhakika, Cenâb-ı Peygamber, bu Âyet-i Kerimenin nüzulün­den seksenbir gün sonra vefat etmişlerdir. (Sallallahü teâlâ aley­hi ve sellem).

Kim son derece açlık hâlinde çaresiz kalır da, günâha meyil maksadı olmaksızın (ve zaruret miktarından fazla yemiyerek bu haram olan etlerden)  yemeye mecbur olursa, elbette Allah Teâlâ Gafur ve Rahim'dir.

Onu muâhaza etmez.[4]

 

4 (Sana, kendilerine neyin helâl edildiğini sorarlar. De kiı Si­ze bütün pâk (iyi ve teiniz) ni'metler helâl kılındı. Alıştırarak ve Al­lah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanla­rın da size tutuverdiklerinden yeyin. Hayvani saldırdığınızda Al­lah Teâlâ'nın ismini zikredin. Allah Teâlâ'dan korkun (haram et­tiği şeyleri yemekten sakının). Allah-ü azîmüşşân, tez hesâb gö­rücüdür. )[5]

 

5 (Bugün bütün pâk (iyi ve temiz) ni'metler size helâl kılındı. Kitab ehlinin  (boğazladıkları ve sair bütün)  yemekleri size helâldir. Sizin yemekleriniz de onlara helâldir.)

Yiyeceğinizden, onlara yedirmeniz veya satmanız günâh de­ğildir.

Mehrlerini vermek, zina etmemek, gizli dost da tutmamak üzere, mü'min kadınların ve sizden önce kendilerine Kitab veril­miş olan kadınların hür ve afiflerini nikahlamanız da keza size helâl kılındı.

Kim şeriat hükümlerini inkâr ederse, her hâlde bütün işle­diği heder olmuştur. Ve Âhirette o,  hüsranda kalanlardandır. [6]

 

6 (Ey îmân edenler! Namaz kılacağınız vakit, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı mesnedin. Ve to­puklar^ kadar ayaklarınızı yıkayın.)

Bu: Âyet-i celîleye «Teyemmüm Âyeti denilmiştir. Buhâri ve Müslim'de Hazret-i Âişe'den rivayet edildiğine göre, gerdanlığını kaybettiği seferde geceleyin susuz bir mevkide konaklamışlar, abdest almak kabil olmamış, bunun üzerine bu Âyet-i Kerime nazil olmuştur.

Bahis konusu sefer, Benî Mustalık Gazvesidir. Altıncı Hicret senesi Şaban'mda ve Hudeybiye seferinden önce vuku1 bulmuştur.

Filhakika Âyet, evvel emirde abdestin farzlarını tesbit etmek­te ve bu i'tibârla aynı zamanda bir abdest âyeti olduğu muhak­kak bulunmakta ise de, abdest ilk defa bu âyetle teşri' edilmiş değildir. Mekke'de namazla beraber farz kılınmıştır. İslâm'da hiç­bir vakit abdestsiz namaz .kılınmamıştır. Binâenaleyh Âyet-i Celîle ile farziyyeti re'sen değil, taharet hükümlerini istinbâtta esâs it­tihâz edilmek üzere takrîren tesbît edilmiş olduğu için ismi ab-destten ziyâde, teyemmüme muzaf kılınmıştır.

Ashâbdan Alkame ibn-i Feğvâ  (R.A.)  der ki:

«Bu âyet nazil oluncaya kadar, Resûlüllah ne zaman defi ha­cet eylese, abdest almadıkça ne konuşur, ne de selâm alırdı. Biz söyleriz, o söylemez, biz selâm veririz, o vermez ve almazdı.»

Ebû Hayyân da bunu te'yid ederek, Âyet-i Celilede abdestin her iş için değil, namaz için farz edilmiş olduğu bildirilerek Resûllüllah'a bir ruhsat verilmiştir, der.

Âyet, Mâide Sûresinin ilk nazil olan Âyetlerindendir.

Farz olan bu temizlik, yâni abdest alınmaksızın namaz sahih olmaz. «Allah, abdestsiz hiçbir namazı kabul etmez.» buyurulmuştur.

Âyet i kerîme'ye göre$ abdestin farzı üç uzvun yıkanması ve bir uzvun meshi olmak üzere dörttür.

îmâm Şafii'ye göre; bunların tertibi de dâhil olmak ve niy-yetsiz ibâdet olmayacağı mülâhazasiyle niyyet de hesaba katıl­mak üzere altıdır.

îmâm Ahmed ibn-i Hanbel ise; yüzde, ağız ve burun içlerinin dahî dâhil olduğunu ileri sürerek ağız ve buruna su vermeyi de id-hâl etmek suretiyle abdestin farzlarını sekize çıkarır.

Fakat Hanefiyye'ye göre, ne niyyet, ne tertîb ve ne ağıza ve buruna su vermek abdestiıv farzlarından değildir, sünnettir. Bun­dan başka abdestin daha birtakım sünnetleri ve âdabı mevcûddur. Ve hepsinin başında Besmele-i Şerife vardır.

Âyetin zahirine bakılacak olursa, her namaza kalkarken ay­rıca abdest almak lâzım gibi görünür. Bu sebeble zâhiriyye, her namaz için ayrıca abdest almanın faı-ziyyetine kaail olmuşlardır. Çoğu zaman Resûlüllah'm ve Hulefâ-i Râşidin'm böyle yaptıkları da muhakkaktır. Fakat bunu, farz olarak değil, sünnet olmak üze­re yapmışlardır.                                                                       

Resûl-ü Ekrem, Mekke'nin fethi günü beş vakit namazı tek abdestle eda etmişlerdir. Hazret-i Ömer  (R.A.)  sormuş:

«Yâ Resûlallah! Bundan evvel yapmadığın bir şeyi yaptın!» demiş. Resûl-ü Ekrem de cevaben:

«Kasden yaptım, yâ Ömer!» buyurmuşlardır, ki bu suretle ce­vaz gösterilmiştir.

Sonra, yine Âyetin tamâmiyle zahirine bakıldığı takdirde, na­maza ancak kalkıldığı zaman alınabilmesi lâzım gelecek ve binâe­naleyh otururken abdest alıp da namaza kalkmak dahî kifayet et-nıiyecektir. Fakat buna Zâhiriyye bile kaail olmamıştır.   .

Demek oluyor ki bu noktada, Âyetin zahirinin maksûd olma­dığı müttefekun aleyhtir. Bu i'tibârla, gerek hâlin delâleti ve ge­rek teyemmüm fıkrasında hadesin tasrihi karinesiyle Âyetin itlakı, ya hitabı abdesti olmayanlara tahsis veya abdestsiz olmadı­ğı hâlde namaza kalktığın vakit ma'nâsiyle takyid edilerek tefsir olunmak lâzım gelir.

Yıkama, suyu a'zânın üzerinden tamamen akıtmaktır. Su dam-lamadıkça yıkanılmış olmaz. Oğmak şart değildir.

Abdest, hadesten taharet yâni, i'tibârî ve görünmeyen bir kir­lilikten temizlik olduğu için, bunu hakiki bir temizlik olan neca­setten taharet için olan yıkanma ile kariştırmamalıdır. Necaset­ten taharette pislik iyice giderilinceye kadar yıkamak, icâbına gö­re oğmak, veya silmek lâzım gelir. Fakat, abdestte, bu gibi temiz­liğe mâni' olan kirlilikler daha evvel giderilmiş bulunacağından, görünmeyen hadesi izâle için bir defa yıkamak kâfi' olabilir. Farzı bu kadardır. Zira emir, tekrar icâb etmez. Fa,kat iki, daha iyidir. Ve üç defa tekrar edilmesi sünnettir,

îmânı Mâlik'e göre; abdest uzuvlarını oğmak farzdır.

Şer'an da farzı, dokunmaktır.

Başa mesh, taze, kullanılmamış bir yaşlığın başm muayyen bir yerine isabeti demektir. Tekrarı sünnet değildir. Fakat hafifçe bir saç tesviyesi olabilir,

Hanefîyye'ye görçj başın dörtte biri meshedilir. İmâm Mâlik ve Ahmed ibn-i Hanbel, tamâmına nıeshin farz olduğuna ve İmâm Şafii, bir parmak dokunmanın kâfi' bulunduğuna kaail olmuşlar­dır.     :

Eğer cünüb olduysanız, gusül edin.

Eğer hasta veya seferde olur veya biriniz def i hacetten ge­lir veya kadınlarla temas eder de (abdest almaya veya gusül et­meye kâfi') su bulamazsanız (yâhûd o suyu almaya veya kullanmaya bir veçhile kudret ve imkânınız olmazsa) yeryüzünün temiz toprağından teyemmüm edin.

(Niyetle) ondan yüzlerinize ve ellerinize (dirseklerinizle bir­likte)  mesnedin.

Hak Teâlâ, size güçlük vermek istemez. Belki (hadesten ve günâhlardan) pak olmanızı ve üstünüzdeki ni'metinin tamamlan­masını ister. Tâ ki şükredesiniz.

Bir Hadîs-i Şerifde:

«Kim şartlarına ve âdabına riâyet ederek abdest alır da vakti giren namazı edâ ederse Allah Teâlâ, onun evvelce edâ ettiği ile ondan evvel edâ ettiği vakit namazı arasında işlediği hatâları yarlığar» Duyurulmuştur.[7]

 

7 (Allah Teâlâ’nın size verdiği İslâm ni'metini ve sizi «İşit­tik, itaat ettik» dediğiniz zaman bağladığı mîsâkı hatırlayın. Allah Teâlâ'dan korkun. (Ni'metlerini unutmayın, nıîsâkmı bozmayın). Şübhe yok ki AUah-ü azîmüşşân, kalblerinizde olan hayır ve şer, herşeyi bilir.)[8]

 

8 (Ey îmân edenler! Allah Teâlâ için işlerinizde ve sözleri­nizde âdil ve sıdkla kaaim olun. Müşriklere olan buğzunuz, sizi adaletsizliğe sevkederek günâh tahmil etmesin.)

 (Dost ve düşmanlarınıza) adalet edin. Bu, takvaya pek ya­kındır. Allah Teâlâ'dan korkun. Zîrâ AHah-ü azîmüşşân bütün iş­lediklerinizden haberdârdır. [9]

 

9  (Allah Teâlâ, îmân  edip  sâlih ameller işleyenlere,  mağfi­ret ve pek büyük bir ecir va'detti.)[10]

 

10  (Kâfir olup âyetlerimizi tekzîb edenler de ashâb-ı cahîm-dir   (Cehennemliktirler)[11]

 

11 (Ey îmân  edenler!  Allah Teâlâ'nm     size  olan  ni'metini anın, ki bir vakit bir kavim, size   (katletmek için)   ellerini   uzat­mak kasdinde bulunmuştu da Allah Teâlâ, onların ellerini sîzden çekmişti. Allah Teâlâ'dan korkun  (emrine vefa ve O'na tevekkül edin).  Mü'minler tevekkül  ederlerse  Allah  Teâlâ'ya tevekkül et­sinler. )

îlkin müşrikler gaalib, Müslümanlar mağlûbdular. Müslüman­lara baskın yapmak, mallarını yağma etmek ve öldürmek istiyor­lardı. Allah Teâlâ da onları maksâdlarından menediyor, Müslü­manları koruyordu. Bu suretle, az bir müddet zarfında İslâmiyet kuvvetlendi. Müşriklerin elleri kırıldı. Âyet-i Kerîmede, bu kurtu­luş ni'meti hatırlatılmaktadır.   

İbn-i Abbas ve Mukaatil'in rivayetlerine göre, Âyetin nüzul se­bebi şudur:

Hazret-i Peygamber, Benî Âmir'e bir seriyye göndermişti. Bir-i Maûne'de. hepsi şehîd olmuşlar, ancak bir kayıp aramakta bulunan üç kişi kurtulmuşlardı, ki Amr ibn-i Ubeyyeteddamrî bunlar ara­sındaydı. Bir arkadaşı ile birlikte Resûl-ü Ekrem'e hâdiseyi haber vermek için yola çıkmışlardı. Yolda Benî Âmir'den olduklarını söy­leyen iki kişiye tesadüf etmişler, ikisini - de öldürmüşlerdi. Meğer bunlar Benî Selim'den imişler.

Beni Selim'in Resûlüllah'tan amanları vardı. Hazret-i Peygamber'e müracaat ederek diyet istediler, Resûl-ü Ekrem, maiyetlerin­de Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (R.A.) olduğu hâlde Benî Nadır'a gittiler. Benî Nadır'ın diyetlere yardım edilmek kaydı da ol­mak üzere Resûlüllah ile aralarında bir adem-i tecâvüz anlaşma­sı vardı.

Hazret-i Peygamber  (S.A.V.):

«Ashabımdan biri benim aman verdiğim iki kişiyi vurdu. Ba­na, diyetleri lâzım geldi. Buna yardım etmenizi istiyorum.» bu­yurdu.

Benî Nadir:

«Hay hay, buyurunuz, yemeğimizi yeyiniz, istediğinizi veririz» dediler. Halbuki aralarında Resûlüîlah ve ashabına bir sûikasd yapmayı kararlaştırmışlardı.

Atâ'nın rivayetine göre, dam üzerinden üstlerine büyük bir taş yuvarlıyarak ezmeyi kurmuşlardı. Fakat Cebrail Aleyhisselâm, aka­binde tasavvurlarını Resûl-ü Ekrem'e haber verdi. Resûl-ü Ekrem de derhâl kalkarak hareket ettiler. Yahudiler:

«Çömleklerimiz kaynıyor, niçin hareket ediyorsunuz?» diye güya serzenişte bulunmak istediler. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat, niyyetlerinin vahiy ile kendilerine bildirildiğini söyleyerek haberi açıkladı.

İşte Âyetin nüzul sebebinin bilhassa bu vak'a olduğu rivayet edilir.

Kavim'den murâd, Benî Nadir Yahûdîleridir.[12]

 

12 (Andolsun, ki Allah Teâlâ İsrâıloğullanndan mîsâk al­mıştı. Onların oniki sıbtımn her birinden bîr şâhid (on iki nakîb) göndermiştik.)

Mücâhid, Kelbi ve Süddfnin rivayetlerine göre: Allah Teâlâ, Firavun'un buğulusundan sonra İsrâîloğullanna Şam'da Cebâbi-re-i Ken'âniyyûn'uıı oturdukları Eriha'ya gitmelerini ve orada yer­leşmelerini emretti. Ve Musa. Aleyhisselâm'ın diliyle:

«Ben, burayı size vatan ve karargâh olmak üzere yazdım. Gi­din, içindekilerle cihâd edin, yardımcınız benim!» buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ, bu hususta kavminden mîsâk aldı ve ve­rilen emrin ifâsı için, kavminin her sıbtmdan onlara kefil olacak birer nakib intihâb etti.  

Nihayet yola çıktılar. Eriha'ya yaklaştıkları vakit, Mûsâ Aley-hisselâm, düşmanın durumunu öğrenmek üzere bu nakibleri Eri­ha'ya gönderdi. Nakîbler, Cebâbire'nin kendilerinden kat kat kuv­vetli olduğunu görmüşlerdi. Korktular. Fakat içlerinden iyi düşü­nenleri:

Gördüklerimizi söylemiyelim, olur ki kavmimiz itaatsizlik eder, sözleriden dönerler. Bilâkis onları cenge teşvik edelim. Hakîkat-i hâli yalnız Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâm'a söyleyelim.» dediler. Esa­sen Mûsâ Aleyhisselâm'ın tenbîhi de böyleydi.

Fakat karargâha döndükleri vakit, içlerinden ikisi: Yehûdâ sıbtından Kâlib bin Yufenna ve Yûsuf sıbtmdan Yûşa bin Nun'dan gayrisi sözlerinde durmadı. Döner dönmez gördüklerini kavimle­rine söylediler.

Allah Teâlâ, onlara demişti ki:  «Ben, sizinle beraberim.»

timimle, kudretimle yanınızda hazırım. Emin olunuz, sizi mu­zaffer kılacağım.

Celâlim hakkı için eğer siz (Ey Benî îsrâii) namazınızı kılar, zekâtı verir; Peygamberlerime îmân ye yardım eder (onları tevkîr ve tftzîm ederseniz) ve Allah Teâlâ'nm yolunda malınızı mfak ey-lerseniz,  muhakkak  sizden   (sâdır  olan)   seyyiâtınızı  örteceğim.

Ve sizi ağaçları altından ırmaklar akan Cennetlere koyaca­ğım.

Kim bu müekked va'dle teyîd edilen şarttan sonra ahd ve mîsâkmı bozarak kâfir olursa, o muhakkak doğru yoldan ayrılmış olur. [13]

 

13 (Mîsâklarım bozmaları  yüzünden,   onları  rahmetimizden bittik  Ve kalblerini kaskatı kıldık.)

 

14 ( «Biz, Nasârâyız» diyenlerden de (Allah Teâlâ'yı birleme­leri, Enbiyâ'yı gerçeklemeleri ve hayrat işlemeleri için) mîsâk almış­tık. Bunlar da (İncil'de) tezkîr ve ihtar olundukları şeylerden na-sîb almayı unuttular.)

Biz de Kıyamet Gününe kadar aralarına buğz ve adavet il-kâ ettik. Allah-ü azîmüşşân, onlara (ceza ve ıkaabla) yaptıkları­nı haber verecektir. [14]

 

15 (Ey Kitab ehlil Size Kitabınızda gizlediğinizden çoğunu beyân ve birçoğunu afveden Resulümüz (Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem)  geldi.)

Size, Allah Teâlâ'dan bir nûr ve apaçık bir Kitâb geldi. [15]

 

16 ( Ki Allah Teâlâ, o Kitabla rızasına ittibâ edenleri selâmet yollarına hidâyet eder. Onları iradesiyle   (küfür ve şekkî   karan­lıklarından   (îmân ve yakln)   nuruna çıkarır,     dosdoğru bir yola iletir. )[16]

 

17  (Allah,  Meryem'in oğlu Mesîhdir»  diyenler, yemîn ede­rim, muhakkak kâfir oldular. )

De kis Eğer Allah Teâlâ, Meryem'in oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helak etmek isterse, buna karşı Allah Teâlâ'dan kim bir şey kurtarmaya muktedir olabilir. Gök­lerin, yerin, ve ikisi arasındaki her şeyin mülkü Allah Teâlâ'nm-dır. O, dilediğini yaratır. Allah-ü azîmüşşân her şeye kaadirdir. [17]

 

18 ( Yahûdüer ve Nasrânîler: «Biz, Allah Teâlâ'nm oğulları ve sevgilileriyiz.) dediler. De ki: Öyle de niçin size Allah Teâlâ, gü­nâhlarınız yüzünden azâh ediyor?

Baba ise oğluna, dostça sevdiğine azâb etmez.

Hayır, siz Allah Teâlâ'nm yarattıklarından bir insansınız.

Her Âdemoğlu gibi ihsan ve isâetle ceza olunacaksınız.

Allah Teâlâ, dilediğine mağfiret, ve dilediğine azâb eder.

Göklerin,  yerin ve ikisi arasındaki her  şeyin mülkü Allah Teâlâ'nmdır. Nihayet dönüş de O'nadır. [18]

 

19 (Ey Kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiği,   (bilinmez hâle geldiği)  bir fetret zamanında size Dînin hükümlerini apaçık bildiren Resulümüz  (Muhammed Aleyhisselâm)  geldi. Tâ ki Kıya­met Günü, bize müjde verici ve azâbla korkutucu gelmedi diye ba­hane ve itizar etmiyesiniz. İşte, size hem müjdeleyici ve hem kor­kutucu bir Peygamber geldi. Allah Teâlâ, her şeye kaadirdir.)[19]

 

20 (Bir zaman Mûsâ,  kavmine şöyle demişti:  «Ey kavmim! Allah Teâlâ'nm üzerinizdeki ni'metini zikredin, ki içinizden   (size doğru yolu gösteren, emir ve nehyedilen şeyleri bildiren) Peygam­berler gönderdi. Ve sizi mülûk yaptı. Âlemlerden bir kimseye ver­mediğini size verdi.)

Denizin  yarılması,  bulutla  gölge,  bıldırcın kuşu,  kudret hel­vası vesaire bunlardandır.[20]

 

21 (Ey kavmim! Allah Teâlâ'nm, size takdir ettiği Arzı Mu-kaddes'e girin. (İçindeki zâlimlerden korkarak girmekten imtina etmeyin). Arkanıza dönmeyin. Yoksa dünyâ ve Âhiret sevabından hüsrana düşenlerin hâline dönmüş olursunuz.)[21]

 

22 (Yâ Mûsâ! Oraüa zâlimler var. Onlar oradan çıkmayın­ca giremeyiz. Şayet çıkarlarsa, biz de gireriz» dediler.)

Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine karşı geldiler. Girme emrini muhale talik etmek istediler.

Onikinci Âyet-i Kerîmede anlatıldığı veçhile, Mûsâ Aleyhis­selâm, oııiki nakîbi, düşmanın durumunu öğrenmek üzere Eriha'-ya göndermişti. Bunlar gördükleri kuvvet ve şevket karşısında korkmuşlar ve döndükleri vakit, ikisi müstesna, Mûsâ Aleyhisse-lâm'ıri tenbîhi hilâfına, gördüklerini yakınlarına ve dostlarına söy­lemişler; böylelikle haber,  bütün Benî İsrail'e  yayılmıştı.

Müfessirler,, temsilî bir ifâde ile naklederler ki: Nakibler şeh­re girmek üzereyken, Cebbarlardan biri bunları görmüş, hepsini tutmuş, ve bahçesinden getirmekte olduğu meyvalarla birlikte tor­basına koyarak, meliklerinin önüne götürmüş, Cebbarlar, yâni zâlimler o kadar kuvvetli ve devcüsse adamlarmış torbayı saçıvermiş. «Garip değil mi, bunlar bizimle harbetmek istiyorlar.» demiş. Melik de: «Haydi gidiniz, gördüklerinizi hükümdarınıza ve kavminize haber veriniz.» diye nakîbleri salıvermiş. Pek tuhaf şeyler görmüşler. Bir salkım üzümü beş kişi taşımaktaymış. Nar­larının dâneleri çıkarıldıktan sonra kabının. yarısında beş kişi fe­rah ferah oturabümekteymiş.

Korku içinde dönmüşler. Keyfiyeti Hazret-i Musa'ya anlatmış­lar. O da, bunu kimseye söylememelerini emretmiş. Fakat dinle­memişler. Ancak içlerinden Yûşa bin Nûn ile Kâlib ıbn-i Yufenna verilen emri dinlemiş, hattâ gördüklerini te'vîl etmeye çalışmışlar. «Çok güzel, çok hoş, ni'meti bol bir memleket, ahâlîsi devcüsse ve çok kuvvetli, fakat kalbleri zayıf,»  demişler.

Diğerleri ise halkın gözünü korkutmuş. O kadar ki halk ağ­laşmışlar, «N'olaydı, Mısır'dan çıkmayaydık, haydi çıktık, bari bu­raya gelmeyeydik.» demişler.

Bu nakilden kolaylıkla şu anlaşılır ki: Cebâbire hükümetinin kuvvetli bir istihbarat teşkilâtı varmış. îsrâiloğullarmm kendileri­ne hücum fikrinde olduğunu hemen öğrenmişler.

Cebâbire'nin cüsselerini ve kuvvetlerini tasvir yolunda İsrâîl oğulları türlü türlü hikâyeleri, masalları vardır. Uc ibn-i Unk masalı bunlar arasındadır. Ne kadar kuvvetli olursa olsun, ceb­bar bir hükümetin, kudret-i ilâhiyye ile bir anda mahv-ü mün­kariz olabileceğini anlatır. Dilimizde «Ucuboluk» diye mâruf olan bu tarihî masal şudur:                         

Nakibler tarassuda çıktıkları zaman, Uc ibn-i Unk ile karşı­laşmışlar. Tjc'un, üçbin üçyüzotuzüç arşın uzunluğunda boyu var­mış. Ve üçbin senedir yaşıyormuş. Rastgeldikleri zaman başında bir deste odun varmış, Nakîbleri tutmuş, o destenin içine koymuş. Karısına götürmüş. Önüne atıvermiş: «Bak, bunlar bizimle harbet-rnek sevdasında, şimdi hepsini ayağımın altında ezivereyim mi?» demiş.

Karısı: «Hayır, öyle yapma» diye cevâb vermiş. «Bırak gitsin­ler, gördüklerini kavimlerine haber versinler.» Bunun üzerine nakibleri bırakıvermişler.

Musa'nın ordusu bir fersah kare imiş. gelmiş bunlara bak­mış. Sonra dağdan bu büyüklükte ve değirmen taşı şeklinde ko­caman bir kaya yontmuş ve bunu ordunun üzerine atmak için ba­şına almış.

Fakat Allah Teâlâ, ona bir hüdhüd göndermiş. Hüdhüd, Uc'un başına göre kayayı ortasından oymuş ve birdenbire kayayı boğa­zına geçiriverince Uc, sendelemiş ve yıkılmış. Bu arada Hazret-i Mûsâ yürümüş, Hazret-i Musa'nın boyu on arşmmış. On arşın da asâsi varmış. On arşın da sıçramış. Böyleyken, ancak Uc'un to­puğuna " erişebilmiş, ama vurup öldürmüş. îsrâiloğulian bunun üzerine hançerlerle üşüşmüşler ve dev adamın başını koparmışlar.[22]

 

23 (Peygamberlerine aykırı hareketten) korkan kimseler­den. Allah Teâlâ'nın kendilerine (îmân ve sebat) in'âm ettiği iki kişi (düşmanı tarassuda gidip kudretlerini îsrâiloğullarına haber vermiyen Yûşâ, bin Nün ve Kâlib ibn-i Yufenna adlı iki nakîb) dediler ki: «Cebbârînİn üzerine şehrin kapısından girin. Bir defa gir­diniz mi (Allah Teâlâ'nm va'd ve keremiyle) muhakkak gaalib olursunuz. (Korkmayın, onların kalbi zayıftır.) Eğer mü'minler-' den (Allah-ü azimüşşân'm va'dine îmân edenlerden) iseniz ancak, O'na tevekkül edin.» [23]

 

24 (İsrâîloğulları dediler ki: «Yâ Mûsâ Cebâtnrin o şehirde oldukça biz oraya ebediyen giremeyiz. Var, sen Rabbinle git. On­larla ikiniz çarpışın.  Biz burada oturup kalacağız.» [24]

 

25 (Mûsâ  Aleyhisselâm  onların,   cehil,   inâd  ve  istihfafla­rına öfkelenerek beddua etti): «Yâ Rabbi! Ben, kendimden ve kar­deşim Harun'dan  (veya dînde benimle kardeşlik eden Hârûn, Yû-şa bin Nün, Kâlib bin Yufenna'dan)   gayriye mâlik değilim.   (Sö­zümü geçiremiyorum). Artık bizimle o fâsıklar kavminin arasını ayır.» dedi.)[25]

 

26 (Hak celle ve alâ  (Mûsâ Aleyhisselâm'aî  buyurdu: Arz-ı Mukaddes onlara (Yûşâ vo Kâlib'den gayriye)  kırk yıl haram kı­lınmıştır.   (Oraya giremiyecekler). Çölde   (kırk sene Tîh sahrasın­da) şaşkm şaşkın dolaşacaklar. Artık o fâsık kavmin hâllerine ta­salanma   (bunlar bu cezaya müstehaktırlar.)

Rivayet edilir ki: Altıyüzbin kişi, altı fersah karelik yerde lurk yıl habsolunup kaldılar. Yûşâ vo Kâlib'den gayri, yirmi yaşına eri­şenlerin kâffesi Tîh'te vefat etti. Biz, Cebâbirîn şehrine giremeyiz, diyenlerden hiç kimse Eriha'ya giremedi. Vaktâ ki kırk yıl ta­mamlandı. Mûsâ Aleyhisselâm, ancak onların çocuklariyle Eriha'ya, girdi. Burayı fethetti. Ve bir müddet burada yaşadıktan sonra Allah'ın rahmetine kavuştu.

Bir rivayete göre ise; Hazret-i Mûsâ, Tîh'te öldü. Ve İsrâiloğullarma Yûşâ Aleyhisselâm Nebi oldu. Cebâbir ile o dövüşerek Eri-ha'yı fethetti.

Süddî, Tih'te Mûsâ Aleyhisselâm'daiı önce Hârûn Aleyhisse-lâm'ın vefat ettiğini rivayet eder. Hazret-i Musa'ya, Hârûn Aleyhis-selâm'm vefat edeceği ve yakınlarındaki dağa çıkmaları vahy edi­lir. Birlikte emredilen dağa çıkarlar. Burada gövdesi oyularak ev hâline sokulmuş büyük bir ağaca rastlarlar. Ve içine tertemiz dö­şenmiş bir şerir konulmuş olduğunu görürler.

Hârûn: «Bu evi ve bu şeriri pek beğendim. Sahibinin öfkelene­ceğinden korkmasam burada uyumak isterdim. der.

Mûsâ «Korkma, yat, sahibi gelirse ben onu teselli ederim, seni incitmez.» diye cevâb verir.

Hârûn: «O hâlde birlikte yatalım, sahibi öfkelenirse ikimize birden  Öfkelenir,  yâhûd  incitmeden  bırakıp  gider.»   der.

Beraberce, uykuya varırlar. Bu esnada Hârûn Aleyhisselâm'a ölüm erişir. Hazret-i Mûsâ uyandığı vakit, kardeşinin ruhunun kabz ve şerir ile semâya ref edildiğini, ev ve ağacın da yerinden ayrıldığını görür.

Müteakiben Hazret-i Mûsâ, dağdan iner. Ve vak'ayı Harun'u çok seven Benî îsrâü'e haber verir.

«Onu, sen katlettin» derler.

Mûsâ: «Sebeb ne ki onu öldüreyim? Eceliyle vefat etti» der. Sonra iki rek'at namaz kılarak duâ eder. Akabinde Hârûn Aley-hisselâm'm şerirle birlikte yere indiği görülür. Ancak, o zaman Harzet-i Musa'nın  sözünün  doğruluğuna  inanırlar.

Muhammed bin îshak da der ki: Mûsâ Aleyhisselâm, ölümden hoşlanmazdı. Allah Teâlâ, O'na, O'nu sevdirmek istiyerek Yûşâ Aleyhisselâm'a nübüvvet vermişti. Sabah, akşam Mûsâ Aleyhisse-lâm'm yanına giderdi. O da: «Yâ nebiyallah! Hak Teâlâ sana ne vahyetti?»  diye sorardı.

Yûşâ Aleyhisselâm: «Ey Allah'ın Resulü! Şu kadar yıldan beri şeninle birlikteyim. Bugüne kadar sana ne vahyolundu diye sor­dum mu? Belki sen onu kendiliğinden bana haber verir, bildirir­din» der ve hiçbir şey söylemezdi.

Bu hâl Mûsâ Aleyhisselâm'm pek gücüne giderdi. Nihayet ya­şamaktan hoşlanmamaya ve ölümü sevmeye başladı.  

Hazret-i Mûsâ yüzyifmi yıl yaşadı. Vefatını müteâkib yirmi yedi yıl, Benî İsrail'in işlerini Yûşâ Aleyhisselâm idare etti. Nihayet, O da yüz yirmi yedi yaşında Hakk'm rahmetine kavuştu. Ve Efraim Dağına defnedildi.[26]

 

27 (Yâ Muhammed! Onlara Âdem Aleyhisselâm'm iki oğlu­nun (Kaabil ve Hâbil'in) kıssasını hakla zikret. Hani onlar, Allah Teâlâ'ya yaklaştıracak birer kurban takdim etmişlerdi de birinin kurbanı kabû edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Ve o (kur­banı kabul olunmayan kardeşine hased ederek): «Seni, mutlak öl­düreceğim» demiş, öbürü de şöyle cevâb vermişti: «Allah Teâlâ, ancak müttekîlerin kurbanını kabul buyurur.)

Rivayet edilir ki: Hazret-i Havva yirmi batında kırk çocuk do­ğurmuştu. Her batında ikiz bir erkek, bir kız doğururdu. Âdem Aleyhisselâm, emr-i Bari ile, büyüdüklerinde ikizlerden birini, di­ğer batında doğanla evlendirirdi. Kaabil, Eklima ile ve Hâbil, Le-yuza ile aynı batındandı. Binâenaleyh, Eklima'nm Hâbil, ve Le-yuza'mn, Kaabü'le evlenmesi gerekiyordu. Fakat Eklima çok güzel, Leyuza ise o kadar güzel değildi. Kaabil hakkına razı olmadı. Ba-basma: «Sen Hâbil'i ziyâde sevdiğin için Eklima'yı O'na vermek istiyorsun. Fakat hayır, kız kardeşimi mümkün değil Hâbil'e ver­mem. O'nu ben alacağım.» dedi.

Âdem Aleyhisselâm: «Allah Teâlâ'nın emri böyle. Senin hakkm Leyuza'dır.» dedi. Ve sonra ilâve etti: «Eğer inanmazsanız Hak Teâlâ'ya ikiniz de bir kurban sunun. Hanginizin kurbanı kabul olu­nursa Eklima O'nundur.»

Hâbii koyun sahibiydi. Sürüsünden en fazla beğendiği bir koç seçti. Kaabil de çiftçiydi. O da, zayıf ve dânesi az başaklardan bir demek yaptı ve ikisi kurbanlarını muayyen olan yere götürdüler. Hâbü'in Cenâb-ı Hakk'a itaat ve teslimiyet göstermesine rağmen, Kaabil: «Kurbanım kabul edilse de, edilmese de ben mümkün de­ğil, Eklima'yı Hâbil'e vermem!» diye düşünmekteydi.

Kurban Cenâb-ı Hakk tarafından kabul olunursa, gökten du­mansız bir ateş iner, onu yerdi. 'Bu sefer de öyle oldu. Bir ateş Hâ-bil'in koyununu yedi. Fakat başak demetine dokunmadı.

Kaabil, buna fena hâlde öfkelendi ve kardeşini ölümle tehdîd etti. «Muhakkak seni öldüreceğim, zîrâ, sen benim güzel olan hem­şiremi nikâhhyacaksm. Bense senin çirkin kız kardeşini almak mecburiyetinde kalacağım. Fakat buna imkân vermiyeceğim.» dedi.

Hâbil, sükûnetle cevâb verdi: «Hak Teâlâ, ancak müttekîlerin kurbanını kabul eder.  Senin niyyetin fena ve hâin olduğun için seninküıi reddetti ise benim bunda ne kabahatim var!»[27]

 

28 (Yemin ederim ki: Sen beni öldürmek için el uzatsan da ben senin katline el uzatıcı değilim, dedi. Zîrâ ben, Rabbirâlemîn olan Allah Teâlâ'dan kokarım.)

Rivayete göre-, Hâbil, Kaabü'den daha kuvvetli imiş. Fakat Al-lah'dan korktuğu için O'nu öldürmemiş. Zîrâ o zaman ya nefsini müdâfaa mubah değilmiş, yâhûd efdal olan müdâfaayı terk imiş. Öldürülmek istenen bir kimsenin teslim olması caizdir. Nitekim Hz. Osman  (R.A.) öyle yapmıştır. Bir hadîsde:

«Allah'ın öldürülen kulu ol, öldüren kuîu olma!» buyurulmuştur.[28]

 

29 (Ben dilerim ki kendi günâhınla,   (beni Öldürmenin gü-nâhiyle, Allah Teâlâ'ya ve babaya isyânm günâhım)  benim günâ­hımla birlikte  yüklenesin  de  ateşliklerden  olasın.  İşte  zâlimlerin Cezası budur.)[29]

 

30 (Nihayet Kaabil)   ne,fsine uyarak kardeşini öldürdü. Ve hüsrana düşenlerden oldu,

Kaabü, o âna kadar bir insanın nasıl öldürüleceğini bilmiyordu. Şeytan, insan şekline girerek, bir kuşu bir taş üzerine koydu ve diğer bir taşla başını ezdi. O da, tıpkı O'nun gibi, henüz yirmi ya­şındaki kardeşini öldürdü. Bu sefer de nâşını ne yapmak lâzım geldiği hakkında bir bilgisi yoktu. Âdemoğulları arasında bu ilk ölüm vak'asıydı. Nihayet, O'nu bir çuvala koyarak kırk gün ve bir rivayete göre, bir yıl arkasında taşıdı.[30]

 

31. (Allah Teâlâ (Kaabüe) kardeşinin cesedini nasıl defne­deceğini göstermek için bir karga gönderdi. (Karga gagası ve ayak-lariyle) yeri eşerek (ölü bir kargayı eştiği yere koydu ve üzerini toprakla  örttü.)

(Kaabü, bunu görünce) «Yazıklar olsun bana,» dedi. «Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi ol­dum?»  Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu. [31]

 

32 (Bu katil sebebiyle İsrâüoğullanna Tevrat'ta hükmettik ki: Kim bir nefsi bir nefis karşılığı veya yeryüzünde (şirk ve yol kesme gibi) bir fesadı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.)

Kim de (böyle) bir nefsf (afîv veya katilden men' yâhûd ölümden kurtararak) ihya ederse, sanki bütün insanları ihya et­miş gibi olur.

Yemîn ederim ki, onlara Peygamberlerimiz beyyineler (ap­açık Âyetler, deliller) legelmişlerdi. Bütün bunlardan sonra, yine içlerinden birçoğu yeryüzünde (fesad ve cinayette) israf ederek hadlerini aştılar. [32]

 

33 (Allah Teâlâ'ya ve Resulüne harb açanlarla, yeryüzünde)

(katil, yol kesmek ve hırsızlık etmek suretiyle) fesâd çıkaranların cezâsi: Ancak öldürülmeleri, veya asılmaları, yâhûd sağ elleriyle, sol ayaklarının çapraz kesilmesi veyâhûd bulundukları yerden sü­rülmeleridir Bu cezalar, onlara dünyâda zül ve hakarettir. Âhi-rette ise  (dünyâdakinden daha şiddetli)  büyük bir azâb vardır,

Fesadcılar, yalnız insan öldürürlerse, kısas olunurlar. Hem öl­dürür hem malını alırlarsa, öldürülüp asılırlar. İmâm Şafiî'ye gö­re, hüküm budur.

Ebû Hanife'ye göre; evvelâ asılıp, sonra ölünceye kadar süngülenir

Yalnız mal alır; kimseyi öldürmezlerse, sağ elleri ile sol ayak­ları kesilir.

insanları korkutmaktan başka bir şey yapmazlarsa, bir yer­den başka yere sürgün edilirler.[33]

 

34  (Meğer ki sizin, onlara kudretiniz yetişmeden  (elinize ge­çirmeden)   önce tevbe etmiş olsunlar. Bilin ki Allah Teâlâ Gafur' ve Rahîm'dir.  (Tevbeleri sebebiyle günâhlarını mağfiret ve tevbelerini kabul ederek rahmet eder).

Fakat kul hakkı, bu hükmün dışındadır. Sâdece Allah Teâlâ'-mn hakkı olan ikab sakıt olur.[34]

 

35 (Ey îmân edenler! Allah Teâlâ'dan korkun. O'na yaklaş­maya vesile arayın ve yolunda cihâd edin, ki felah bulaşınız.)[35]

 

36 (O kâfir olanlar, yeryüzünde ne varsa hepsi, hattâ bir o kadarı onların olsa da Kıyamet Gününün    azabından kurtulmak için O'nu feda etseler yine kabul olunmaz. Onlar için elim bir azâb vardır.)[36]

 

37 (Onlar ateşten çıkmak isteyecekler, halbuki çıkacak de­ğillerdir. Onlara bir azâb-ı mukîm (durdurucu bir azâb)  vardır.)[37]

 

38 (Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının Yaptık­larına karşılık, Allah Teâlâ tarafından ibret verici bir ceza olarak-ellerini kesin. AUah-ü azîmüşşân, Azız ve Hakîm'dir.)

Hırsız,  korunan bk- malı çalarsa; nisâb mikdân olduğu  tak­dirde, sağ eli bileğinden kesilir.

Nisabın mikdânnda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ekseri ulemâya göre; çeyrek dînâr (altın) dır. Hulefây-i Raşidîn ile Evzâî ve îmâm Şafii'nin nıezhebleri budur.

Ba'zılarına göre bir dînâr veya on dirhemden azda el kesil­mez. İbn-i Mes'ûd (R.A.) ile Süfyân-ı Setrî'nin ve Hanefîlerin mezhebi de budur.

İbn-i Ebî Leylâ'ya göre; beş dirhemden azda, el kesilmez.[38]

 

39  (Fakat kim o ettiği zulümden  sonra tevbe  eder,  salâha dönerse Allah Teâlâ, tevbesini kabul buyurur. Aîlah-ü azîmüşşân Gafur ve Rahîm'dir.)

(Hiç şübhesiz, geçen günâhınızı mağfiret ve itaat edene rah­met eder).

Mücâhide göre; hırsızın tevbesi elini kesmek yerine geçer. Lâ­kin, sahih kavle göre; elini kesmek, O'nun hıyanetinin cezasıdır. Tevbe, yine lâzımdır.

Eli kesildikten sonra, çaldığı mal duruyorsa, bilittifâk geri alı­nır. Çünkü el kesmek, Allah'ın hakki; mal ise, kulun hakkıdır. Çalman mal sarf edilmişse; Sevrî ve HanefÜere göre, hırsıza ödet­tirilmez. Elinin kesilmesi kâfidir. Diğer ulemâya göre, ödettirilir.[39]

 

40 (Ey insan!)  Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü Al­lah Teâlâ'nındır.  Dilediğine  azâb ve     dilediğinin  de  günâhlarını mağfiret eder. Allah-ü azîmüşşân, her şeye  (ta'zib ve mağfiretten her birine)  kaadirdir.)[40]

 

41 (Yâ Muhammedi Dilleriyle îmân ettik deyip de kalble-riyle îmân etmiyen münafıklarla, Yahudilerden o küfürde yarış edenler sana hüzün vermesin. Onlar senin üzerine yalan söylemek için sözünü dînlerler. (Huzurundan ayrılınca işitmedikleri sözü, işittik diye yalan söyler, iftira ederler) ki (Yahûd'dan) sana gelmi-yen diğer bir kavmin casuslarıdırlar.)

Kelimeleri Hak Teâlâ'nın va'zettiği yerlerden (lâfzını ihmâl etmek, yerini değiştirmek veya, başka bir ma'nâya hamleylemek suretiyle) kaydırırlar. Size böyle fetva verilirse kabul edin, aksi fetva verilirse kabul etmekten sakının, derler,

Allah Teâlâ kimin fitnesini (küfür, dalâlet, helak veya aza­bını) istersej Allah Teâlâ'nın emrinden, onun lehine, bir şeyin defi­ne kaadir ve mâlik olamazsın.

Onlar, o kimselerdir ki, Allah-ü azîmüşşân kalblerini te­mizlemek istememiştir. Onlar için dünyâda zillet ve Âhirette pek büyük bir azâb vardır.

Rivayet edilir ki: Hayber eşrafından, evli bir erkekle Yüsre adlı bir kadın zina etmişler. Tevrat'ta zina edenlerin cezası recm olduğu hâlde, eşraftan oldukları için Yahudiler bunları recm et­mek istememişler. Yesrib'de (Medine) nübüvvet, iddia eden bir kimse var. O'nun Kitabında recm yoktur. Belki döğmek vardır. Benî Kurayza'ya haber gönderelim. O'ndan sorsunlar. Eğer döğ­mek emrederse kabul eder, emrederse kabul etmeyiz demiş­ler. Sonra kalabalık bir cemâatle zâni ve zâniyeyi Medine'ye ge­tirmişler.

Hâdiseyi Beni Kurayza ve Benî Nâdir'e anlatmışlar. Onlar de­laletiyle nihayet da'vâ, Resûl-ü Ekrem'e intikâl etmiş.

Resûl-ü Ekrem: «Benim hükmüme razı olur musunuz?» buyurmuş,

«Evet!» demişler.

Fühâl, Cebrail Aleyhisselâm, recm hükmünü indirmiş. Aley-hissalâtü vesselam da: «Recm lâzımdır» buyurmuş.

Fakat, «Kitabımızda recm yoktur,» diyerek hükmü kabul et­mekten imtina etmişler. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem, yine Ceb­rail Aleyhisselâm'm ta'lîmiyle: «Fedek'te İbn-i Sürya adlı bir Ya-hûdî var. Bu genç aranızda ne derecededir?» diye sormuş.

«Tevrat ilminde yeryüzündeki Yahudilerin en âlimidir.» de­mişler.

Efendimiz (S.A.V.): «O hâlde, aramızdaki da'vânm hâiline İbn-i Sûrya'nm hakemliğini kabul eder misiniz?» buyurmuş. Kabul etmişler ve İbn-i Sûrya'yı huzûr-u Nebeviye getirmişler.

Efendimiz (S.A.V.) îbn-i Sûrya'dan sormuş: «Allah Teâlâ'mn hakkı için ki Tevrat'ı Mûsâ Aleyhisselâm'a inzal etti. Sizfn için denizi yararak sizi kurtardı. Firavun ve kavmini boğdu. Size kud­ret helvası ve bıldırcın gönderdi. Sizi bulutla gölgelendirdi. Ve size helâl ve haram hakkındaki hükümlerini bildirdi-Doğru söy­le, kitabınızda evli olan zânilere recim var mıdır?» buyurmuş.

İbn-i Sûrya-. «O Allah Teâlâ hakkı için ki sıfatlarını baha hatırlattm, evet vardır.» demiş. «Fakat eğer Tevrat'ın beni yakma­sından korkmasam bunu i'tirâf etmez, yalan söylerdim.»

Sonra sormuş:

«Yâ Muhammedi Peki senin şeriatında hüküm nedir?»

Aleyhissalâtü vesselam: «Evli kimselerin zina ettiklerine, dört kişi şehâdet ederlerse recm vâcibtir.» buyurmuş.

îbn-i Sûrya: «O Allah Teâlâ hakkı için ki Tevrat'ı Mûsâ Aley­hisselâm'a inzal etti. Tevrat'ta da hüküm aynıdır.» diye cevâb vermiş.

Bunun üzerine Efendimiz:  «Öyle ise, ne sebeble Allah Teâlâ'-nın emrine riâyet etmiyorsunuz?  buyurmuş.

îbn-i Sûrya anlatmış: «Eşraftan biri zina ettiği vakit onu recm etmekten kaçındık. Recim hükmünü ancak zayıf ve âcizlere has­rettik. Bu sebeble eşraf arasında zina edenler çoğaldı. Bir aralık melikimizin amcazadesi bile zina etti. Fakat hakkında hiçbir şey yapmadık. Aradan kısa bir zaman geçti. Melikimiz halktan zina ettiğini işittiği bir adamı recm etmek istedi. Fakat halk isyan etti. Amcazadeni recmetmedikçe bunu recmettirmeyiz, dediler. Niha­yet melik: Gelin, recimden sarfınazar edelim de her zâni hakkın­da müsavi olarak tatbik edebileceğimiz bir hüküm va'zedelim, zâ­ni ve zâmyeye kırk kırbaç vuralım, yüzlerini boyayalım, her birini tersine bir merkebe bindirerek şehirde gezdirelim, dedi. Biz de işte o zamandan beri bu cezayı tatbik etmekteyiz.» demiş.

Bunun üzerine Yahudiler İbn-i Sûrya'ya: «Biz, seni gıyabında sena ettik. Sen ise, bizim sırrımızı açıklıyorsun!» demişler.

Ibn-i Sûrya: «Muhammed, bana, Tevrat'a and vermiş olma­saydı, bu sırrı saklamakta tereddüt etmezdim. Tevrat'ın beni yak­masından korkmasam bunu O'na söylemezdim» diye cevâb vermiş.

Müteakiben, Resûl-ü Ekrem, zânilerin mescid kapısı önünde recm edilmelerini emretmiş.

Âyet-i Kerîme; Ebû Hüreyre, Berâ ibn-i Âzib, ibn-i Abbas ve daha birçoklarının rivayetlerine göre bu vak'a üzerine nazil ol­muştur.[41]

 

42 (Onlar yalan söylemek için dinlerler. Alabildiğine haram ve rüşvet yerler.)

Fakat öyle haram mal ki, ondan bereket bulunmaz, sahibine âr getirir ve sahibi onu dâima gizlemeye mecbur olur.

Âyet-i Kerime Yahudi hâkimleri hakkında nazil olmuştur. Rüşvet alırlar ve dâima rüşvet veren lehine hükmederlerdi.

Bir Hadîs-i şerîfde:

«Allah Teâlâ'nm la'neti, rüşvet veren  alan üzerine olsun.» buyurulmuştur.

Eğer sana gelirler (hükmüne müracâat ederler) se ister ara­larında hükmet, istersen yüz çevir. Eğer yüz çevirirsen, sana za­rar vermeye muktedir değillerdir. Fakat, şayet aralarında hük­medersen adaletle hükmet. Zîrâ Allah Teâlâ, adalet edenleri se­ver. [42]

 

43 (Nasıl  oluyor  da,  Allah  Teâlâ'nm  hükmü  yazılı  Tevrat yanlarındayken   sana   hükümettiriyorlar?   (Hakemliğine  müracaat ettikten)  sonra da  CKitablarma uygun olan)  o hükümden yüz çe­viriyorlar? Onlar   (Kitablarma)   inanmış değillerdir.)[43]

 

44  (Biz Tevrat'ı inzal ettik, ki onda   Hakk'a yol gösterir) hüdâ ve, (karanlıkları aydınlatan) nûr vardır.)

Allah Teâlâ'nm emrine inkıyâd eden Peygamberler, Yahu­dilere onunla hükmederlerdi. Âlimler ve zâhidler de yine hüküm­lerini Tevrat'la verirlerdi. Zîrâ Kitâbullah'ın muhafazasına me'-mûr edilmişlerdi. Kitabın, hak olduğuna şâhid idiler.

Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi (inzal ettiğim hükümleri) az bir bahâ ile (hasis menfaatlerle, rüş­vet ve mevki ile) değişmeyin. Kim Allah Teâlâ'nm indirdiği hü­kümlerle hükmetmezse işte kâfirler onlardır. [44]

 

45 (Biz Tevrat'ta Yahudilere farz ettikî ki bir nefis, bir ne­fisle kısas olunur. (Maktulün yalnız kaatili katlolunur.) Göz çıka­ranın, gözü çıkarılır. Burun kesenin, burnu; kulak kesenin, kula­ğı kesilir. Diş kıranın, dişi kırılır. Yaralar da birbirine kısastır. Kim kendisine edilen cinayeti afveder (bu hakkım tasadduk eyler) se bu afîv, afveden kimsenin günâhına keffârettir. Kim Allah Teâlâ'­nm  indirdiği  hükümlerle   hükmetmezse,   işte  zâlimler  onlardır.)[45]

 

46 (Ve bu Peygamberlerin izlerince daha önce inzal et­tiğimiz Tevrat'ı tasdik edici olarak-Meryem oğlu îsâ'yı gönder­dik. Ve O'na İncil'i verdik, ki içinde (tevhide) hidâyet ve (Hak yo­la rehber) nûr vardır. Kendinden önce inen bitabı tasdik eder, tak­va ehline hidâyet ve mev'ızedir.)[46]

 

47 (İncil ehli, Allah Teâlâ'nm İncil'de inzal ettiği ile hükmet­sin. Kim Allah Teâlâ'nm inzal ettiği (hükümler) ile hükmetmez­se, işte fâsıklar onlardır.)[47]

 

48 (Ve sana da (yâ Muhammedi) Hakkı bildiren Kur'ân'ı inzal ettik, ki önceki Kitabları tasdik ve onları muhafaza edicidir. (Onları tağyir ve tahriften korur, o Kitablar üzerine emin bir şâ-hiddir.) O hâlde, onlar arasında Allah Teâlâ'nm sana inzal ettiği ile hükmet. Sana gelen Haktan meyledip de onların heveslerine uyma.)

 (Ey insanlar!)  Sizden her biriniz için bir şeriat, bir açık yolMûsâ, îsâ ve Mubammed Aleyhisselâmlarm ümmetlerine ihitâb edilmektedir.

Tevrat, incil ve Kur'ân'dan her biri için başka şeriat vardır. Dîn ise birdir, ki tevhîddir.                                                        

Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat(böyle -yapmadı, ve öyle dilemedi de) sizi muhtelif ümmetlere ayır­dı (her birinize bir şeriat verdi) tâ ki sizi denesin. (Mutu âsiden temyiz etsin). O hâlde (durmayın) hayırlı işlere koşuşun (hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin).

Hepinizin  dönüşü  Allah  Teâlâ'yadir.  O,   o  vakit   (Kıyamet Günü orada)  ihtilâf ettiğiniz şeyleri size haber verecektir.[48]

 

49 (Onların hava ve heveslerine uymayıp, aralarmda Al­lah Teâlâ'nm inzal ettiği Kur'ân'la hükmetmeni sana emrettik. On­lardan sakın, ki Allah Teâlâ'nm inzal ettiğinin ba'zısmdan seni çevirmesinler.)

Rivayet  edilir  ki:   Yahûdî   âlimleri   aralarında  konuşmuşlar:

«Gelin hep birlikte Muhammed'e gidelim, olur ki O'nu dînin­den çeviririz.»  demişler. Ve huzûr-u Nebeviye gitmişler.

Yâ Ebelkaasım! Biliyorsun ki, biz Yahudilerin âlimleri, ha­hamlarıyız. Biz, sana tâbi' olursak, bütün Yahudiler de tâbi' olur. Ancak kavmimizle aramızda bir husûmet var. Gel, seni hakem ya­palım. Eğer lehimize hükmedersen sana îmân eder, başkalarını da inandırmaya çalışırız.»  demişler.

Sallaüâhü aleyhi ve sellem, bu teklifi kabul etmemiş. Âyet-i Kerîme bunun üzerine nâzü olmuştur....

O hâlde ma'nâ: «Muhakemeden imtina etme! Fakat hükme gelince, Allah'ın bildirdiği hakla hükmet, de onların heveslerine haksız arzularına uyma.» olur. 

Eğer onlar (îmân ve Kur'ân-ı Kerim'in hükmünden) yüz çe­virirlerse, bil ki Allah Teâlâ, bu yüz çevirişleri ba'zı günâhları yü­zünden tek ukuubete uğratmak istiyor. İnsanlardan birçoğu fâsık ve küfürde mütemerridtirler. [49]

 

50 (Onlar hâlâ câhiliyyet devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakın ehli kimseler için hükümde Allah Teâlâ'dan daha iyisi kim­dir? )[50]

 

51 (Ey îmân edenler!  Yahudi ve Nasârâyı dost edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostu ve    müttefikidirler. Kim onlarla dostluk ederse, O da onlardandır. Allah Teâlâ  (kâfirlerle dostluk ederek nefislerine)  zulmeden kavme hidâyet etmez.)[51]

 

52  (Kalblerinde şekk ve nifak     hastalığı olanları     (îbn-iÜbeyy ve benzeri münafıkları) görürsün ki, kâfirlerle dostluğa müsâraat ederler. «Devrin aleyhimize dönmesinden, başımıza bir musibet  gelmesinden korkuyoruz»   derler.)

Rivayet edilir ki: Beni Kaynuka' Yahudileri Resûlüllahla mu-hârib bir vaziyet aldıkları zaman, Ubâde ibn-i Sâmit   (R.A.):

«Benim bu Yahudilerden pek çok dostum var. Fakat ben bun­ların dostluklarından yüz çevirdim. Yalnız Allah Teâlâ ve Resu­lünü dost edindim.» demişti.

Abdullah ibn-i Übeyy ise:

«Ben Öyle bir adamım ki, devrin dönmesinden korkarım. Dost­larımdan vazgeçemem»  demiş.

Âyet-i Kerîme, bunun üzerine nazil olmuştu.

îbn-i Übeyy ve benzerleri kalbleri zayıf olan kimselerdi. Şüb-he ve tereddüd içindeydiler. İslâm'ın yükselmemesi, ilerliyememe-si, devletin kâfirler eline geçmesi ihtimâlini düşünüyorlardı. Ve böyle bir hâlde, bu dostluklardan istifâde edebileceklerini ümid ediyorlardı. Fakat etrafa: Herhangi bir darlık vaktinde, Müslü­manlara hizmet etmek fikriyle, bu şekilde hareket ettiklerini ve bunun âkılâne, ihtiyattan başka birşey olmadığını telkin etmek istiyorlar, Resûlüllah'ın ve îslâmiyetin muvaffakiyeti hakkındaki i'timâdsızlıklarmı  gûyâ  setretmeye  çalışıyorlardı;

Me'mûldür ki Allah Teâlâ, yakında bir fetih, yâhûd nezd-i ilâhisinden bir emir getirir de nefislerinde gizlediklerine pişman olurlar. [52]

 

53 (îmân edenler de derler ki: «Olanca kuvvetleriyle sizinle beraberiz diye yemin edenler bunlar mı? Bütün yaptıkları bâtıl oldu da husrân içinde kaldılar.)[53]

 

54 (Ey îmân edenleri İçinizden kim dîninden dönerse, Allah Teâlâ (mürted olan), o kavim yerine kendisinin seveceği,, onlarında kendisini seveceği öyle bir kavim getirecektir, ki onlar, mü'-minlere karşı nıütevâzi, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Al­lah yolunda savaşırlar ve kınayanların hiçbirinin kınamasından korkmazlar. Bu, Allah Teâlâ'nm fazlıdır, ki onu dilediğine verir. Allah-ü azîmtişşân'm fazlı geniştir ve ona ehil olanı bilir.)

îbn-i Kâ'b, Dalmak, Hasen, Katâde, tbn-i Cüreyc ve sairlerine göre; bu Âyet-i Kerime, Kıyamete kadar bütün mü'minlere hita­ben husûsî bir sebeb, tehaddüs eden bir vak'a üzerine değil; doğ­rudan doğruya ve alel-ıtlak irtidâdm bir hükmünü anlatmak için nazil olmuştur.

Müfessirler, Âyet-i celîlenin ihbarına uygun olmak üzere muh­telif zamanlarda vukua gelmiş on irtidâd vak'asından bahsederler ki üçü Resûlüllah'm irtihâllerinden önce vuku' bulmuştur.

1- Benî Müdlic irtidâdı: Reisleri Zülhımar-el-Esved-el-Ansî idi. Bu adam kâhindi. Nübüvvet iddia ve ba'zı beldeleri istilâ et­mişti. Resûl-ü Ekrem, Yemen Vâlîsi Muâz bin Cebel'e ve Yemen'in ileri gelenlerine hâdiseyi yazdı. Ve izâlesini emretti. Nihayet yapı­lan bir baskınla Fevruz-i Deylemi tarafından katledildi. Ve öldü­rüldüğü gece Resûl-ü Ekrem, bunu ashabına haber verdi. Ertesi gün de Fahr-i Kâinat sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz vefat buyurdu. Yemen'den Esved'in katledildiğine dâir olan haber ancak Rebiulevvel sonlarında Medine'ye geldi.

2 -Beni Hanîfe irtidâdı: Bunların da reisleri Müseylîmetül-kezzâb'dı. Bu da nübüvvet iddia etmiş ve Resûlüllah'a bir mektûb göndermişti.

«îşbu nâme, Müseyleme-i resûlüllahtan; Muhammed Resûîül-lah'adır. Bilki arzm yarısı senin, yarısı benimdir,»

Resûl-ü Ekrem, mektubu getiren iki kişiye:

«Eğer elçinin katli nehyedilmiş olmasaydı, şimdi ikinizi de katlederdim.» buyurdu. Ve şu cevâbı verdi:

«îşbu nâme, Muhammed Resûlüllah'tan Müseylemetülkezzâb'a-dır. Bil kis Arz Allah Teâlâ'nındır. Onu kullarından dilediğine ve­rir. Cennet, Allah Teâlâ'dan korkan, O'na muhalefetten sakınan­larındır.»

Bu sırada Peygamber Efendimiz    hastalanıp vefat buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr  CR.A.), üzerine    Haiid ibn-i Velid'i gönderdi.

Müseyleme,  Hazret-i Hamza   (R.AJ'mn kaatili Vahşî tarafından

katledildi.

Vahşî  «Câhiliyyet  devrinde nâsm hayırlısını  öldürdümse  de.Allah'a  tıamdolsun, İslâmlığımda da nâsm en şerlisini katlettim,»derdi.

3 - Tuleyha ibn-i Huveylid'in kavmi olan Benî Esed'in irtida-

di: Tuleyha da vefât-ı Peygamberi sırasında nübüvvet iddia et­mişti. B'unun üzerine de Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Halid ibn-i Velid'i şevketti. Tuleyha, münhezim oldu ve Şam'a kaçtı.

Bir müddet sonra islâm'a gelen Tuleyha, pek güzel Müslü­man oldu. İran muharebeleri gibi büyük muharebelerde en iyi hizmet eden büyükler arasındadır.

Diğer yedi irtidâd vak'ası, Peygamberimizin vefatından sonra ye Hazret-i Ebû Bekr (R.A.) zamanında vukua geldi. Bunlar da şunlardır:

1 - Uyeyne ibn-i Hısnin kavmi Fezare,

2 - Kurre ibn-i Selemetelkuşeyri kavmi Gatafan,

3 - Füca'c ibn-i Abd-i Yâleylin kavmi Benî Süleym,

4 - Mâlik ibn-i Nüveyre'nin kavmi Benî Yerbu',

5 - Secah bint-i Münzir'in kavmi  olan  Temim'in  bir  kısmı ki, bu Secah nefsini Müseylemetülkezzâb'a tezviç etmişti.

6 - Eş'as ibn-i Kays'in kavmi Kiııde,

7 - Hutam ibn-i Zeyd'in kavmi Benî Bekr ibn-i Vâil.

Hazret-i Peygamberin vefatını müteakib, Arap kabileleri ara­sında görülen bu irtidâd vak'aları İslâmiyeti tehdîd edebilirdi. Fakat hamdolsun. Hazret-i Ebû Bekr (R.A.), kısa bir zaman zar­fında bu büyük gaaileyi izâle etmeye ve İslâm vahdetini te'mîne muvaffak oldu.[54]

 

55 (Sizin veli ve dostunuz ancak Allah Teâlâ'dır. O'nun Peygamberidir, ve namaz kılan, zekât (veya sadaka) veren, rükûda bulunan (rükûda da olsa zekât veren, zekâta müsâraat eden) mümhılerdir.

Rivayet edilir ki: Abdullah bin Selâm (R.A.), Peygamber Efen-ıdimiz  (S.A.V.)'e gelip dedi ki:

«Kavmimiz Kurayza ve Nadir bizden ayrılmaya, bizimle dost­luk etmemeye yemîn ettiler.»

Bunun üzerine, bu Âyet-i Kerîme nazil oldu. Sallallahü aleyhi ve sellem bunu kendisine okuduğu vakit:

«Allah Teâlâ'nın, Resulünün ve mü'minlerin dostumuz olma­sına razıyız.  Başkalarının velî olmasını istemeyiz.»  dedi.

Bir rivayete göre de, Âyet-i Celile, Hazret-i Ali (kerremallâhü veçhe) hakkında nazil olmuştur. Namazda rükûda iken, bir dilen­ci sadaka  istemiş;  O da, O'na  yüzüğünü vermişti.[55]

 

56 (Kim Allah Teâlâ'ya, Resulüne ve mü'minlere yâr olur­sa şübhe yok ki onlar, Allah Teâlâ'nın hizbidir? galebeyi kazana­cak olanlar onlardır.)[56]

 

57 (Ey îmân edenleri Sizden önce kendilerine Kitab verilen­ler ve müşriklerden dîninizi eğlence ve oyun ittihâz edenleri dost edinmeyin. Allah Teâlâ'dan korkun. Eğer O'nun va'd ve  va'diiie mü'minlerseniz.)

Bu Âyet-i Kerîme, Rifaa bin Zeyd ve Süveyd bin Haris hak­kında nazil olmuştur. Bu iki münafık Müslümanlığı kabul etmiş gibi görünmüşler, zahiren. Müslüman olmuşlar, sonra da Müslü­manlardan bir kısmının, kendilerine olan dostluğundan istifâde ederek, nifak saçmaya başlamışlardı.[57]

 

58 (Onlar birbirinizi (ezan ve ikaametle) namaza çağırdı­ğınız zaman akılsızlıkları yüzünden-onu bir eğlence ve oyun telâkki ederler.)

Bu Ayet-i Celile, evvelâ ezanın meşrûiyyetine, sonra da onun­la istihza ve istihfafın küfür olduğuna delildir.

Ayetin nüzul sebebi hakkında iki rivayet mevcûddur:

Ezan okunup da, Müslümanlar namaza kalktıkları vakit Ya­hudiler istihza ederler:

«Kalktılar, kalkmaz olsunlar, kıldılar, kılmaz olsunlar, rükû' ettiler, etmez olsunlar.» derlermiş.

Süddî'nin rivayetine göre de: Medine'de bir Nasrânî varmış. Müezzinin «Eşhedü enne Muhammeden resûlüllah» dediğini işit­tiği vakit: «Allah yalancıyı yaksın!» dermiş. Bir gece, kendisi ve ailesi uykuda iken, hizmetçisi, elinde bir ateşle odasına giderken sıçrayan bir kıvılcımdan yangın çıkmış. Nasrânî de, ailesi de yanıp kül olmuş.

Âyet-i Celile bu vak'a üzerine nazil olmuştur.[58]

 

59 (De ki «Ey Kitab ehli! Sizin, bizden hoşlanmamanızın se­bebi ancak: Allah Teâlâ'ya, bize ve bizden önce indirilen Kitab-Iara îmân edişimiz ve çoğunuzun fâsık oluşunuzdur. Başka bir şey değil!» )

Rivayet edilir ki: Yahudilerden bir cemâat Peygamber Efendi­mize gelerek: «Sen, Peygamberlerden kimleri tasdik edersin?» de­diler. Efendimiz (S.A.V.), Bakara Sûresinin 136. Âyet-i celîlesini sonuna kadar okudu.

îsâ Aleyhisselâm'ı zikredince nübüvvetini inkâr ettikleri için: «Vallahi, dünyâda ve Âhirette sizin dîninizden daha şerir bir dîn bilmiyoruz.» dediler. Bu ve müteakib Âyet-i Celile bu sebeble na­zil olmuştur.   [59]                                  

 

60 (De ki: «Ey Kitab ehli! Allah indinde sabit olan ceza ba­kımından bundan daha fenasını size haber vereyim mi?» )

Aliah Teâlâ'nm kendilerine la'net ve gazâb ettiği, işlerinden bir kısmını maymun ve domuz şekline soktuğu kişiler ve Tâgut'a tapanlardır, ki işte bunlar yerleri daha fena ve doğru yoldan da­ha ziyâde sapmış olan kimselerdir.

Derler ki: Tâgut'tan murâd Allah'a isyan için itaat edilen her şeydir.[60]

 

61 (Onlar (o münafıklar) size geldikleri vakit: «îmân ettik» derler. Halbuki nasıl   (gizledikleri)  küfürle girdilerse yine o hâlle (küfürle)   çıktılar. Allah-ü azîmüşşân, onların     gizlediklerini çok iyi bilir.)[61]

 

62 (O münafıkların çoğunu görürsün ki, küfür ve günâhla­ra, zulüm ve teaddîye, rüşvet ve ribâ yemeye koşarlar. Yaptıkları ne çirkin şey! )[62]

 

63 (Âlimleri ve zâhidleri, niçin onları günâh olan sözleri söy­lemekten ve havam yemekten nehyetmezler?  (Bu şekilde hareket­leri) yapmakta oldukları şey ne çirkin? )[63]

 

64 (Yahudiler! «Allah Teâlâ'nm (rızık vermede) eli bağlıdır (sıkıdır),» dediler. Hay elleri bağlanasüar ve söyledikleri söz yüzünden îa'nete uğrayasılar. Hayır, O'nun elleri açıktır. Nasıl di­lerse, öyle infâk eder)

Celâlim hakkı için, sana Rabbinden inzal olunan Kur'ân'dan işittikleri onlardan çoğunun küfür ve tuğyanlarını artıracak. Bu­nunla beraber Kıyamet Gününe kadar aralarına buğz ve adavet ükâ ettik.

Ne zaman bir harb ateşi yakmak isteseler Allah Teâlâ, onu söndürür. Onlar yeryüzünde dâima fesad için koşarlar. Allah-ü azîmüşşân'sa fesâdcılığı sevmez.

Yahudiler, ne zaman Peygamber (S.A.V.) ile harb etmek is­tese; Allah Teâlâ, aralarına münazea koymuş, bununla onların şerrini def'etmiştir. Ne zaman insanlarla harbettilerse, mağlûb ol­muşlardır.

Tevrat'ın hükmüne aykırı hareket ettiklerinde, Hak Teâlâ üzerlerine Buhtunnasar'ı musallat etmiş; fesâd çıkardıkları vakit üzerlerine Romalı Festos'u, daha sonra Mecûsüeri, daha sonra da Müslümanları musallat kılmıştır. Bundan dolayı, her beldede Ya­hudi milleti insanların en zelîl ve hakiri olmuştur.[64]

 

65 (Eğer Kitab ehli (Muhammed aleyhisselâma ve Kur'ân'a) îmân etseler, (maâsiden) sakınsalardı, elbette günâhlarını mah­veder ve onları cennât-i naîme girenlerden eylerdik.)[65]

 

66 (Eğer Kitab ehli Tevrat, İncîl ve Rableri tarafından indi­rilen Kur'ân ve sair kütüb-i ilâhiyye hükümlerini ikâmet etselerdi)

(zîrâ, kendi Kitablarından gayri, nazil olan kütüb-i ilâhiyyeye de imânla mükellefdirler. Bu Kitablar da kendilerine indirilmiş gibi­dir), muhakkak ki hem üstlerinden ineni hem ayakları altından geleni yiyeceklerdi (Rızıkları genişleyecekti. Her taraflarından Al­lah Teâlâ'nm ni'metlerine gark olacaklardı).

İçlerinde mutedil bir ümmet yok değil, fakat çoğu ne kötü işler yapıyorlar.   (Hakk'ı tahrif ve Hak'dan yüz çeviriyorlar.) [66]

 

67 (Yâ Muhammed! Rabbin celle şanüh'den sana indirileni tebliğ et.  (Emrettiğim gibi tebliğ)  etmezsen risâletten bir şey edâ etmiş olmazsın.)

Allah Teâlâ, seni insanlardan korur.  Şübhesiz Allah-ü azî-müşşân, kâfirlerin sana sûikasdlerine yol vermez. [67]

 

68 (De ki: «Ey Kitab ehli! Tevrat, İncîl ve Rabbiniz tarafın­dan size indirilen Kur'ân ve şâir kütüb-i ilâhiyyeye îmân ve emir ve nehiylerine ikâmet etmedikçe, siz dînden bir şey üzere değil­siniz.)

Celâlim hakkı için, sana Rabbin celle şanüh'den nazil olan Kur'ân, onlardan birçoğunun küfür ve tuğyanlarını artıracak. O hâlde, kâfirlerin taşkınlığına ve küfürlerine mahzun olma. [68]

 

69 (Şübhe yok ki,  (dilleriyle)  îmân edenlerle Yahudiler, Sâbiiler,  Nasrânîler:  bunlardan Allah Teâlâ'ya  ve  Âhiret Gününe (ihlâsla)  îmân edip, sâlih ameller işliyenlere korku yoktur. Mah­zun da olacak değillerdir.)[69]

 

70 (Yemin  ederim ki  Biz,  İsrâîloğullarından   (tevhîd  ve  nübüvvette) mîsâk almıştık. Onlara Peygamberler gönderdik. (Fa­kat) ne zaman onlara nefislerinin hoşlanmadığı şeriat ve teklifler­le bir Peygamber geldiyse, kimini tekzîb ve kimini kati ettiler.)tekzîb ve katilleri yüzünden) başlarına bir belâ ve azâb gelmez zannettiler. Bu sebeble, hakkı görmez ve işitmez oldular. Sonra Allah Teâlâ, tevbelerini kabul buyurdu. Cîsâ Aleyhisselâm'ı ve müteakiben Muhammed salîallahü aleyhi ve selletm gönderdi ama) içlerinden yine birçoğu kör ve sağır ol­dular. Allah-ü azîmüşşân, yaptıklarını bihakkın görücüdür. [70]

 

72 («Allah, Meryem'in oğlu Mesîh'dir»  diyenler; yemin ede-ki kâfîr oldular. Halbuki îsâ Aleyhİsselâm onlara:  «Ey  isrâilogullan! Benim ve sizin Rabbİmiz olan Allah Teâlâ'ya ibâdet edin.» demişti.)

Zira kim Allah Teâlâ'ya şerik koşarsa, muhakkak O'na Cen-net'ini haram eder. O'nun karargâhı Cehennem'dir. Şirkle nefis­lerine zulmedenlerin (ateşten kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur. [71]

 

73 (Yemı ederim ki «Allah Teâlâ, üç ilâhtan biridir.» di­yenler kâfir oldular.   Halbuki bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur. )

Eğer sözlerinden dönmezlerse içlerinden küfürde kalanlara elîm bir azâb erişecektir. [72]

 

74 (Hâlâ Allah Teâlâ'ya tevbe ve (tevhidle)  istiğfar etmiye-cekler mi? Allah-ü azîmüşşân, tevbe edenleri mağfiret ve istiğfar edenlere rahmet edicidir.)[73]

 

75 (Meryem'in oğlu Mesih, başka bir şey değil, ondan önce geçen Peygamberler gibi bir Peygamberdir.  (Onlar gibi, O'na da ölüm ve fena erer, eğer ilâh olsaydı, ölüm ve fena ermezdi)  ve anası Meryem,  (şâir kadınlar gibi) sıdkta kemâlle muttasıf -bir kadındır. İkisi de  (her insan gibi) yemek yerlerdi.  (O hâlde, nasıl ilâh olurlar.) Bak, biz Âyetlerimizi onlara nasıl açık anlatyoruz. Onlarsa bak nasıl Hak'tan imtina   (ve vahdâniyyetimi in­kâr)  ediyorlar.)[74]

 

76 (De ki: «Allah Teâlâ'yı bırakıp da size zararı ve faydası olmayan şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Halbuki Allah-ü azîmüş-şan, her şeyi işiten ve bilendir.» )[75]

 

77 (De ki: «Ey Kitab ehli! Dîninizde nahak yere haddi te­câvüz etmeyin. Bundan evvel (Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin bi'setinden önce) dalâlete düşmüş, birçoklarını da da­lâlete düşürmüş, sonra (bi'seti müteakibi doğru yoldan, nükûl ile dalâlette sabit kalmış bir kavmin hava ve heveslerine tâbi' olma­yın.)[76]

 

78 (îsrâîloğullarmdan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem'in oğlu îsâ Aleyhisselâmlarm dilleriyle tel'in edildiler. Bu la'net on­ların isyanı ve haddi aşmaları yüzündendi.)[77]

 

79 (Onlar,  işledikleri bir fenalıktan  birbirlerini nehyetmez-lerdi. Gerçekten bu yaptıkları ne çirkin şeydi.)[78]

 

80 (Kitab  ehlinden  çoğunu  görürsün ki,   (Resûlüllah'a ve mü'minlere  buğzlarmdan)   müşriklerle   dostluk   ederler.  Nefisleri­nin kendileri için Kıyamet Gününe hazırladığı ne çirkin şey. Al­lah Teâlâ, onlara gazâbetti. Ve azâbda da ebediyen kalacaklar.)[79]

 

81 (Eğer Kitab ehli, Allah Teâlâ'ya, Peygamberine ve O'na indirilene îmân etselerdi, müşrikleri dost edinmezlerdi. Lâkin, ço­ğu fâsıklardır.)[80]

 

82 (Yâ Muhammed!) Yemîn ederim ki Yahudileri ve müş­rikleri mü'minlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi, meveddet-çe en yakınlarını da her hâlde «Biz, Nasârâyız» diyenleri bula­caksın. Bunların mü'minlere yakınlık ve meveddeti, içlerinde âlim keşişler ve CÂhiret korkusıyle dünyâyı terk eden) zâhid rahibler bulunması yüzündendir. Bunlar (îmân ve Hakk'ı beyânda) kibir etmezler.[81]

 

83 (Ne zaman Resûîüllah'a nazil olan Kur'ân'ı işitseler -İHakk'ı tanıdıklarından-gözlerinin yaşla dolup taştığını görür-Bün. )

Bu Âyet-i Kerime Nasrânî olup da, Efendimiz ba's buyurulduk-tan sonra O'na imân ve tasdik edenler hakkında nazil olmuştur. Ibn-i Abbas (R.A.)'a göre, bunlar Necâşî ve ashabı idi. Cafer bin Ebû Tâlib (R.A.) Habeşistan'a hicret ettiği vakit, onlara Ayın Sadî sûresini okumuş, sûre tamamlanıncaya kadar hepsi ağlamışlardı. Bilâhare Necâşl, ulemâsından İslâm'a meyleden yet­miş kişiyi Fahr-i Kâinat sallallahü aleyhi ve sellem Efendimize gönderdi. Resûl-ü Ekrem de onlara (Yâsîn) sûresini tilâvet buyur­muştu. Onların da gözleri yaşarmış ve müteakiben Müslümanlığı kabul etmişlerdi:

Derler ki: «Yâ Rabbi! Muhammed Aleyhisselâm'a ve Kur'-ân'a îmân ettik. Bizi, O'nun nübüvvetine ye Kur'ân'ın Hak Teâlâ nın kelâmı olduğuna şahadet edenlerle beraber yaz!» [82]

 

84 ( Rabbimiz celle ve şanüh'ün bizi sâlihlerle Cennet'e koy­masına tama ederken, ne diye Allah Teâlâ'ya ve bize gelen Pey­gamber ve Kur'ân'a inanmayalım. )[83]

 

85 (Hulûsla söyledikleri bu sözlere karşılık Allah Teâlâ da onları, ebediyen içinde kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cen­netlerle  mükâfatlandırdı.  İhsan  edenlerin  mükâfatı  budur.)[84]

 

86 (Kâfir olup Âyetlerimizi tekzîb edenler ise,   Cehennem­liktirler.)[85]

 

87 (Ey îmân edenler! Allah Teâlâ'nm size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri nefsinize haram etmeyin ve haddi aşmayın. Allah-ü azîmüşşân, haddi aşanları sevmez.)[86]

 

88 (Allah Teâlâ'nm size rızık olarak verdiği ni'metlerden helâl, iyi ve temiz olanını yeyin. Kendisine îmân etmiş olduğunuz Allah-ü azîmüşşân'dan korkun)

Allah Teâlâ'nm ni'metlerini beğenmemek, onlardan kaçınmak gibi ne nankörlük edin, ne de dünyâ ni'metlerini gaye edinip, Al-lah'dan ve Âhiretten gaflet ederek, ihtiras ve şehvetinizin esiri olun.

Rivayet edilir ki: Bir gün, Resûlüllah, ashabına Kıyâmet'i an­latmış, ve son derece inzarda bulunmuş, onları azâbla korkutmuş­tu. Bunun üzerine, akıbetlerinden endîşeye düşen ve içlerinde Sıd-dîk, Murtazâ, İbn-i Mes'ûd, Mıkdâd, Ebû Zerr ve Selmân (R.A-hüm.)'m da bulunduğu on sahabe; Osman bin Maz'ûn (R.A.)'un evinde'toplanmışlar; bundan  sonra dâima oruçlu olmayı, döşeküzerinde uyumamayı, et ve yağlı yemekler yememeyi, kadınlara j yaklaşmamayı, koku sürünmemeyi, eski elbiseler giyerek seyahat etmeyi ve tamamen erkekliklerini kesmeyi kararlaştırmışlardı. Fa­kat haber, derhâl Resûl-ü Ekrem'e aksetmiş, hepsini huzurlarına da'vet eylemişler ve şöyle buyurmuşlardı:

«Ben. bununla emrolunmadım. Muhakkak ki nefsinizin üze­rinizde bir hakkı vardır. Binâenaleyh oruç tutun, fakat iftar da edin. Namaz küm, fakat uyuyun da. Ben namaz kılarım, uyku da uyurum; oruç tutarım, iftar da ederim. Et de yerim, yağ da yerim. Kadınlarla temâsda da bulunurum. Benîm sünnetimden yüz çevi­ren, benden değildir.»

Âyet-i Kerîme, bu hadîs-i te'yîden nazil olmuştur.[87]

 

89 (Allah Teâlâ, sizi yeminlerinizde bilmiyerek ettiğiniz -lâğvla muâhaza etmez. Fakat bağlandığınız yeminler yüzünden muâhaza eder.)

Yemîni bozmanın keffâreti: Ailenize yedirdiğinizin orta de­recesinden on fakiri doyurmak, yâhûd ailenize giydirdiğinizin or­ta derecesinden on fakiri giydirmek veya bir esîr azâd etmektir. Bu üç nev'î keffâretten birini bulamayan, üç gün oruç tutar. İşte bozduğunuz yeminlerinizin keffâreti budur. Yeminlerinizi koru­yun (bozmayın, yâhûd dilinizi yemine alıştırmayın). Allah Teâlâ, Âyetlerini size böyle beyân ediyor. Tâ ki şükredesiniz.

Yemin keffâretinin tafsilâtı Fıkıh Kitablarmdadır.[88]

 

90 (Ey îmân edenler! Şarâb, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan oklar, Şeytan'm murdar işlerinden­dir. O hâlde, ondan kaçının ki felah bulaşınız. )[89]

 

91 (Şeytan; şarâb ve kumarla sırf aranıza düşmanlık ve kin salmak ve sizi Allah Teâlâ'yı anmaktan ve namazdan alıkoymak' ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?   (Vazgeçin!) 

İçki hakkında bir  çok hadîs-i şerifler vardır,   ki  biri  şudur-Peygamber  (S.A.V.):

«Allah şarâba, onu içene, verene, satana, alana, yapana, yap­tırana,   götürene,   götürülene  ve  parasını  yiyenelâ'net  etmiştir. buyurdu.[90]

 

92 (Allah Teâlâ'ya ve Resulüne itaat edin.   (Emir ye nehiylerine muhalefetten)  sakının. Şayet  (itaatten)  yüz çevirirseniz bi­lin ki, Bizim Resulümüze vâcib olan vahyi tebliğdir.(Yüz çeviri­şiniz O'na zarar vermez, belki kendinize zarar etmiş olursunuz.) [91]

 

93 (îmân edip de sâlih ameller işleyenler, (bundan böyle ha­ram olan şeylerden) sakındıkları, îmânlarında sebat ve sâlih amel­ler işlemeye devam ettikleri,  sonra yine haram kılmandan sakı­nıp haranı olduğuna inandıkları, sonra da takvada, ma'siyetlerden sakınmakta devam ederek güzel işler arayıp onunla iştigâl eyle­dikleri   (ihsanda   bulundukları)   takdirde,   evvelce,    tattıklarından kendilerine bir vebal yoktur. Allah Teâlâ ihsan edenleri sever.  Rivayet edilir ki: Şarâbın tahrimine âid Âyet-i kerîme nâzü olduktan sonra ashâb:                        .

«Yâ Besûlallah! Bundan evvel vefat eden ve içmiş olan kar­deşlerimizin hâlleri ne olacak?» diye sormuşlar. Âyet-i celüe, bu-aun üzerine nazil olmuştur.[92]

 

94 (Ey îmân edenler! (Siz ihramda iken) gâib hakkında kendisinden korkanları temyiz etmek için, ellerinizin ve mızrak­larınızın erişebileceği bir avla, Allah Teâlâ muhakkak sizi imti­han edecektir. Bundan sonra kim aşırı hareket ederse ona elîm bir azâb vardır.)

Bu Âyet-i kerîme, Hudeybiye senesi nazil olmuş -ve bu imti­han o sene vuku' bulmuştur. Resûlüllah ve ashâb ihramda iken, Teriîm mevkiine geldikleri vakit, başta âhu olmak üzere birçok av hayvanına raslamışlar. Kuşlar yüklerinin arasına varıncaya kadar girmiş, elle tutulabilecek kadar yanlarına sokulmuş. Fakat ashâb, ihramda bulundukları ve binâenaleyh bunlara dokunmak­tan memnu' oldukları, için avlanmamışlar. Mücerred Allah Teâ-lâ'nın emrine itaat ve O'nun rızâsına tebâiyyet etmişler, önlerine gelen ve hırslarını tahrik eden dünyâ ni'metine arka çevirmişler­dir.

Filhakika böyle alelade bir av için kendilerini tutamamış, Al­lah Teâlâ'nın hükmüne riâyet edememiş, olsalardı, nefislerin da­ha ziyâde meyyal ve daha ziyâde haris olacakları şeylere karşı nasıl sabredebilirlerdi?

îşte ashâb; emânat-ı ilâhiyyeye ehliyet te'nıîn edecek böyle bir imtihandan geçirilmişlerdi. Her mü'minin öyle bir faziletle temayüz etmesi icâb eder ki, haram olan şeyler şöyle dursun, aslı he­lâl olan ni'metler, etraflarına saçılmış, önlerine konulmuş olsa bir le, Allah Teâlâ'nm izni ve cevâz-ı şer'î olmaksızın el uzatılmasın. Salâhiyetsiz hiçbir şeye dokunmasın. Nefsine sâhib, temayüllerine hâkim, evâmir-i ilâhiyyeye nıünkad olsun. Ancak bu suretledir, ki her türlü emânete ehil ve ahlâkî faziletlerle bezenmiş ve yük­selmiş olur.[93]

 

95 (Ey îmân edenler! İhramda iken avlanmayın. İçinizden kim bir av hayvanını bilerek öldürürse, cezası: İki âdil kimsenin hükmiyle öldürdüğü hayvanın benzeri ve Kâ'be'ye götürülen bir hayvanı kurban etmektir. Yâhûd keffâreti: O nisbette fukarayı doyurmak veya onun dengi oruç tutmaktır. Tâ ki işlediğinin ve­balini tatsın. Allah Teâlâ, geçmişi afv buyurdu. Fakat kim bir da­ha böyle yaparsa, Allah Teâlâ ondan intikamını Allah-ü azî-müşşân, hükmünde gaalibtir. Mâ'siyette isrâr edene intikam sahi­bidir,.)[94]

 

96 ( Denizde avlanmak ve o avı intifamız için size de mûsâfirlerinize de helâl kılındı.)

Tazesini veya kuru ve tuzlusunu yer, yâhûd ticâret eder fay­dalanırsınız.

Deniz tâbiri: Göl, nehir, ırmak, dere, büyük havuz ve menbâ-lara da şâmildir.

Rivayet edildiğine göre; Âyet-i kerîme Benî Müdlic hakkında nazil olmuştur. Bunlar sahile inerler, suyun çekilmesiyle kenarda kalan balıklardan faydalanırlardı.

İmâm Şafiî: «Deniz suyu temiz ve temizleyicidir. Ölüsü helâl­dir.» hadîs-i şerifinden istidlal ederek gerek balık nev'înden ol­sun, gerek olmasın, denizde avlanan her hayvanın helâl olduğu­na kaail olmuşsa da müteâref olan balıktır. Balık, boğazlanmadan yendiği için meyte denilmiştir. Yoksa kendi kendine denizde ölen hayvan balık da olsa yenmez.

Kara  avı ise, ihramda bulunduğunuz  müddetçe,  haram kı­lındı.  Huzurunda  haşr  olunacağınız  Allah  Teâlâ'dan  korkun. [95]

 

97 (Allah Teâlâ, beyti haram olan Kâ'be'yi, şehr-i haramı, hacı kurbanını, gerdanlıklı kurbanlıkları nâsın dîn ve dünyâ işleri­nin yerine gelmesine sebeb kıldı. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerde ne varsa hepsine ilmi muhît olduğunu, her şe­yin sebeblerini ve menfaatlerini hakkiyle bilici olduğunu bilmeniz içindir.)[96]

 

98 ( Bilin ki Allah Teâlâ'nın  (haramı irtikâb ve bunda İsrar edenlere)  muhakkak ikaabı şedîd ve   (haram olan şeylerden sakı­nanlara)   gufran ve merhameti beliğdir.)[97]

 

99 (Peygamber üzerine  vâcib  olan  ancak   (emrolunduğunu; ahkâm-ı  ilâhiyyeyi)   tebliğdir.  Allah-ü   azîmüşşân;   açıkladıklarını­zı da, gizlediklerinizi de bilir,)[98]

 

100 (De ki:  «Murdarın çokluğu hoşunuza gitse de, murdar­la temiz hiçbir vakit bir olmaz. O hâlde ey kâmil akıl sâhibleri, Allah Teâlâ'dan korkun.  (Temiz olmayan şeylerden kaçının.)  Olurki felaha erersiniz.)[99]

 

101 (Ey îmân edenler!   (Resûlüllah'a)   size açıklanınca fena­nıza gidecek birtakım şeyleri sormayın.  Onları şayet Kur'ân  in­dirildiği esnada sorarsanız, hükmü  size  açıklanır   (ve  sizi üzer). Allah Teâlâ, o suâlinizi afvetti. Allah-ü azîmüşşân Gafur ve )

Hazret-i    Ali'den    rivayet    edildiğine  göre:    Hac    hakkında  Âyet-i nazil  olduğu zaman Resûlüllah bir hutbe i'râd etmiş, Allah Teâlâ'ya hamd-ü se­na ettikten sonra-, «Allah, üzerinize haccı farz kıldı.» buyurmuştur.

Benî E.sed'den Ukâşe ibn-i Mihsan ve bir rivayette Sürâka bin Mâlik: «Her sene mi, yâ Resûlallah!» dedi. Resûlüllah cevâb ver­medi. O da suâlini üç defa tekrar etti.

Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (S.A.V.): «Hayır, fakat evet de-miyeceğime nasıl emîn oldun? Vallahi evet desem, vâcib olacaktı ve o zaman dayanamıyacaktımz. Terk ettiğiniz takdirde de kâfir olacaktınız. Binâenaleyh Benim, sizi terk ettiğim müddetçe siz de Beni terk ediniz. Sizden evvelki ümmetlerin helaki çok suâl sor­maları ve ihtilâflarından oldu. Bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği kadar tutun.  Bir  şeyden  nehyettiğim  zaman  da  sakının. buyurdu.

Hazret-i Enes ve Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre de: Ashâb'dan ba'zıları birçok şeyler sormuşlardı. Hattâ içlerinden bu hususta pek fazla ısrar edenleri olmuştu. Bir gixn Resûlüllah, öfkeli bir hâlde hutbeye kalktı. Allah Teâlâ'ya hamd-ü senadan son­ra:

«Sorunuz, vallahi şu makamda bulunduğum müddetçe her ne sorarsanız cevâb vereceğim.» buyurdu.

Ashâb-ı kiram başlarına bir tehlike gelmek üzere bulundu­ğundan korktular. Enes (R.A.) diyor ki: «Sağıma soluma baktım, herkes başına elbisesini çekmiş ağlıyordu. Benî Sehm'den Abdul­lah ibn-i Huzâfe, ki bir münazaa ettiği vakit babasının gayrisine nisbet edilirdi. Kalktı: «Yâ Nebiyyallah! Benim babam kim?» dedi.

Aleyhisselâtü vesselam da: «Huzâfe ibn-i Kaysizührî» buyurdu.

Diğer biri de kalktı: «Benim babam nerede?» diye sordu. Resûl-ü Ekrem:  «Ateşte!» buyurdu.

Sonra da Hazret-i Ömer (R.A.)  kalktı:

«Biz Rab olarak Allah'a, dîn olarak İslâm'a, Resul ve Nebî olarak Muhammed Aleyhisselâm'a razı olduk. Biz fitnelerden Al­lah'a sığınırız. Henüz câhiliyyetten ve şirkten yeni kurtulduk. Bi­nâenaleyh bizi afvet yâ Resûlaîlah!»  dedi.

Resûlüllah da sükûnet buldu.

Âyet-i kerimenin nüzul sebebinin bu vak'alar olduğu rivayet edilmektedir.[100]

 

102 (Sizden evvel de bir kavim onları sordu, sonra bu yüz­den kâfir oldular.)[101]

 

103 (Allah Teâlâ ne Bahıyre,  ne  Sâibe, ne  Vasiyle ve  ne HâmMan hiçbirini meşru kilmanuştir. Fakat o kâfirler,   (bu ettik­leri tahrîmi, Allah Teâlâ'ya nisbet ederek)   yalan söylüyor,  iftira ediyorlar. Onların pek çoğunun akılları ermez.)

Câhil ıyyet devrinde bir deve beş batın doğurur, beşincisi er­kek olursa kulağını bahreder yararlar ve sonra salıverirlerdi. Artık o deveye ne binerler, ne südünü sağarlar ve ne yük yükler­lerdi. Bu kabil develere   (Bahîyre)  derlerdi.

Bir adam hasta olur veya bir yakını kaybolursa, olursam yâhûd kaybım bulunursa putlara devem nezir olsun.» derler, onu da Bahiyre gibi bırakırlar ve ondan faydalanmayı kendilerine ha­ram ederlerdi. Bu adak edilen develere   (Sâibe)   derlerdi.

Bir koyun yedinci batında dişi doğurursa kendilerinin, er­kek doğurursa putların olurdu. Onu kesip yerlerdi. Eğer biri er­kek, diğeri dişi ikiz doğurursa; «Dişi, erkeğe kavuştu» derler, bu dişiden dolayı erkeğini de kesmezlerdi. Buna da (Vasiyle) adını verirlerdi.

Bir erkek devenin dölünden on batın doğarsa onun sırtını ha­ram telâkki eder, onu hiçbir su ve mera'dan menetmezler ve yük yüklemezlerdi. Bu develere de  (Hâm)  derlerdi.[102]

 

104 Ne zaman onlara: «Allah Teâlâ'mn Kitabına ve Resû­lüllah sallallahü aleyhi ve sellemin sünnetine gelin» denüsej «Bize, babalarımızdan bulduğumuz dîn kifayet eder» derler. Ya baba­ları bir şey bilmiyen, doğru yola gitmeyen kimselerse... (Yine ki­fayet eder mi?) [103]

 

105 Ey îmân edenler! Nefislerinizi muhafaza ve ıslâh edin. (Gücünüz yettiği kadar münkeri nehyeder, kötülüklerden sakı­nır) doğru yolu tutarsanız, dalâlette olanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü akıbet Allah Teâlâ'yadır. O vakit O, size bütün yaptıklarını bildirecektir.

Bir hadîs-i şerîfde:

«Kim bir münkeri görüp de onu eliyle değiştirmeye gücü ye­terse değiştirsin. Ona gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmez­se kalbiyle tağyir etsin.» buyurulmuştur.

Hazret-i Sıddik  (R.A.)  da bir gün minberde:

«Ey nâs! Siz bu Âyeti okur, yerinin gayriye kor, ne olduğunubilmezsiniz. Ben Resûlüllah'tan işittim. Diyordu

«Hiçbir kavim yoktur ki içlerinde münker işlensin veya fe­nalık yol alsın ve onlar, onu tağyir ve inkâr etmesinler de onla­rın hepsine ukubetini tâmîm etmek Allah'a hak olmasın, olmaz. Her hâlde umûmu ukubete müstehak olur. Sonra da duaları müs­tecab olmaz.» buyurulmuştur.[104]

 

106 (Ey îmân edenler! Sizden birinize ölüm gelip çatar da vasiyyet etmek isterse, aranızda ya içinizden adi sahibi iki kim­seyi veya bulunmazsa milletinizin gayri iki kişiyi şâhid tutun)

Fakat bu iki gayr-i müslimin şehâdeti, ancak yolculuk esna­sında ve Müslüman  iki  şahidin  bulunamaması  halindedir.

Rivayete göre;   «veya bulunmazsa,  milletinizden gayri iki kisiyi şâhid tutun!» âyeti kerîmesi, «Sizden olan iki âdil kişiyi şâ­hid tutun!» âyet-i ile neshedilmiştir. Gerçi İslâmiyetin başında Müslümanlar az olduğu için gayr-i müslimlerin şâhidliği kabul edilirdi. Fakat bu hüküm kalkmıştır. Ba'zıları hükmün kalkma­dığını, Müslüman bulunmadığı vakit kâfirin şâhid tutulabilece­ğini söylemişlerdir. Kâdi Şüreyh: «Bir yerde vaaiyyete şâhid tutu­lacak kimse bulunmazsa, iki kâfiri şâhid yapmak caizdir. O kim­senin mü'min veya kâfir olması fark etmez.» demiştir. îmdi kâ­firin mü'min üzerine şâhidliği yalnız yolculukda vasiyyet yapı-hrken caizdir. Başka yerde caiz değildir.

Hasan-ı Basrî ile Zührî'ye göre âyetteki; «Sizden âdil iki kişim­den murâd; vasiyyet edenin kabilesinden iki kişidir. «Milletinizden gayri iki kişi»den murâd da; «Sizin kabilenizden olmayan» demek­tir. Yoksa, hiç bir hükümde kâfirin, Müslüman aleyhine şâhidliği kabul  edilmez.

Bu Âyet-i celîlenin, Kur'ân'm i'râbı, ma'nâsı ve hükmü i'tibâ-riyle en müşkül Âyetlerinden olduğu söylenmiştir.

Eğer yeryüzünde seferde iken başınıza ölüm sebeblerinden bir şey erer de, o milletinizden gayri iki kişi şahadet ederlerse, onları namazdan (İkindi namazı, yâhûd onların namazından) sonra alıkoyun. Haklarında şübheye düşerseniz, Allah Teâlâ'ya şöyle yemm etsinler: «Hakkında şahadet ettiğimiz akrabamız da olsa, yeminimizi dünyânın hiçbir şeyine (hiçbir menfaatine) de­ğişmeyiz. Allah yolunda ettiğimiz şahadeti gizlemeyiz. Yoksa mu­hakkak günahkârlardan oluruz.» desinler. [105]

 

107 (Eğer (İslâm'dan gayri olan) o iki şahidin (hıyanet, hır­sızlık yalan yere yemîn gibi) muhakkak bir vebale müstehak ol­duklarına Htılâ hâsıl edilirse, o vakit, o iki şahidin yerme, hak­sızlığa uğrayan vereseden iki kişi ki bunlar ona daha lâyık ve ölüye de daha yakındırlar-kaaim olur. Allah Teâlâ'ya şöyle ye­min ederler: «Billahi, bizim şehâdetimiz, onların şehâdetinden daha doğrudur. Biz hakkı tecâvüz etmedik. Etmiş olsak muhakkak zâ­limlerden oluruz. )[106]

 

108 (Bu redd-i yemîn hükmü, şâhidlerin şehâdeti  (tahrif ve hıyanet etmeksizin)  tahmil olundukları vecih üzere ifâ etmeleri­ne   yâhûd yeminlerinden sonra, yeminlerinin    mirasçılara  (tevcih ve) reddedilmesinden  (ve binâenaleyh rüsvây olmaktan)  korkma­larına daha yakındır. Allah Teâlâ'dan korkun.   (Hıyanet ve yalan yere yeminden sakının)  Emr-i ilâhiyyi dinleyin.   (Muhalefet eder-seniz, fâsıklardan  olursunuz)   Altah-ü   «mnıtşan.  frak   olanlara hidâyet etmez.) üç âyetin inmesine sebeb şu olduğu rivayet edilir: «Temîm-i Dâri ile Adiy b. Hatim Müslüman olmazdan önce Hıris-tiyanmışlar. Ticâret için Şam'a gitmişler. Amr b. Âs'm azâdlısı Bedii (veya Büdeyl) de onlarla berâbermiş. Bedii, Müslümanmış. Şam'a vardıklarında Bedü, hastalanmış. Ve bütün malını bir kâ­ğıda yazıp gizlice eşyasının arasına saklamış. Sonra hastalığı ar­tınca bütün mallarını Temim ile Adiy'ye teslim ederek Medine'de­ki ailesine göndermelerini ısmarlamış; ve ölmüş. Temîm'le arka­daşı eşyasının arasında bir gümüş kap içinde 300 miskal gümüş bulup almışlar. Diğer mallarını Medine'ye götürüp Bedîl'in ailesi­ne vermişler. Ailesi, eşyanın içinde yazılı kâğıdı bulup okumuş­lar. Bakmışlar ki, gümüş kapla 300 miskal gümüş yoktur. Temîm'­le Adiy'ye: «Bedii size verdiği bu eşyadan bir şey sattı mı?» diye sormuşlar. «Hayır!» cevâbını alınca:

«Bize getirdiğiniz eşyanın içinde bir kâğıd çıktı. Size teslim edilen şeylerin hepsi yazılı. Yalnız gümüş bir kap içinde 300 miskal gümüşden bahsediliyor; onu bulamadık.» demişler. Temîm'le Adiy:

«Onun,  bize  verdiği,  şu size teslim  ettiklerimizdir.  Başka bir şey bilmiyoruz.» diye inkâr etmişler. Bunun üzerine mirasçılar, onları  Peygamber   (S.A.V.)'e  götürmüşler.   O'nun  huzurunda  da inkârda  ısrar ve yemin  edince,  Resülüllah   (S.A.V.),   kendilerini serbest bırakmış. Bilâhare gümüş kap ellerinde bulunmuş. Miras­çılar da'vâ edince:

Biz bunu Bedil'den satın aldık. Lâkin satın aldığımızı isbât edecek beyyînemiz olmadığından söylemedik, demişler.

Mirasçılar,  onları yine  Peygamber   (S.A.V.)'e  götürmüşler.

«Eğer o iki şahidin hıyanet, hırsızlık, yalan yere yemîn gibi bir cürüm işledikleri görülürse ilâh...» âyet-i kerîmesi inince, mi­rasçıların kabilesinden olan Amr b. Âs ile Muttalib b. Ebî Vedâa gelip, o kabın Bedîl'e âid olduğuna şâhidlik ve yemîn etmişler. Ve kap, mirasçılara verilmiş.

Temîm-i Dârî, Müslüman oldukdan sonra:

Allah ve Resulünün söyledikleri doğrudur. O kabı, ben al­mıştım. Allah Teâlâ'dan mağfiret dilerim, diyerek i'tirâfta bulun­muştur.[107]

 

109 ( O gün Hak celle ve alâ, bütün Peygamberi toplayacak)

(ümmetlerinizi tevhîd ve tâatime da'vet ettiğiniz zaman) «Size ne cevâb verildi?» buyuracak. «(Senin bilgin yanında) bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şübhe yok ki, gaybları hakkiyle bilen ancak Sen­sin!» diyecekler. [108]

 

110 (Allah Teâlâ, o zaman: «Ey Meryem oğlu îsâ buyuracak. «Sana ve anana olan ni'metimi hatırla.» Hani, seni Rûh'ül-Kudüs-le te'yîd etmiştim. Beşikteyken de, yetişkinken de insanlarla konu­şuyordun. )

İbn-i Abbas (R.A.)'dan rivayet edildiğine göre, îsâ Aleyhisse-lânı, otuz yaşında Peygamber olmuş ve otuz ay Peygamberlik et­tikten sonra re'f olunmuştur.

Hani sana Kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i Öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmıştın. Ona üflü-yordun da iznimle kuş oluveriyordu.

Anadan doğma körü, abraşı da iznimle iyi ediyordun. Yine iznimle ölüleri (kabirden diri olarak) çıkarıyordun. Ve hani seni (öldürmeye kasdetmişlerdi de) İsrâîloğullarının elinden kurtar­mıştım.   (Öldürememişlerdi) ]

Kendilerine açık delîl ve mucizeler getirdiğin zaman da iç­lerinden kâfir olanlar: «Bu apaçık bir sihirden başka bir şey de­ğildir.» demişlerdi. [109]

 

111 (Ve, hani Havâriyyûn'aî «Bana ve Resulüme îmân edin diye ilham etmiştim.  «(Allah Teâlâ ve Resulüne)  îmân ettik.   (Yâ îsâ!) Sen de şâhid ol ki biz Müslümanlanz» demişlerdi. )[110]

 

112 (Hani Havâriyyûm  «Ey Meryem oğlu îsâl   (duâ etsen) Rabbin celle şânüh, bize (bugün)  gökten bif mâide (bir sofra ye­mek)   indirebilir  mi?» demişlerdi.   îsâ  Aleyhisselâm:   «Eğer  Allah Teâlâ'nın kudretine ve benim nübüvvetime gerçekten îmân edenlerdenseniz, Allah Teâlâ'dan korkun»  (imân ve ihlâs iddianızda si­zi şübheye düşürecek böyle bir istekte bulunmayın)  demişti. )[111]

 

113 (Havâriyyûn: Biz, dediler, (gerçi Allah Teâlâ'nın kudre­tine şübhemiz yok, fakat,) istiyoruz ki (teberrüken) ondan yiyelim, (kudretinin kemâlini görerek) kalblerimiz yatışsın ve senin bize gerçek söylediğini (nübüvvet iddianda doğruluğunu Hak Teâlâ'dan sıdkile her ne istersen vereceğini) bilelim. Ve O'na (Allah Teâlâ'nm vahdâniyyetine, kudretine, nübüvvet ve risâletine) şehâdet eden­lerden olalım.)[112]

 

114 (îsâ Aleyhisselâm, şöyle yalvardı: «Ey Allah'ım, ey Rab-bimiz! Bize  (bugün)  gökten bir mâide inzal et, ki hem evvelimiz, hem âhirimiz için bir bayram, ve  (senin kudretine ve benim nü­büvvetimin  gerçekliğine)   senden bir  nişane  olsun.  Bizi  rızıklan-dir. Sen, rızık verenlerin en hayırlısı   (rızkın hâliki) sın.)[113]

 

115  (Allah Teâlâ buyurdu: «Ben o mâideyi size elbette inzal ederim. Fakat kim bu mâidenin indirilişinden sonra kâfir olursa, ona öyle  azâb ederim ki âlemlerden kimseye  o  azabı etmem! )

Bu mâidenin inip inmediği hakkında müfessirler arasında üç rivayet mevcûddur:

1) Cumhûr'un rivayetine göre: İki bulut arasında kırmızı bir sofra inmiştir. Göğe bakarlarken gelip önlerine kondu.îsâ Aleyhisselâm ağladı: «İlâhî! Beni şükreyleyenlerden et. Bunu bir rahmet kıl. Ukubet kılma.» diye duâ etti. Kalkıp abdest aldı. Namaz kıldı. Yine ağladı. Sonra sofranın örtüsünü açtı ve «Bismillah hayrür-râzıkıyn»  dedi.Ne görsünler: Mâidede kızarmış, pulsuz, kılçıksız, yağları bir balık. Baş tarafından tuz, kuyruk tarafında sirke ve et­rafında pırasadan gayri her çeşit sebze ve birincisinde zeytin, ikin­cisinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynir ve be­şincisinde pastırma bulunan beş yufka vardı.

Havariyyun'dan Şem'un sordu: «Yâ Rûhullah! Bu sofradakiler dünyâ yemeklerinden mi, Âhiret yemeklerinden mi?»  dedi.îsâ Aleyhisselâm: «Hayır,» diye cevâb verdi, «ikisinden de de­ğil, belki Allah Teâlâ'nın kudretiyle ihtira ettiği şeyler. Yeyiniz ve şükrediniz, ki ni'metini size ziyâdeleştirsin.»

Sonra:   «Yâ  Rûhullah!  Bu  mu'cizeden  bize  bir  mu'cize  dahagöstersen.» dediler.

îsâ Aleyhisselâm: «Ey balık! Allah Teâlâ'mn izniyle diril!» dedi.

Balık hemen dirildi. Sonra: «Dön eski hâline!» dedi. Yine kı­zarmış bir balık oldu.

Müteakiben mâide uçup gitti. Buna rağmen, içlerinde sonra­dan yine isyan edenler oldu. Maymun ve hınzıra mesholundular.Mâide, bir Pazar günü indirilmiştir. Ve Pazar gününün Hıris­tiyanlarca bayram ittihâz edilmesi bu sebebdendir, denilir.

2) Diğer bir rivayete göre dfî: Mâide, kırk gün, günaşırı in­dirilmişti. Fakir, zengin herkes yemeklerinden yemişti. Yiyen fa­kirler zengin olmuştu ve hasta olanlar iyileşmişti ve ölünceye ka­dar bir daha hastalık  yüzü görmemişlerdi.Bilâhare Allah Teâlâ:

«Mâiclemi, zenginlere ve sağlamlara değil, fakirlere ve has­talara-tahsis et» diye vahyetti. İçlerinde isyan eden seksen üç kişi maymun ve hınzıra mesholundu.

3) Bir rivayete göre de: Allah Teâlâ, va'dini şarta ta'lîk edince, istiğfar etmişler, böyle bir tehlikeyi göze alamayız ve binâenaleyh istemeyiz.»  demişlerdi. Mâide de indirilmedi.

Ba'zı Sofiyun ise: «Mâide, ruhun gıdası olan ma'rifettir.» de­mişlerdir.[114]

 

116 (Allah Teâlâ: «Ey Meryem oğlu İsâ! Nâsa, AÎJah Teâlâ'-dan gayri beni ve anamı iki ilâh ittihâz edin, diye sen mi söyle­din?»  buyurduğu zaman:îsâ Aleyhisselâm: «(hâşâ) Seni tenzih ederim yâ Rab! Hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz. Eğer ben, onu söylemiş olsaydım Sen elbette bilirdin. Sen (ilân ettiklerim şöyle dursun) nefsimde gizlediklerimi de bilirsin ama, ben, bilginden gizlediğini, bana bildirmediğini bilmem. (Binâenaleyh söylemediğimi bildiğin hâlde, bana bu soruyu sormaktaki hikmet-i sübhâniyyeni de bil­mem!) Şübhe yok ki bütün gaibleri hakkiyle bilici ancak Sensin. )[115]

 

117 (Ben, onlara ancak bana emrettiğin (tevhidi) söyledim. Rabbim ve Rabbiniz Allah celle şânühü'ye kulluk edin, dedim. İç­lerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde şâhiddim.  Fakat vaktâ ki beni aralarından aldın. Üzerlerinde mürâkib ancak Sen kal-dm. Ve zâten, Sen her şeye şâhidsin.)[116]

 

118 (Eğer onlara azâb edersen,    şübhe yok ki onlar Senin kulların   (mülk  senin,  hak senin, adi  senindir). Şayet mağfiret edersen..Yine şübhesiz Azız ve Hakîm Sensin, dedi. )

Ne azabında bir haksızlık, ne mağfiretinde bir isabetsizlik dü­şünülebilir. Ne istersen yaparsın ve ne yaparsan aynı hikmettir. Ne hükmüne müdâhale ve ne hikmetine i'tirâz edilemez. Her kor­kunun mercii Sen, her ümidin mercii yine Sensin. Ulûhiyet ye hâ­kimiyet ancak Senindir.Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, bütün bir gece bu Âyet-i celileyi okuyarak ümmetinin afvun niyaz etmiş­lerdir.[117]

 

119 (Allah Teâlâ buyurun «Bugün, sâdıklara sadâkatlerinin fayda vereceği gündür. Onlar için ağaçların     altından ırmaklar akan Cennetler  vardır.   Ebediyen   orada kalacaklar.   Allah  Teâlâ (tâatleriyle)   onlardan  razı  olmuştur.  Onlar  da  Allah Teâlâ'dan hoşnûd olmuşlardır. İşte en büyük feyz ve saadet budur.)[118]

 

120  (Göklerin, yerin ve içlerinde ne varsa hepsinin mülkü Allah Teâlâ'nmdır. O her şeye hakkiyle kaadirdir.)[119]

 

BİRİNCİ CİLDİN SONU

 



[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/373.

[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/373-374.

[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/374-375.

[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/375-377.

[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/377.

[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/377-378.

[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/378-381.

[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/381.

[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/382.

[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/382.

[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/382.

[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/382-383.

[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/384

[14] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/385.

[15] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/286.

[16] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/387.

[17] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/387.

[18] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/387-388.

[19] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/388.

[20] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/388.

[21] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/388.

[22] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/389-390.

[23] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/390-391.

[24] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/391.

[25] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/391.

[26] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/391-393.

[27] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/393-394.

[28] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/394.

[29] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/394.

[30] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/394-395.

[31] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/395.

[32] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/395.

[33] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/396.

[34] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/397.

[35] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/397.

[36] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/397.

[37] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/397.

[38] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/397-398.

[39] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/398.

[40] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/398.

[41] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/399-401.

[42] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/401-402.

[43] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/402.

[44] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/402-403.

[45] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/403.

[46] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/404.

[47] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/404.

[48] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/404-405.

[49] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/405-406.

[50] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/406.

[51] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/406.

[52] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/406-407.

[53] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/407.

[54] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/407-409.

[55] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/409-410.

[56] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/410.

[57] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/410.

[58] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/410-411.

[59] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/411.

[60] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/412.

[61] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/412.

[62] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/412

[63] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/412.

[64] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/413.

[65] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/414.

[66] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/414.

[67] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/414-415.

[68] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/415.

[69] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/415.

[70] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/415-416.

[71] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/416.

[72] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/416-417.

[73] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/417

[74] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/417.

[75] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/417-418.

[76] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/418.

[77] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/418.

[78] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/418

[79] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/419.

[80] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/419.

[81] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/419.

[82] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/420

[83] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/420.

[84] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/420.

[85] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/421.

[86] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/421.

[87] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/421-422.

[88] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/422.

[89] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/422.

[90] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/423.

[91] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/423.

[92] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/423.

[93] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/424-425.

[94] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/425.

[95] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/425-426.

[96] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/426.

[97] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/426.

[98] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/426.

[99] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/427.

[100] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/427-428.

[101] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/428.

[102] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/428-429.

[103] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/429.

[104] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/429-430.

[105] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/430-431.

[106] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/432.

[107] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/432-433.

[108] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/433.

[109] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/434.

[110] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/434.

[111] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/434-435.

[112] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/435.

[113] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/436.

[114] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/436-437.

[115] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/437.

[116] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/437-438.

[117] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/438.

[118] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/438.

[119] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 1/438.