Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

46 - AHKAAF SÛRESİ - Index Web - 46. Sayfa

46 - AHKAAF  SÛRESİ

 

Mekke'de nazil olmuştur, 35 âyettir.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle[1]

 

1  (Hâ Mîm.  (Murâdını Allah bilir.) [2]

 

2  (Bu Kitab'ın (Kur'ân'm)  indirilişi o Azîz, Hakîm Allah Teâlâ'dandır.)[3]

 

3 (Biz, gökleri ve yeri ve aralarındakini ancak hakla ve mu­ayyen bir müddetle yarattık. Kâfirler, inzâr olundukları şeylerden (Kıyamet Gününün hevlinden)   yüz çeviricidirler.)[4]

 

4 (De ki:  «Haber verin bana! Allah Teâlâ'dan gayri ibâdet ettikleriniz, yeryüzünde ne halk etmişlerdir. Yâhûd göklerin hal­kında Allah Teâlâ üe bir müşareketleri mi var? Bana gösterin!)

«İmdi, bu Kur'ân'dan önce size (sözünüzün gerçekliğine şe-hâdet eder) bir Kitab nazil olduysa, bana getirin! Yâhûd (evvelce geçen Peygamberlerden ilâhlarınızın ibâdete istihkaklarına dâir, bir rivayet) bir ilim artığı varsa, bana haber verin! Şâyed da'va bir rivayt mzda sâdıklar sanız.)[5]

 

5 (O Semi' Mücib, Kaadir,  Habir)     Allah Teâlâ'yı bırakıp da, Kıyamet Gününe  kadar,  duasına  icabete     kaadir  olmayacak şeylere ibâdet eden kimseden daha sapık kim olabilir?  Onlar, o âbidlerin, ibâdet ve dualarından gaafildirler. )[6]

 

6  (İnsanlar, haşrolundukları zaman, ma'bûdlan onlara düş­man olur, ibâdetlerini inkâr ederler.)[7]

 

7 (Ne vakit apaçık âyetlerimiz onlara tilâvet olunsa, o küf­redenler:  Kendilerine  gelen  kelâm-ı hakka:   «Bu  apâşikâr bir si­hirdir.» dediler.)[8]

 

8 (Yoksa «(Muhammed Kur'ân'ı) kendiliğinden mi uydur­du? diyorlar. De ki: «Farzı muhal onu. ben uydurdumsa

(büyük ma'siyet! Allah Teâlâ, bana ukubet eder). Ve siz, Allah Teâlâ*dan bana gelecek ukubetten bir şey define kaadir olamazsınız.)

O hâlde ben, buna nasıl cür'et ederim!

O, sizin Kur'ân hakkında ettiğiniz ta'n ve iftirayı çok iyi bi­lendir. (Benim sıdkıma, Kur'ân'ı tebliğime ve sizin onu tekzib ve inkârınıza) benimle, sizin aranızda şehâdete kâfidir. Ve O, (tevbe edene)   Gafur,   (itaat edene)   Rahîm'dir.» [9]

 

9 (De  ki:   «Ben,  Peygamberlerin  ilki  değilim.   (Donyâda  ve Âhiret'te) bana ve size ne yapılacağım da bilmem. Ben, ancak ba­na vahyolunana ittibâ ediyorum. Ve ben, açık bir nezirden başka­sı da değilim)[10]

 

10 (De ki:   «Haber verin  bana!  Şâyed Kur'ân,  Allah Teâlâ tarafından nazil olup da, siz ona kâfir olsanız, İsrâıloğullanndan bir şâhid de  (Mûsâ Aleyhisselâm)  onun misline  (Tevrat'a dayana­rak)  şehâdet edip îmân etse, siz ise îmândan istikbâr etseniz, ne­fislerinize zulmetmiş olmaz mısınız? Şübhe yok ki, Allah Teâlâ zâ­limlere hidâyet etmez.)   [11]                                                           

 

11 (Kâfirler  mü'minler hakkuıda: «Şâyed o (imân veya Mualeyni ve seldin getirdiği için de eski bi (bunu evvelkiler de söylemişlerdi.)»  diyeceklerdir. )[12]

 

12 (Halbuki Kur'ândan önce Musa'ya inzal olunan Tevrat, halka rehber ve sebeb-i rahmetti. Kur'ân da Arap diliyle onu tas-dîkeder Tâ ki, onunla (Allah Teâlâ ve Resulü ma'siyetle) nefisle­rine zulmedenleri (ateşle) inzâr ve (îmân ve tâatle) ihsan eden­leri Cennetle tebşir etsin.)[13]

 

13 (Rabbimiz, Allah Teâlâ'dır.»  diyen, sonra da  (ilmin hu­lâsası olan tevhid ile amelin müntehâsı olan)  istikâmet (i bir ara­da cem1)  edenler için hiçbir korku yoktur. Onlar, mahzun da ola­cak değillerdir.)[14]

 

14 (Onlar ashâb-ı Cennettir. îktisâb ettikleri   (ilim ve  amel faziletleri)  ne mükâfat olmak üzere orada ebediyyen kalacaklar­dır.)[15]

 

15 (Biz, insana, ana, babasına ihsan etmesini tavsiye ettik. Anası, onu zahmetle (karnında) taşıdı ve zahmetle doğurdu. Hamliyle süt kesimi de otuz aydır. Nihayet o, kuvvet çağma erişip, kırk yaşma geldiği zaman: «Yâ Rab! Gerek kendime ve gerek ana ba­bama in'âm ettiğin (hidâyet ve İslâm) ni'metine şükretmemi, senin razı olacağın sâlih ameller işlememi bana ilham eti  Zürriyetüne de salâhı nasîbet! Zîrâ ben  (razı olmadığın her şeyden)  tevbe ile cidden sana teveccüh  ettim. Ve ben,  gerçek Müslümanlardamm. Dinimi, senin için hâlis kılanlardan, sana münkâd olanlardanım dedi.)[16]

 

16 (Âyet-i celîlenin, Ebû Bekrissıddik  (R.A.)  hakkında nazil oldu] ğu mervîdir.  Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz risâletle gönderil­diği zaman, O'nu ilk tasdik edenler arasındadır. Babası Ebû Ku-hâfe, anası Ümmülhayr da Islâmiyeti kabul etmişlerdi. Mü'minler-den, müşrikler elinde ezâ gören dokuz kişiyi satın alarak âzâdey-lemiştir. Bilâl-i Habeşî,     Âmir ibn-i Füheyr bu meyândadır.  Kızı Âişe  (R. Anhâ.), ümmehât-i mü'minîndendir. Oğlu    Abdurrahman ve torunu Ebû Atîk, İslâm ve hizmet-i Seyyidülenâm ile müşerref olmuşlardır. Maamâfih, ashâb-ı kiramın hepsi böyle ihsan ve istikâmet his­si ile meşbû idiler. Nüzul sebebinin hususiliği, hükmün umûmîğine mâni'  değildir.    )                                                                   

Bunlar Cerniet ashabı içindedirler. Bu, kendilerine yapılan gerçek bir va'd uzerine.dir. [17]

 

17 (O kimse ki, ana bahasına: «Of, illallah sizden. Bana ölü­mümden sonra kabirden çıkarılacağımı mı va'dediyorsunuz?  Hal­buki benden önce geçenlerden dirilen kim vardır?»  der. Ana ba­bası   (onun imân etmesi için)   Allah Teâlâ'ya niyaz ederler. Onaj «Veyl sana! îmân et!   (Ba'si tasdik et! Onu inkâr eden kâfirlere) Allah Teâlâ'nm   (azâb)   vaîdi hiç şübhesiz haktır.»  derler. O ise: «Bu, eskilerin esatirinden başka bir şey değildir» der.)[18]

 

18 (İşte bunlar, cin ve insten, onlardan önce geçen ümmet­lerle birlikte, üzerlerine azâb kelimesi hak olmuş kimselerdir. Bun­lar, hüsrana uğrayanlardır.)[19]

 

19 (Mü'minlerden, kâfirlerden)   herkes için  işledikleri   (ha­yır ve şer)  amellerin (cezasında, ki mü'minlerin Cennet-i A'lâ, kâ­firlerin de Cehennem'in esfelidir)   dereceleri  vardır. Tâ  ki,  hiçbir haksızlığa   uğratılmaksizm,   amellerinin   karşılığı   tamamen   öden­sin.[20]

 

20 (Küfredenlere,  ateşe  arzolunduklan  gün  denilir  ki:  «Siz bütün 'Tayyibâtmızı  (iyi ve temiz şeylerinizi)  dünyâ hayâtında vi­tirdiniz. Orada yalnız onlarla temettü' ettiniz.  (Ondan, bugün için size bir şey kalmadı). Artık bugün, zillet ve hakaret azâbiyle ce­zalanacaksınız.  Zîrâ,  yeryüzünde  haksız  yere   büyüklük  taslıyor­dunuz. Ve zîrâ dînden çıkıp, fıska sapıyordunuz. )

Allah Teâlâ, kâfirleri dünyâya dalmakla muâhaze edince, Pey­gamber (S.A.V.) ile eshâb-ı kiramı Âhiret sevabını dilemiş dünyâ lezzetlerinden uzak kalmayı tercih etmişlerdir. Ömer b. Hattâb (R. A.)  diyor ki:

Peygamber (S.A.V.)'in yanma vardım. Gördüm ki hasır üze­rine yattığı için yanlarında eser kalmıştı. Yâ Resûlâllah Allah'a duâ et de ümmetine İran ve Roma ahâlîsine verdiği gibi refah ver­sin! Hem onlar Allah'a ibâdet bile etmiyorlar.» dedim. Cevaben: «Onlar, güzel hayâtları kendilerine dünyâda verilen bir kavimdir»  buyurdular.

Hz. Âişe (R. Anhâ.) «Muhammed ailesi iki gün arka arkaya karınlarını arpa ekmeği ile doyurmamışlardır. Bu hâl, Peygamber (S.A.V.)'in vefatına kadar devam etti.» demiştir. Diğer bir riva­yette, yine Âişe  (R. Anhâ.):

«Üzerimizden bir ay geçer, evimizde ateş yanmazdı. Su ile hur­ma ile yetinirdik. Yalnız, ba'zan Ensârın kadınları bize süt verir; onu içerdik.»  demiştir.

Ebû Hüreyre  (R.A.)  diyor ki:

«Eshâb-ı Suffe'den yetmiş kişi gördüm ki, hiçbirisinin boy en­tarisi yoktu. Kiminin sâdece bir gömleği veya boynuna bağlı bir peştemalı vardı ki, ya baldırına yâhûd topuğuna varırdı.»

Abdurrahman b. Avf (R.A.): «Bize, dünyâ alabildiğine azolundu. Ama biz, sevâblarımız dünyâda verilir, diye korkarız.» de­miş ve ağlamıştır.[21]

 

21 ( Âd kavminin kardeşini Peygamberi) an! Ham o kavmini Ahkaafta inzâr etmişti -Halbuki ondan evvel de, sonra da nice nezirler gelip geçmiştir- Allah Teâla'dan gayriye ibadet etmeyin!   (Şirkiniz yüzünden)   ben size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.»  demişti. )

Ahkaaf: Yemen'de Şemr denilen kumsal bir vadinin ismidir.[22]

 

22 ( Onlar Sen, bizi ilâhlarımıza  ibâdetten çevirmeye mi geldin? Şâyed da'vânda gerçeksen, bize  (şirk yüzünden uğrayaca­ğımızı)  va'dettiğin azabı getir.» dediler.)[23]

 

23 (O  da:  «Bunun ilmi  ancak Allah Teâlâ'nın nezdindedir. (O, mukadder olan vakitte size erişir). Ben, size irsal ve emrolun-duğum şeyi tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki, siz (Peygamber­lerin tebliğ ve tnzâr için gönderildiklerini)  bilmez bir kavimsiniz.» dedi.)[24]

 

24 (Vaktâ ki, o azabı vadilerine müteveccih bir bulut hâ­linde gördüler: «Bu, bize yağmurla gelen bir bulut.» dediler. (Hûd Aleyhisselâm): «Hayır! (dedi). O, istical ettiğiniz azâbtır. O, bir rüzgârdır ki, onda elîm bir azâb vardır.)[25]

 

25 (O rüzgâr, Rabbinin emriyle her şeyi helak eder.» Der­ken öyle oluverdi ki, meskenlerinden gayri bir şey görülmez oldu. Mücrim bir kavmi, işte Biz böyle cezalandırırız. )

Rivayete  göre;  Hûd  Aleyhisselâm,  o  rüzgârı hissedince,  mü'-minlerle bir sığmağa girmiş; kum yığınları kâfirlerin üzerine dü­şerek, hepsini helak etmiş. Yedi gün sekiz geçe kum altında kal- diktan sonra, rüzgâr kumlan kaldırarak cesedlerini deryaya atmış. [26]

 

26  (Yemin ederim ki:  «Onlara verdiğimiz kuvvet ve kudre­ti size vermedik. Ve onlara  (işitsinler, görsünler, sun'-i ilâhiyi dü­şünsünler diye) kulaklar, gözler ve kalbler de vermiştik. Fakat ne kulakları,  ne  gözleri ve ne  kalhleri  bir  şeye  müfid  olmadı.  Zîrâ Allah Teâlâ'nm âyetlerini inkâr ediyorlardı. Binâenaleyh, o istihza ettikleri azâb, kendilerini kuşatıverdi. )[27]

 

27 (Yemîn ederim ki, biz sizin çevrenizdeki (Me'rib, Hicr-i Semûd, Sedûm, Eyke) gibi memleketleri de helak ettik. Onlara, âyetlerimizi tekrar tekrar beyân eyledik. Tâ ki (küfürlerinden) rücû' etsinler.  (Fakat rücû' etmediler.) [28]

 

29 (Yâdet  o  zamanı ki, Kur'ân'ı  dinlemek  üzere,  cinlerden bir taifeyi sana göndermiştik. Vaktâ ki Kur'ân'ı dinlemeye hazır oldular, birbirlerine:   «Sükût  edin,  dinliyelim.»   dediler.  Okunması bitirilince de, kavimlerine dönerek onları inzâr edici oldular.)

Rivayete göre, bunlar Nusaybin cinleriydi. Yedi veya dokuz kişiydiler. Aleyhissalâtü vesselam Efendimize, Tâif seferinden dö­nerlerken, En-Nahl vadisinde, teheccüdü Rahman Süresiyle kılar­larken rastgelmişlerdi.[29]

 

30 (Ey kavmimiz! dediler. Biz Musa'dan sonra inzal olunmuş, evvelki Kitabları tasdik eden, hakka ileten ve doğru yolu gösteren bir Kitab dinledik.» )[30]

 

31 (Ey kavmimiz!  Allah  Teâlâ'nın   (vahdâniyyetini  tasdike ve tâatine)   da'vetçisine   (Resûlullah Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme) icabet ve îmân edin, ki Allah Teâlâ, ba'zı günâhlarını­zı mağfiret buyursun. Sizi, elîm bir azâbtan korusun.)

Ba'zı günâhlardan murâd: Sırf Allah'ın hakkı olan borçlardır. Çünkü îmân etmekle, kul hakları ve zulümler afvolunmaz. îbn-i Abbâs (R.A.)'in beyânına göre, bu cinler kavimlerine haber ve­rince yetmiş kişi imân edip onlarla birlikte Peygamber (S.A.V.)'e gelmişler. Ve O'nu, Bathâ'da bulmuşlar. Kendilerine Kur'ân oku­muş; emir ve nehilerde bulunmuş. Bu gösterir ki, Resûlullah (S. A.V.), cinlere de gönderilmiştir. Mü'min olan cinlerin hükmü ule­mâ arasında ihtilaflıdır. İmâm A'zam'a göre; bunların sevâbları ancak Cehennem'den kurtulmaktır. Leys'e göre; sevâbları Cehen-nem'den kurtulduktan sonra hayvanlar gibi toprak olmaktır. İmâm Mâlik ile Ebû Leylâ'ya göre ise; cinler de insanlar gibi mü­kâfat ve nıücâzât görürler. Bir; hadîsde:

«Cinler, Cennet'e girip tesbîh ederler. Ve bu insanlara verilen Cennet ni'metlerinin yerini tutar.» buyurulrnuştur.

Ömer b. Abdilâziz: «Cinlerin mü'minleri, Cennet'in etrafında­ki  meydanlıkta  kalacak;  Cennet'e  girmeyeceklerdir.»   demiştir.[31]

 

32 (Kim, Allah Teâlâ'nın daVetçisine (Resûlü'ne) icabet tve itaat) etmezse, yeryüzünde Allah Teâlâ'yı âciz bırakacak de­ğildir. (Ondan kaçınmakla azabından kurtulamaz.) Ve onun, Al­lah Teâlâ'dan gayri (kendisini azâbullahtan kurtaracak) yardım­cıları da yoktur. Onlar, açık bir dalâl içindedirler.)[32]

 

33 (Onlar görmez, bilmezler mi ki, gökleri ve yeri, asla yo­rulmaksızın halk eden Allah Teâlâ, ölüleri de diriltmeye muhak­kak kaadirdir? Evet, hiç şüphe yok ki, O, her şeye kaadirdir. )[33]

 

34 ( O küfredenlere, ateşe arzolunduklan gün. Tekzîb et­tiğiniz) bu azâb hak değil mi imiş?»  (denilecek). Onlar da: Evet, Rabbimiz hakkı için,  gerçekmiş.»  diyecekler.  Allah Teâlâ:  «İmdi, inkâr ettiğiniz azabı tadın.» buyuracak. )[34]

 

35 ( O hâlde   (Yâ Muhammedi  Kavminin  ezâ ve tekzibine) ûlûl'azm Peygamberlerin sabrettiği gibi sabret!   (Sen de, onlardan birisin).

Azms Bir işi işlemeye rabt-ı kalb ile kasd ve teşebbüs etmek, demektir.

ÛlûVazm de: Azm sâhibleri, şeriatlerin te'sîs ve takririnde azim, cehd ve ihtimam eden, onun meşakkatlerine, münkirlerin ezalarına ve düşmanlıklarına tahammül ederek sabreyleyen Peygamberânı izanıdır.

Filhakika, Peygamberlerin hepsi azîm sâhibleriydi. Fakat iç­lerinde azimlerinin fevkalâdeliği ile mümtaz olanlar vardır.

Nuh Aleyhisselâm'ı bayıltmcaya kadar döverlerdi. Fakatı O, sabrederdi.   

İbrahim  Aleyhisselâm, ateşte yanmaya, oğlunu boğazlamaya, oğlu da boğazlanmaya sabretmişti.

Ya'kûb Aleyhisselâm, oğullarının yaptıklarına ve gözlerinin görmezliğine sabırla mukabele etmişti.

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya ve zindana atılmaya keza sab-rey lemisti.

Eyyûb Aleyhisselâm da üzerine çöken musibetlere büyük bir sabır ve^ tahammül göstermişti.  

Mûsâ Aleyhisselâm, kavminin ezalarına ve îsâ Aleyhisselâm, düştüğü fakra keza sabreylemişlerdi.

Ve onların azabına istical etme! Onlar va'dohmdukları aza­bı görecekleri gün, sanki (dünyâda ve berzahta) gündüzün bir sa­ati kadar kaldıklarını zannedeceklerdir.

Bu Kur'ân, Allah Teâlâ'dan insanlara (kâfi1) bir tebliğdir. Helak edilecek başkası değil, ancak Ctâatten çıkmış, öğüt'kabûl et-miyen)   fâsıklardır.

Alûsi tefsirinde: Bu sûrenin âyetleri arasında âyetinin bir hassiyeti vardır, der.

Bir hadis-i şerîfde: «Bir hacet diledin, ve onun is'af olunmasını istedin mi şöyle de.» Duyurulmuştur.  (Taberanî):

«Lâ ilahe illallâhu vahdehü lâ şerike lehüraliyyüî'azîm, lâ ila­he illallâhu vahdehü lâ şerike lehülhaliymülkerîm, bismillâhille-ziy lâ ilahe hüvelhayyülhaîiym, sübhânallâhi rabbirarşii'azîym, elhamdülillâhi rabbirâlemiyn, ke'ennehüm yevme yerevne mâ yû'-adûne' lem yelbesû illâ sâ'aten min nehârin, belâagun fehel yüh-lekü illelkavmülfâsikuûn, allâhümnıe inniy es'elüke mûcebâti rah-metike ve azâime mağfiretike vesselâmete min külli ismin vel ga-niymete min külli birrin velfevze bilcenneti vennecâti minennâr, allâhümme lâ teda' liy zenben illâ gaferteh ve lâ hemmen illâ ferrceteh ve lâ deynen illâ kadeyteh ve lâ hâceten min havâicid-dünyâ vel'âhiretl illâ kadaytehâ birahmetike yâ erhamerrâhimiyn.»[35]



[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/159.

[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/159.

[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/159.

[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/159.

[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/159.

[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/160.

[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/160.

[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/160.

[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/161.

[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/161.

[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/161.

[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/161.

[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/162.

[14] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/162.

[15] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/162.

[16] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/162-163.

[17] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/163-164.

[18] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/164.

[19] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/164.

[20] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/164.

[21] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/164-165.

[22] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/165-166.

[23] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/166.

[24] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/166.

[25] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/166.

[26] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/167.

[27] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/167.

[28] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/167.

[29] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/168.

[30] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/168.

[31] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/168.

[32] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/169.

[33] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/169.

[34] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/169.

[35] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/169-170.