Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

41 - FUSSILET SÛRESİ - Index Web - 41. Sayfa

41 - FUSSILET SÛRESİ    .

 

Mekke de nazil olmuştur. 54 âyettir.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle[1]

 

1 (Hâ, Mîm.   (Murâdını Allah bilir.)

Bu sûre-i celileye     «Essecde»,  «Hâ Mîm Essecde»,  «Elmesâbih Sûresi» de denir.

Beyhaki'nin, Şuab-ı İymân'da Halîl İbn-i Mürre'den tahricine göre: Resûl-ü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, «Tebâ-reke» ile Hâ Mîm Secde»yi okumadan uyumazlardı.[2]

 

2 (Bu (Kur'ân-ı Kerîm) Rahman, Rahim (Allah Teâlâ) ta­rafından inzal olunmuştur. )[3]

 

3, 4 ( Bu, bir Kitabtır ki, Arap diliyle bir Kur'ân olmak üze­re, bilecek bir kavim (yâni Arapçayı bilenler, yâhûd ehl-i ilim ve nazar)- için âyetleri (lâfzı i'tibâriyle fasılları ve sûrelerinin evvel ve âhirleri ayırdedilmiş, ma'nâsı, i'tibâriyle va'dleri, vaîdleri, kıs-Saları, hükümleri, misâlleri, öğütleri ve sâiresi ayrı ayrı tafsil (ve tavzih) olunmuştur. (Onu tasdik eden mü'minleri Cennetle) tebşir ve (muhalefet ve inkar edenleri ateşle) tahvîf edicidir. Böyle iken onların çoğu (bunu teemmül ve kabulden) yüz çevirmişlerdir. On­lar, onu  (teemmül ve tâat kulağı ile)   dinlemezler. )[4]

 

5 (Onlar: «Bizi da'vet ettiğin tevhide karşı kalblerimiz örtü­lüdür (onu fehmetmeyiz), kulaklarımızda da ağırlık vardır (işit­meyiz) ve bizimle senin aranda bir hicâb vardır (sana vâsıl olma­yız) . O halde sen kendi dînin üzere amel et! Biz de, dinimizce amel edelim.»  dediler.)[5]

 

6, 7 (De ki: «Ben de, sizin gibi bir insanım. Ancak bana ilâ hınızm bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. O hâlde (akaid ve a'mâ-linizde ihlâsla) hepiniz O'na doğrulun! Ve (kötü akide ve amelden) O'na istiğfar edin!)

«Veyl müşriklere ki, tevhîdle nefislerini şirkten pâk kıl­mazlar (veya zekâtın farziyyetine inanmazlar, yâhûd, tâate infâk ve tasadduk etmezler, veyâhûd amellerini tezkiye eylemezler). Onlar, Âhiret'i inkâr edicilerdir.[6]

 

8 (Şübhesiz îmân edip de sâlih ameller işleyenler yok mu, onlar için minnetsiz (kesilmeyen ve eksilmeyen)  bir ecir vardır.)[7]

 

9 ( De ki: «Gerçekten siz mi arzı iki günde yaratan Allah Te-âlâ'ya kâfir oluyor, O'na şerîk kılıyorsunuz? O (arzı iki günde halk eden Allah Teâlâ, mümkin âttan)   bütün varlıkların hâlık ve mürebbîsidir.)[8]

 

10 (O, yeryüzünde yüksek   (sabit)   dağlar yarattı ve   (çeşid çeşid nebat ve hayvanlar halk ederek) orada çok hayır ve bereket husule getirdi. Ve oradakilerin rızıklannı da takdir buyurdu. So­ranlar için, bunları tam dört gün içinde tamamladı.)[9]

 

11 (Sonra semâyı yaratmayı kasdetti.  Semâ ise, bir buhar halindeydi. Semâ ve arza: «İkiniz de sizden istediğim şeye isteye­rek veya istemeyerek gelin  (hükmüme inkıyâdedin)»  dedi. Onlar dai  «İsteyerek geldik,   (ihtiyarımızla inkıyâd ettik)»  dediler.)

Rivayete göre; yerle gökler yaratılmazdan önce Aşr, su üze­rinde imiş. Allah Teâlâ, suya hararet vererek ondan buhar mey­dana gelmiş. Sonra, o suya rüzgâr vererek ondan köpük hâsıl ol­muş. Köpükten yeri, buhardan gökleri yaratmış. Ve her ikisine şöyle buyurmuş:

«Sizden dileğim: Gökyüzü orada bulunanlar için mekân, yer­de bulunanlar için tavan olacak. Yer dahî onda bulunanlar için mekân olacak. Bu irâdeme isteyerek mi razı olursunuz, yoksa mecburen mi?»

İkisi de: «İsteyerek razı olduk!» diye cevâb vermişler. Ve Al­lah Teâlâ, gökyüzüne: «Güneş'i, Ay'ı ,ve Yıldızlarını çıkar!», yere dahî: «Sen de nebatat ve meyvalarını çıkar! Bunu söz dinleyerek yaparsanız ne a'lâ! Yoksa, sizi emrime itaate mecbur ederim!» de­miş. Onlar da; «Baş üstüne!» diyerek itaat etmişler.

Bu  emirden  murâd;   onların  itaat  edip   etmeyeceklerini  gös­termek  değil, 'muradının yapılması vâcib  olduğunu bildirmektir.[10]

 

12 (Bu suretle, iki günde yedi göğün hilkatini tamamladı ve her gök ehline  temir ve nelîyinden) dilediğini vahyetti. Dünyâ gö­ğünü çerâğlarla  (yıldızlarla)   donattık. Ve onu   (âfetlerden)  koru­duk. İşte bu, o Azîz, o Alîm Allah Teâlâ'nm takdiridir.)[11]

 

13 (Onlar   (bu beyândan  sonra)   yine   (imândan)   yüz  çevi­rirlerse de ki: «Sizi, Âd ve Semûd kavmine erişen yıldırım gibi si­ze de erişebilecek şedîd bir azâbtan tahzîr ederim.)[12]

 

14 (Ki  onlara  Peygamberleri   (Hûd  ve  Salih  Aleyhisselâmlar)  önlerinden ve arkalarından, her taraftan gelerek «Allah Teâ-lâ'dan gayriye ibâdet etmeyiniz.» demişler  (kâfirlere erişen azâb­tan inzar ve Âhirette onlar için hazırlanan ateş azabından tahzîr etmişler) di. )

Onlarsa, Peygamberlerine: «Eğer Rabbimiz (hidâyetimizi) dileseydi, bize risâletle Melekler gönderirdi. Biz (zu'raettiğiniz gi­bi)  sizin irsal olunduğunuz şeye kâfirleriz.» dediler.[13]

 

15 (Ama Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere tekebbür ve tazzum etti.   (Kuvvet ve şevketlerine    mağrur olarak);  «Kuvvetçe bizden daha şedîd kim var?» dediler. )

Onlar, kendilerini halk eden (onlara kuvvet veren, üzerle­rine azâb gönderen) Allah Teâlâ'nın kuvvet ve kudrette kendile­rinden daha şedîd olduğunu hiç düşünmediler mi? (Zîrâ O, kaadir-i bizzâttır. Gayrin kaadir olmadığı şeye kaviydir). Fakat âyetleri­mizi   (hak olduğunu bilirken)   inkâr ediyorlardı. [14]

 

16 (Biz de, üzerlerine, dünyâ hayâtında zület ve  rüsvâyhk azabını tattırmak için,  nühûsetli günlerde çok soğuk bir rüzgâr gönderdik. Onların Âhiretteki azabı ise   (dünyâdaki azâblarmdan elbette)  daha şiddetlidir. Onlar  (dünyâda ve Âhirette)  yardım da görmezler.)

Nuhusetti günler; uğursuz günler, demektir. Rivayete göre; bunlardan murâd; Şubat'ın sonunda bir Çarşamba'dan öbür Çar­şamba'ya kadar devam eden günlerdir. Kâfir kavimlere, Allah'ın azabı hep bu Çarşambalarda inmiştir.[15]

 

17 (Semûd kavmine  gelince: Biz, onlara da hidâyet ve da­lâlet yolunu gösterdik. Fakat onlar, körlüğü (cehil ve dalâleti)  hi­dâyete tercih ve ihtiyar ettiler. Bunun üzerine onları kazandıkları (küfür ve mavsiyet)  yüzünden, zelîl edici    yıldırım azabı alıverdi (helak oldular.) [16]

 

18 (îmân  edip  de   azabımızdan  korkanları  ise   kurtardık. )[17]

 

19 (Zikret o günü ki, Allah Teâlâ'mn düşmanları (olan müş­rik ve münafıklar)  toplanıp cümlesi birden ateşe sevk olunacak­lardır.)[18]

 

20 (Nihayet oraya   (ateş  mahalline)   geldikleri   zaman,  ku­lakları   (işittiklerine),  gözleri   (gördüklerine),  ve  derileri   (işledik­lerine)   aleyhlerine  şehâdet  edeceklerdir. )[19]

 

21 (Onlar tenlerine: «Niçin aleyhimize şehâdet ettiniz? (Hal­buki biz sizden azabı def için kazandığımız ma'siyetleri gizlemiş­tik)»  diyeceklerdir.)

Onlar da: «Bizi, her şeyi söyleten Allah Teâlâ söyletti, ki sizi ilk defa O. halk etmişti. Yine O'na rücû' ediyorsunuz.» diyecek­ler. [20]

 

22 (Onlara:  «(Siz fenalıkları irtikâbederken, rezil olmamak korkusiyle, yalnız onu halktan-gizlerdiniz)  Ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne derilerinizin aleyhinize şehâdet edeceğini   (dü­şünmez)   sakınmazdınız.   Allah  Teâlâ,   yaptıklarınızdan  birçoğunu bilmez zannetmiştiniz.)[21]

 

23 (İşte Rabbiniz celle şânuh hakkında bu fena zannınız-dır ki, sizi helake sürükledi. Bu sebeble hüsrana düşenlerden ol­dunuz.»   (denilecek). [22]

 

24 (Onların  sabretseler de,  feryâdetseler de  mekânları  Ce-hennem'dir.  Şâyed   (Allah Teâlâ'dan amellerini ıslâh için)   tekrar dünyâya dönmek isterlerse, bu istekleri de kabul olunmaz. )[23]

 

25 (Ve  onlara   (Şeytanlardan)   birtakım  dostlar tasîît  ettik. Önlerindekini  (dünyâ sevgisini, şehvetlerine ittibâı)  ve arkalarındakini tezyin ettiler.  (Ba's ve hesâb yoktur, diye küfür ve inkâra saptılar.)  Cinden, insten, kendilerinden önce geçen ümmetler ara­sında, onlar üzerine de azâb kelimesi hak oldu. Zîrâ hepsi husrâ-na düşenlerdir. )[24]

 

26 (O kâfir  olanlar;   «Şu   Kur'ân'ı  dinlemeyin   (okunurken) gürültü edip, bağırıp çağırın'. Olur ki gaalib olursunuz  (onu sus­turursunuz).» dediler.)[25]

 

27 (Elbette Biz (bu sözü söyleyen) kâfirlere çok şedid bir azâb tattıracağız. Ve işledikleri fena amellerin en kötüsiyle ceza­landıracağız.)[26]

 

28 (Bu, Allah Teâlâ'mn düşmanlarına olan cezasıdır, ki ateş­tir. Âyetlerimizi  (mahzâ inâdlarından)  inkârlarının cezası olarak, onlara orada ebedîlik yurdu vardır. )[27]

 

29 (O kâfirleri «Ey Rabbimiz! Cin ve insten bizi idlâl eden­leri göster bize de, onları ayaklarımızın altına alalım. Tâ ki Ce-hennem'in esfelinde olsunlar.»  diyecekler. )[28]

 

30 (Gerçek: «Rabbimiz, Allah Teâlâ'dır.» deyip de  (O'nun rübûbiyyeüni i'tirâf ve vahdâniyyetini ikrardan) sonra amellerinde ihlâs ve istikâmet edenlere, Melekler inecekler de şöyle diye­cekler. «(Gelecekten) korkmayın ve (geçene) mahzun olmayın! Size va'dolunan Cennetle müjdelendiniz.)[29]

 

31, 32 (Biz, sizin dünyâ hayâtında da, Âhirette de dostlarınızız. Ve burada canınız ne arzu ederse, ne isterseniz, o Gafur ve Rahim'den sizin için hazırlanmış bîr ikram olarak, hepsi var­dır.)[30]

 

33 (Halkı, Allah Teâlâ'ya da'vet edip sâlih amel işleyen ve ben (Allah Teâlâ'nın emrine münkad) Müslümanlardanım, diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? )

Bu âyet-i celîlenin, Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz veyâhûd nıü'minler hakkında nazil olduğu mervîdir.[31]

 

34 ( Hasene ile, seyyie bir olmaz. Seyyieyi en güzel olan şeyle (hasene ile, gazabı sabırla, cehli ilimle, fenalığı afivle) defet! Eğer böyle yaparsan, görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sana şefik bir dost gibi olur. )[32]

 

35 (Bu haslete, ancak sabır (ve nefislerini intikamdan men) edenler ve ancak büyük bir hazza thayır ve rûh olgunluğuna) sâ-hib olanlar kavuşur  (ve bu güzel ahlâkla Cennet ehlinden olur­lar.)  [33]

 

36 (Şâyed seni bundan bir Şeytanî vesvese çevirmek ister­se, onun şerrinden hemen Allah Teâlâ'ya istiâze et! Zira Allah-ü azîmüşşân,  (senin istiâzeni)   hakkıyle işitir ve   (niyyetini)   çok iyi bilir. )[34]

 

37 (Gece gündüz, Güneş, Ay, Allah Teâlâ'nın (vahdet ve kudretinin) âyetlerindendir. Ne Güneş ve ne Ay'a secde etmeyin (onlara ibâdet eylemeyin, ikisi de sizin gibi mahlûktur.) Onları halk eden Allah Teâlâ'ya secde edin. Şâyed gerçekten O'na ibâdet edecekseniz. )

İmâm Şâfil Hazretlerine göre; bu âyet-i celîlenin sonu olan «tağbüdûn» da tilâvet secdesi yapılması îcâbeder. Zîrâ secdeye âid emir buna iktiran etmiştir.[35]

 

38 (Şâyed müşrikler, Allah Teâlâ'ya buna imtisâlden taaz-zum eder (secde etmeyi kibirlerine yediremezîerse, ne zarar) Rab-binin nezdinde bulunan Melekler, hiç fütur getirmeksizin, gece gündüz O'nu teşbih ve takdis ederler.

îmâm-ı A"zam Ebû Hanîfo Hazretlerine göre; tilâvet secdesinin yeri bu âyetin sonu olan «lâ yes'emûn» kavl-i kerîmidir. Zîrâ, ke­lâm burada tamam olmaktadır.[36]

 

39 (O Allah Teâîâ'nın yine âyetlerindendir ki, sen yeryüzü­nü kupkuru, (nebattan mahrum) görürsün. Fakat üzerine yağmur yağdırdığımız zaman, harekete gelir, kabarır. Şübhe yok ki, onu (yeryüzünü yağmurla) ihya eden Allah Teâlâ, elbette (Kıyamette) ölüleri de ihya eder. Gerçekten, Allah-ü azîmüşşân her şeye kadirdir. )[37]

 

40 (Âyetlerimize  ta'n,  tahrif ve  bâtıl te'vîlle  doğru yoldan meyledenler, hiç şübhesiz, Bize gizli kalmaz. Kıyamet Günü ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa o gün emniyetle gelecek olan mı? İmdi (hayır ve şer) dileğinizi işleyin. Zîrâ O, ne yaparsanız hakkıyle gö­rür.)[38]

 

41 ( Onlar, o zikir   (Kur'an kendilerine  geldiği vakit kâfir olanlar   (küfürlerinin cezasını göreceklerdir). Halbuki o,  faydası çok, misli bulunmaz azîz bir Kitabtır.)[39]

 

42 ( Ki ne önünden ve ne ardından (hiçbir cihetten)  ona bâ­tıl yol bulamaz. Halel târi olmaz. Zîrâ o, emrinde Hakim, fiilinde Mahmûd Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir. )[40]

 

43 (Yâ Muhammedi) Sana söylenenler ancak, senden ön­ceki Peygamberlere de söylenenler gibidir. Şübhe yok ki, K ab bin celle şânuh, hem mağfiret ve hem elim ikaab sahibidir. [41]

 

44 (Şâyed Biz, Kur'ân'ı yabancı bir dille indirmiş olsaydık: «Âyetleri (anlayacağımız bir lisanla) tafsil (ve beyân) olunmalıy­dı? Dil yabancı, muhâtab Arap (böyle şey olur mu?) diyeceklerdi.)

De ki; «O Kur'ân, mü'minlere mahzı hidâyet ve (kalblerinde olan şekke) şifâdır. îmân etmiyenlerin ise, kulaklarında bir ağır­lık vardır. Kur'ân, onlara karşı bir körlüktür. Onlar, uzak bir yer­den çağrılanlar gibidir. (Ne çağıranı görür ve ne sözlerini anlar­lar.[42]

 

45 ( Celâlim hakkı için, Biz Musa'ya Tevrat'ı verdik. (Kur'ân-da ihtilâf olunduğu gibi) onda da ihtilâf olundu. (Kimi tasdik, ki­mi tekzîb etti). Şâyed Rabbin celle şânuhdan, (Kur'ân'ı iekzîb eden­lere cezalarının te'hiri hakkında ezelde) bir kelime sebkat etme­miş olsaydı, aralarında iş bitirilirdi. (Helak edilirlerdi). Her hâlde onlar, bundan (Tevrat veya Kur'ân'dan) kuvvetli bir şühhe için­dedirler. )[43]

 

46 ( Kim sâlih bir amel işlerse, ecr! kendisinindir. Ve her kim kötülük yaparsa, keza, vebali kendisine âiddir. Rabbin celle şânuh, kullarına asla zulümkâr değildir.)[44]

 

47 ( Saatin   (Kıyâmefin)   ilmi Allah Teâlâ'ya havale  olunur. (Ne vakit olacağını O'ndan gayri kimse bilmez). İlmi olmaksızın hiçbir meyva kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi deve gebe olmaz ve doğurmaz. )

Allah Teâlâ: «Hani Bana şerik zu'mettiğimz ma budlarınız?» diye onlara nida edeceği gün: «Sana bildirirdik. (Sana müşârik ve muâdil olduğuna) içimizden şehâdet edecek bir kimse yoktur.» di­yecekler. [45]

 

48 (Evvelce ibâdet ettikleri (ma'bûdlar o gün) onlardan uzak­laşıp, kaybolacak. Orada, kendileri için   (azâb ve ukubetten kur­tulup)   kaçacak  bir  yer  kalmadığını   yekinen   anlayacaklardır. )[46]

 

49 (İnsan   (mal  ve  sıhhat  gibi)   hayır istemekten  usanmaz da, kendisine   (fakirlik, mihnet, sıkıntı gibi)  bir şey dokunuverse, hemen Allah Teâlâ'nm fazl-u rahmetinden ümidini keser. Ye'sini açığa vurur.)[47]

 

50 (Yemin ederim. Şâyed dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona tarafımızdan (zenginlik ve sıhhat gibi) bir rahmet tattırırsak, mut­laka:' (Ben buna fazl ve ilmimle istihkak kesbettim) bu, benim hak­kımdır.   (Yâhûd bu, bana dâimdir)  ve zannetmem ki Kıyamet ko­pacak (haşr ve ba'solacak)  olsun. Ve yemîn ederim,  (bilfarz Müs­lümanların dedikleri gibi Kıyamet kopup  da)   Rabbime rücû'  et­sem dahî, benim için elbette onun nezdinde bundan daha güzel bir hâl vardır.» der. Fakat Biz, o kâfirlere işlediklerini haber verece­ğiz ve onlara muhakkak ağır bir azâb tattıracağız. )[48]

 

51 (Ne zaman biz insana in'âm etsek  (tâatten)  yüz çevirir, (şükür ve duadan)  uzaklaşır. Başına bir şer  (bir mihnet ve musi­bet) dokunduğu vakit ise, çok ve uzun duâ eder olur. )[49]

 

52 (De ki: Haber verin bana! Şâyed o Kur'ân, Allah Teâlâ' dan iken   (teemmül ve tefekkür etmeden)   siz ona kâfir olmuşsanız,   (sizin gibi dâima inâd ve inkârla    haktan)   uzak bir ayrılık içinde bulunan kimseden  daha  sapık kim  olabilir?)[50]

 

53 (Biz, onlara yakında  (kudretimize delâlet eder)  âyetleri­mizi gerek arzın ufuklarında, ve  gerek nefislerinde  göstereceğiz. Tâ ki, onun  (Kur'ân'm veya tevhidin)  hak olduğu kendilerine tebeyyün etsin. Rabbin celle şânuh'un her şeye şâhid olması kâfi değil mi? )[51]

 

54 ( İyi bil ki, onlar   (o küfredenler)  Rablerine kavuşmadan şekk içindedirler. Yine iyi bil ki, Allah Teâlâ, her şeyi   (ilmi ile, kudreti ile)  Muhittir. )[52]



[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/97.

[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/97-98.

[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/98.

[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/98.

[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/98.

[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/98.

[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/99.

[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/99.

[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/99.

[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/99-100.

[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/100.

[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/100.

[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/101.

[14] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/101.

[15] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/101.

[16] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[17] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[18] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[19] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[20] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[21] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/102.

[22] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/103.

[23] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/103.

[24] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/103.

[25] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/103.

[26] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/104.

[27] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/104.

[28] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/104.

[29] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/104-105.

[30] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/105.

[31] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/105.

[32] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/105.

[33] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/106.

[34] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/106.

[35] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/106.

[36] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/106.

[37] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/107.

[38] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/107.

[39] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/107.

[40] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/107.

[41] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/108.

[42] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/108.

[43] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/108.

[44] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/108.

[45] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/109.

[46] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/109.

[47] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.

[48] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.

[49] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.

[50] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.

[51] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.

[52] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/110.