Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

48 - FETİH SÛRESİ - Index Web - 48. Sayfa

48 - FETİH SÛRESİ

 

Medine'de nazil olmuştur, 29 âyettir.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle[1]

 

1 (Muhakkak ki Biz, sana bir feth-i mübinle yardım etsin.)[2]

 

2,3 (Fetih Sûresi, Medenidir. Fakat manâsına değildir. Hicretin altına S-lmda Hudeybrye nüsünde Mekke dışında nazil olduğu içindir ki, Medenî addedil­miştir.

Fetih'den nıurâd:  Hudeybiye sulhu veya Hayber fethi,  yâhûd Mekke fethidir. Veyâhûd fütûhât-ı celîledir.)[3]

 

4  (îmânlarına bir kat daha îmân katsınlar diye, müzminle­rin kalblerine sükûn ve itmi'nân indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Alîah Teâlâ  (halkın mesâlihinde)  Alîm  (tak­dir ve tedbirinde)  Hakün'dir.)

5 (Tâ ki, erkek ve kadın mü'minleri  (dîn ve şerîatte sebat­larına mükâfâten)   orada dâim kalmak üzere,   (ağaçları)   altından ırmaklar akan Cennetlere idhâl etsin. Seyyielerini örtsün. İşte Al­lah Teâlâ indinde, en büyük fevz (necat) budur. )[4]

 

6 (Bir de (Yâ Muhammedi Allah Teâlâ'nın fetih ve mağfi­reti sana) şunun içindir ki, Allah Teâlâ'ya (Resulüne ve mü'minlere yardım etmez diye) fena zanda bulunan erkek ve kadın mü­nafıkları, erkek ve kadın müşrikleri o kötülük dâiresi başlarına dönesileri ta'zîb eylesin. Allah Teâlâ, onlara gazâb ve la'net et­miş ve kendilerine Cehennem azabını hazırlamıştır. O, ne çirkin karargâhtır.)[5]

 

7 (Göklerin yerin mülk saltanak ve bütün orduları Allah Talanındır O. Düşmanlarına intikam Galip ve sun’unda Hakim dir.)[6]

 

8 (Ya Muhammed Biz Senin ümmetinin sözlerine ve fillerine şedattete ve mü’minlere cennetle tebşir ve kafirlere ateşten tahzire göndermiş)[7]

 

9 (Ta, ki, Allah Teala’nın vahdaniyetine ve resülünün nübüvvetine imam ve buna tahviye ve tekvit edersiniz)[8]

 

10 (Muhakkak ki, o sana boyat Sttün lah Tealâ'ya beyat etelerdir  Allah Kün dedir. O hâlde, kim ahdini nakşederse Allah Teâlâ'ya olan ahid (ve beyat) me vefa eyle âlâ, ona pek büyük bir ecir verecektir,)

Âyet-i celüenin nüzul sebebi, biraz sonra izah edeceğimiz Hu-deybiyedeki Rıdvan Beyati'dir.[9]

 

11 (O Bedevilerden geri kalanları  «Seninle birlikte  gitmek­ten bizi mallarımız ve ıyâlimiz alıkoydu. Bu sebeble, bize istiğfar ediver.» diyecekler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söy­lerler.  (Onların kalblerinin i'tizâr ve istiğfardan haberi yoktur.)

Bu Bedeviler, Medine çevresindeki Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşlem, Eşca' kabileleriydi. Resûl-ü Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hudeybiye senesi mahzâ Umre için Mekke'ye git­meye karar verdikleri sırada, Kureyş'in herhangi bir taarruz ve mümanaatı ihtimâline karşı, bu kabilelerin de mâiyyet-i seniyye-lerinde bulunmasını istemişler, fakat bunlar, korkularından, vâki' da'vete icabet etmemiş, i'tizâr eylemişlerdi.

De kis «Allah Teâlâ, size (kati, hezimet, aile veya emvalinize bir musibet veya geri kaldığınız için ukubet etmek gibi) bir ma­zarrat, yâhûd (bil'akis) bir menfaat irâde buyurursa, O'nu meşiy-yet ve kazasından kim menedebilir? Belki Allah Teâîâ, bütün iş­lediklerinizden  haberdârdır.» [10]

 

12 (Hayır siz, Resûlüllah ve mü'minler, artık ebediyyen ai­lelerine dönemiyecek zannettiniz. Bu, kalblerinizde   (Şeytan'm iğ-vâsiyle) tezyin olundu. Kötü zanda bulundunuz ve bu yüzden AI-îah Teâlâ indinde helak edilecek bir kavim oldunuz. )[11]

 

13 (Kim,  Allah  Teâlâ  ve  Resulüne  îmân  etmezse,  muhak­kak Biz, o kâfirler için alevli bir ateş hazırlamışızdir.)[12]

 

14 (Göklerin ve yerin mülkü Allah Teâlâ'nmdır. Dilediğine mağfiret ve dilediğine azâb eder. Allah-ü azîmüşşân, (tevbe edene) Gafur (ve kendisine itaat eyleyene) Rahîm'dir. )[13]

 

15 (O geri kalanlar, ganimetleri almaya gittiğiniz zaman? «Bırakın bizi de sise tâbi' olalım (sizinle birlikte gidelim)» diye­ceklerdir.   (Bu suretle)   kelâmullâhı değiştirmek isteyeceklerdir. )

Bu ganimetler, Hudeybiye'de bulunanlara va'd buyurulan Hayber ganimetleridir ki; Bedeviler, bu va'd-i Bârîyi tağyir etmek istemişlerdi.

Onlara de ki: «Siz, asla Bize tâbi1 olamazsınız. Zîrâ Allah Te­âlâ, bundan evvel (sizler Hayber seferine hazırlanmadan önce) böyle buyurdu.» (Hayber ganimeti Hudeybiye'de bulunanlarındır. Bu ganimette başkalarının nasibi yoktur.

Bunun üzerine: «(Allah Teâlâ bizi, sizinle Hayber'e gitmek­ten menetmiş değildir.) Belki siz (ganimetlere iştirakimizi) kıska­nıyorsunuz.» diyeceklerdir. Hayır, öyle değil! Onlar, pek az anlar kimselerdir.

Bu kavim bir rivayete göre; Cenâb-ı Peygamber'in irtihalin-den sonra Hazret-i Ebû Bekir (R.A.)'in hilâfeti sırasında, irtidâd eden Müseyleme'nin kavmi, Benî Hanîfe ve gayridir. Bunlara karşı «Ya İslâm, ya kılıç» denir. Bunlar hakkında cizye yoktur.

Diğer bir rivayete göre ise, bu kavim, Farslılar, yâhûd Kumlar­dır. Bu takdirde İslâm: «İnkıyâd» ma'nâsmadır. «Onlarla münkâd oluncaya kadar, vuruşursunuz.» demek olur. Zîrâ, bunlar hakkın­da cizye kabul olunur.

İmdi, (onlarla cenk için) itaat ederseniz, Allah, size güzel bir ecir (dünyâda ganimet, Âhirette Cennet) verir. Eğer evvelce (Hudeybiye'de) olduğu gibi yüz çevirecek olursanız, sizi elîm bir azâb ile ta'zib eyler.

Bu âyet-i celîle nazil olunca, cihâd etmekten âciz olanlar: «Bi­zim hâlimiz ne olacak? Biz de azâb olunacak mıyız?» demişlerdi. Buyuruldu ki:[14]

 

17 (Köre, topala ve hastaya (cenkten geri kaldıkları takdir­de)  bir vebal yoktur.)

Kim Allah Teâlâ'ya ve Kesûlüne itaat ederse, Allah Teâlâ onu (ağaçları) altından ırmaklar akan Cennetler'e idhâl eder. her kim de tâatinden yüz çevirirse, onu da elîm bir azaba ta'zîb eyler. [15]

 

18, 19 (Allah Teâlâ, mti'minlerden sana ağacın altında beyat ettikleri zaman cidden hoşnûd olmuştur. Kalblerindeki sıdk ve vefayı bildi de üzerlerine itmi'nân ve sükûn inzal etti. Ve on­ları yakın bir fetih ve zaferle ve elde edecekleri birçok ganimet­lerle  mükâfatlandırdı.  Allah-ü  azîmüşşân,  Azîz'dir,  Hakîm'dir.)

Bu beyat, Hudeybiye'de yapılan «Rıdvan beyati»dir. Yakın za­fer de Hudeybiye dönüşünde Hayber'de kazanılmıştı.              

Hicret-i seniyyenin altıncı yılı Zilka'de'sinde, Resûl-ü Ekrem sallallahû aleyhi ve sellem Efendimiz, bin beş yüz kadar ashâb-ı kirâmiyle ve mûcerred Umre etmek niyyetiyle Mekke'ye hareket etmişlerdi. Muhterem zevceleri Ümnvü Seleme Radiyallahü Anhâ Hazretleri de beraberlerinde idi. Maksadın, sâdece bir ziyaretten ibaret olduğuna delil olmak üzere, ashâb-ı kiramın yanında birer kılıçtan mâada âlât ve edevât-ı harbiye yoktu,

Medînelüerin mîkatı olan Zülhuleyfe'de ihrama girildi. Ve yet­miş kadar kurbanlık deveye nişan konuldu.

Hudeybiye'ye inildiği zaman, Fahr-i Kâinat, Huzâilerden İiı-râş bin Ümeyye - El - Ansâri'yi, Sa'leb adlı devesine bindirerek, Mekke'ye gönderdi. Efendimizin muharebe niyyetinde olmadığını, mahzâ Kâ'be'yi ziyaret ve Umre için geldiğini bildirecekti. Fakat Kureyş, bu sözleri söyleyince, Hırâş'm bindiği deveyi vurmuşlar, kendisini de öldürmek teşebbüsünde bulunmuşlardı. Ancak Ehâ-bîş urbarurun mümânaati ile ölümden kurtulabildi. Ve dönüp key­fiyeti Aleyhissalâtü vesselam Efendimize haber verdi.             

Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem, Kureyş ileri gelenlerine, mak­sadın iyice anlatılması için, Ömer'ül-Farûk CR.A.) Hazretlerini şön-dermek istedi.

Fakat Ömer'ûl-Fârûk, i'tizar etti: «Yâ Resûlaliah! Kureyş, be­nîm kendileri hakkında ne rütbe gayz ve adavetim olduğunu bilirler. Korkarım bana sûîkasdederler. Mekke'de aşiretim de yok ki, beni himaye etsin. Osman bin Affan'ı gönderseniz münâsib olur. O'nun, orada aşiret ve akrabası çoktur. Emirlerinizi, O tebliğ ede­bilir. Kendisinin bir sûîkasde mâruz kalması ihtimâli de yoktur. dedi.

Bu i'tizâr yerindeydi. Zira Kureyş Reisi, Ebû Süfyân'm babası, Harb ibni Ümeyye bin Abd-i Şems ibn Abd-i Menaf ti. Hazreti Os­man'ın babası olan Affan'm babası da Ebül-Âs ibn-i Ümeyye ibn-i Abd-i Şems olduğuna göre, bütün Benî Ümeyye kendisinin amca çocuklarıydı. Bunun üzerine Hazret-i Osman, maksâd-ı Peygambe-riyi izah' etmek üzere Mekke'ye gitti. Kendisini Elban ibn-i Sa'îd Îbriül-Âs karşıladı. Hayvanından indi. Onu bindirdi ve himayesini taahhüd etti.

Hazret-i Zinnûreyn, kolaylıkla keyfiyeti Mekke ileri gelenle­rine anlattı: «İstersen Beyt'i sen tavaf et! Fakat hepinizin üzeri­mize gelip, girmeniz olamaz. Ona, yol yok!» dediler.

Fakat Hazret-i Osman  Resûl-ü Ekrem Salîallahü aley-îıi ve sellem tavaf etmedikçe, ben tavaf edemem.» dedi.

Bunun üzerine, bu cevâbtan dügîr olan Kureyş, Hazret-i Os­man  (R.A.)'ı yanlarında alıkoydular ve göz hapsine aldılar.

Bu sırada Huzâa kabilesi Reisi Büdeyl ibn-i Verka, kavminden bir toplulukla ordu-yi hümâyûna geldi. Huzâa, Tihâme kabîlelerin-dendi. Evvelce bir husûsdan dolayı Beni Haşim ile ittifak etmiş­lerdi. İslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmayı unutmadılar. Resûlullah'a taraftarlık eder, henüz îslâm ile müşerref olmadıkları hâlde, Kureyş hakkında onunla gizlice muhabere ederlerdi.

Binâenaleyh, Büdeyl'in bu gelişi de hayırhâhâne idi. Huzûr-u Nebeviye girdi: «Kureyş'in, Hudeybiye'nin sM tarafında konakla­dıklarını ve hayli hazırlanmış bulunduklarını gördüm. Geri dön­mek niyyetinde değiller. Size, mümanaat etseler gerektir.» dedi.

Resûl-ü Ekrem: «Biz, kimseyle cenk etmek için gelmedik. Mak­sadımız, sâdece Umredir. Kureyş, bundan evvelki muharebelerle zayıf düştü. Harbe mecalleri yoktur. Fakat isterlerse, onlarla mü­târeke akdederim. Bilâhare ne zaman arzu ederlerse, diğerleri gibi bana tâbi1 olurlar. Şâyed imtina edecek olurlarsa, yapayalnız ka­lıncaya kadar kendileriyle harbederim. Artık Cenâb-ı Hak, emri ne ise yerine getirir.» buyurdu.

Büdeyî: «Öyleyse, ben gideyim, bunu Kureyş'e haber vereyim.» dedi. Ve huzûr-u seâdetten ayrıldı.

Kureyş ileri gelenleriyle konuştu: «Ben, o zâtın yanından geli­yorum. Bir söz söylediğini işittim. İsterseniz, onu size arzedeyim. dedi.

îkrîme ibn-i Ebû Cehil gibi sefihler:  «Senin vereceğin habere ihtiyâcımız yok!» dediler.

Urve ibn-i Mes'ûdüsspkafî: «Büdeyl'in sözlerini dinleyiniz. El­verirse tutar, elvermezse atarsınız.» diye tavsiyede bulundu.

Bunun üzerine Hâriş bin Hişâm, Safvân ibn-i Ümeyye, Bü-deyl'e: «Söyle bakalım!» dediler. Büdeyl de Resûl-ü Ekrem'den işit­tiklerini nakletti.

Urve, Büdeyl'm sözlerini dinledikten sonra: «Bana emniyetiniz var mı?» dedi.

«Senden her veçhile eminiz» dediler.

«Bu adam size muhlishâne ve munsîfâne bir yol göstermiş. Bı­rakın beni, bîr de ben kendisiyle konuşayım.» dedi.

Ve Kureyş ileri gelenlerinin muvafakati üzerine ordu-yu hü­mâyûna geldi. Resûl-ü Ekrem'le konuştu.

«Yâ Muhammedi Kureyş ileri gelenleri her veçhile hazırlan­dılar. Ve seni Mekke'ye sokmamak için aralarında ittifak ettiler. Senin yanındaki asker ise, bir derinti kalabalıktan ibaret. Yarın hepsi kaçar seni meydanda yalnız bırakıverir.»  dedi.

Urve'nin bu sözünden Ebû Bekrissıddîk CR.A.) Hazretlerinin canı sıkıldı. Hemen kaşlarını çattı:

«Biz mi dağılıp da Hazret-i Peygamberi yalnız bırakacağız?» dedi. Urve'yi ta'zir ve tekdir etti.

Konuşma esnasında Urve, Arap âdeti veçhile, Resûlüllah sal-lallâhü aleyhi ve sellemin sakalını tutup okşamak istedi. Bu, tazime münâfi bir hareket olmakla beraber, Efendimiz kendisine lü­tuf ve nezâketle muamele etmekteydi.

Bu esnada Mugîre ibn-i Şu'betüssakafî, Resûl-ü Ekrem'in baş ucunda durmaktaydı. Hemen Urve'nin elini itti «Çek elini!» diye­rek amcasına sertlikle muamele etti.

Urve: «Kim, bunu yapan?» diye bakıp da yeğenini görünce: «Bire gaddar! Döktüğün kan lekesini henüz temizledim. Şimdi bu tavır ve hareketin ne?» dedi.

Urve, Mugîre'yi tekdir etti. Fakat Mugîre, sert sözlerle amcası­na karşılık verdi. Bu veçhile söz uzadı. Huzûr-u Nebevi'de haylice mücâdele ettiler.

Hâdise şu idi: Urve ibn-i Mes'ûdüssakafî, Tâif reisiydi. Bir gün birâderzâdesi Muğire, Benî Mâlik'ten Lât puthâne hademesi olan on üç kişiyi öldürmüş ve bu sebeble Benî Mâlik ile Muğîre'nin ka­bilesi arasında derin bir kin ve adavet husule gelmişti. Fakat çok müdebbir ve hatırlı bir adam olan Urve, bu onüç kişinin diyetle­rini vermek suretiyle iki kabileyi birbirleriyle barıştırmış ti. Muğl-re ise, Hendek gazvesinden sonra, Medine-i Münevvere'ye gelmiş ve îslâm ile müşerref olmuştu.

Resûl-ü Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem Urve'ye de Büdeyl'e söylediği gibi, mücerred tavaf için geldiğini ve mütâreke akdede­bileceğim, fakat Kureyş muhalefet ederse, son hadde kadar dövü­şeceğini beyân buyurdu.

Urve: «Yâ Muhammedi Farzedelim ki galebe etmiş ol. Arapta, senden önce, aslını telef edip bitirmiş kimse var mı?» dedi.

Bu konuşma esnasında Urve, ashâb-ı kiramın huzûr-u Nebevi­deki tavır ve hareketlerine de bilhassa dikkat etmişti. Pervane gibi Fahr-i Âlem'in baş ucunda dolaşıyorlar, ne emir buyursa hemen ifâsına çalışıyorlar, kendisine fevkalâde ta'zîm ve ihtiramda bulu­nuyorlardı. Abdest alırken dökülen damlaları alıp yüzlerine, göz­lerine sürüyorlar, bir kılı yere düşecek olsa kapışıp saklıyorlardı.

Nihayet Urve, Kureyş ordusuna döndü: «Ey cemâat! Ben, Kay-ser'i de, Kisrâ'yı da, Necâşî'yi de gördüm. Nice hükümdarlarla ko­nuştum. Vallahi hiç birinin kavminde, Muhammed'e, ashabının et­tiği hürmet ve itaati görmedim. Kolaylıkla dağılacak bir topluluk değildir,»  dedi. Ve kendilerini bir musaleha akdine teşvik etti.

Urbân-ı Ehâbiş'in reisi Huleys: «Hele, ben de bir defa gidip göreyim.» dedi. Kalkıp orduyu hümâyûna gitti. Kâ'be'ye kurban edilmek üzere birçok develerin nişanlanmış olduğunu ve Ashâb-ı kirâm'ın «Lebbeyk» diyerek çağrıştıklarını görünce, hemen Kureyş'in yanma avdet etti.

«Böyle Beytullâh'ı ziyaret için gelmiş olan bir topluluk, nasıl menolunabilir? Vâkıâ biz, sizinle müttefikiz. Fakat Beytullâh'ı zi­yaret etmek istiyenleri menetmeye müteahhid değiliz.» dedi.

Şikâyet, Kureyş ileri gelenleri, çar nâçâr, musâlehâya rızâ gösterdiler ve murahhas olarak Fusaha-yi Araptan meşhur Sü­heyl ibn-i Amr'ı ordu-yu hümâyuna gönderdiler.

Süheyl, hemen Resûl-ü Ekrem'le konuştu. Ve sulh şartlarını müzâkereye girişti. On sene müddetle tarafların yekdiğerine ta­arruz etmemelerine karar verildi.

Aleyhissalâtü vesselam, Müslümanların hemen Kâ'be'yi tavaf etmelerini teklif etti. Fakat Süheyl: «Bu, şimdi olamaz. Zîrâ Arap kabileleri arasında Mekke'ye cebren girilmiş gibi bir haberin şü~ yûuna sebeb olur. Bu ise, Kureyş'in şan ve i'tibânna halel getirir. Fakat, gelecek sene olabilir.» dedi.

Resûl-ü Ekrem de tavafın gelecek seneye te'hîrini kabul bu­yurdu.

Müteakiben Süheyl, ağır bir şart dermeyân etti: «Sizden biri, bize gelirse reddetmiyelim, fakat bizden size bir adam giderse, İs­lâm'ı kabul etmiş bile olsa, reddedeceksiniz. dedi.

Ashâb-ı kiram, bu teklife hiddetlendiler: «Bu olur şey mi? Müs­lüman olarak bize gelen bir kimseyi biz, nasıl müşriklerin eline teslim ederiz.» dediler.

Fakat Süheyl, ısrar -etti. Bu şarta muvafakat edilmedikçe mu­sâlehâya karar verilemiyeceğini söyledi. Çaresiz Resûl-ü Ekrem, bu şartı da kabul etti.

Ashâb-ı kiram, hayretler içinde kaldı: «Yâ Resûlallah! Bu şartı da yazdıracak mısın?» dediler.

Resûl-ü Ekrem: «Evet, bizden onlara gidenleri Allah, bizden ırak etsin. Onlardan bize gelenler için ise, Cenâb-ı Hak elbette bir çâre yaratır.» buyurdu,

Medine çevresindeki kabileler de Hacc ve tavaf niyyetiyle, or­duyu hümâyûnla birlikte gelmiş olsaydılar, Kureyş'in gözünü yıl­dıracak bir topluluk meydana gelebilirdi. Fakat onlar, korkup gel­memişlerdi. Müslümanlar adetçe az ve Hacc niyyetiyle çıkmış ol­dukları için mücehhez değildiler. Kureyş ise, kuvvetli ve müceh­hezdi. Mekke civarındaki kabileler de kendilerine iltihâk ettikleri için, Müslümanlara nazaran kuvvetleri kat kat üstündü.  Filhaki­ka  Müslümanların  nusret-i  ilâhiyye   ile  muzaffer   olmaları,   me1-înûl ise de, taraflardan    birçok telefat vuku' bulacaktı. Mekke-i Mükerreme'ye harben girilecek,     Harem-i Şerife  çaresiz hürmet­sizlik edilmiş olacaktı. Bu ise, irâde-i ilâhiyyeye mugayirdi.

Bir de, Mekke'de îslâmını izhâr edemeyip de canı gibi îmânı da içlerinde saklı birçok zayıf Müslümanlar vardı. Bu kargaşa­lıkta, onların da bilinmeyerek telef olmaları muhtemeldi. Kaldı ki, Kureyş üeri gelenlerinden henüz îmâna gelmemiş nice kimselerin, yakın bir âtide îmâna gelip de İslâmiyete pek büyük hizmetler et­meleri ve hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadder idi.

Bundan başka musâîeha, kan dokülmeksizin İslâm'ın intişârı­na da yardım etmiş olacaktı. Sulh içinde birçok kabileler, İslâm Dininin güzellik ve ulviyyetini görerek İslâmiyet'e meyletmiş bu­lunacaklardı. Binâenaleyh her ne veçhile olursa olsun, Kureyş'le bir anlaşmaya  varmak,  akıl ve hikmetin  gösterdiği  yoldu.

Fakat Ashâb-ı kiram, buralarını gereği gibi düşünemedikle­rinden böyle ağır şartların kabulü, pek güçlerine gitmişti.

Kaldı ki, Aleyhissalâtü vesselam Medine'de iken, rü'yâsmda Ashâb-ı kirâmiyle birlikte Mekke'ye gidip Haccettiklerini görmüş ve ayniyle zuhur edeceğini haber vermişlerdi. Ashâb-ı kiram da rü'yânm hemen bu sene tahakkuk edeceğini zannetmişlerdi. Bi­nâenaleyh Mekke'ye kadar gelip de, Kâ'be'yi tavaf edeceklerinden hiç şübhe etmezlerken, böyle ağır şartlarla bir musâîeha akdedile­rek, geri dönmeye mecbur kalmayı bir türlü hazmedememişlerdi. Az kaldı ki, bir çoğu daire-i itâattan çıkacaktı.

Hattâ Hazret-i Ömer (R.A.), huzûr-u Nebevi'de.- «Sen, Allah'ın Resulü değil misin? Bizim dînimiz hak değil mi? Niçin bu zillet ve hakareti kabul ediyoruz?..»  dedi.

Resûl-ü Ekrem de: «Ben Allah'ın Resulüyüm, fakat O'na âsî olamam. O, benim yardımcımdır.» diye cevâb verdi.

Müteakiben Hazret-i Ömer (R.A.): «Peki, sen bize Beytullah'a varıp da tavaf edeceksiniz demedin mi?» dedi.

Buna karşı da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem: «Evet, dedim. Fakat bu sene demedim. Yine diyorum ki, Mekke'ye girip sa'y ve tavaf edeceksiniz.» buyurdu.

Elhâsıl, yukarıda bildirilen şartlarla, musâlehaya karar ve­rildi. Ve Hazret-i Ali Radıyallâhü anh ve Kerremallahü vecheh, sulhnâmeyi yazmağa me'mûr edildi.

Resûl-ü Ekrem: «îlkin, Bismillâhirrahmanirrahîm yaz!» bu­yurdu.

Süheyl: «Ben, bunu tanımam. Öteden beri yazılageldiği gibi «Bismikâllahümme, yaz,»  dedi.

Âshâb-ı kiram, buna muhalefet etmek istediler. Fakat bu, bir nizâ-ı lâfzi idi. Ma'nâca, iki söz arasında bir fark yoktu.

Resûl-ü Ekrem:  «Bismikâllahümme» yaz buyurdu.

Sonra sulhnâmenin başına: «Muhammedün resûlüllah» yaz­dırdı. Süheyl, buna da i'tirâz etti: «Biz, senin Resûlüllah olduğunu tasdik etseydik, seninle muharebe ve mücâdele etmezdik. Yerine babanın ismini yaz.»  dedi.

Resûlüllah: «Siz, tekzîb etseniz de ben Allah'ın Resulüyüm. Fakat beis yok yâ Ali! Onu boz da îbn-i Abdullah yaz.» diye emretti.

Fakat Hazret-i Ali:  «Ben,    Resûlüllah lâfzını bozamam.»  diye cevâb verdi.

Bunun üzerine, onu mübarek elleriyle Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz bozdu. Ve Muhammed îbn-i Abdullah, diye yazıldı.

Bunu müteâkib, sulhnâmenin on sene müddetle mer'i olacağı, bu sene Müslümanların Kâ'be'yi tavaf etmeksizin geri dönecekle­ri, ancak gelecek sene, üç günden fazla kalmamak kaydiyle tavaf edebilecekleri yazıldı. Buna İslâmiyeti kabul edenlerin reddi mad­desi ilâve olundu. Fakat bu madde, Kureyş'e tahsis olunup diğer kabileler istisna edildi. Kureyş'ten mâada kabileler isterlerse, ahd-ü emân-i Muhammedîye, isterlerse Rureyş'in ahd-ü emânına dâhil  olabileceklerdi.  Muhayyer  bırakılmışlardı.

Bu kabûi olunur olunmaz, Huzâa kabilesi, Cenâb-ı Peygambe-Beni Bekir de Kureyş'in ahdine dâhil olduklarını hemen ilân ettiler.

Nihayet sulhnâme bu şekilde tanzim ve altına Muhacirin, An-sâr ve müşriklerin ileri gelenlerinden şâhid olan kimselerin isim­leri yazıldı.

Henüz musileha akdedilmişti ki, bu sırada pek acı bir hâdise vukua geldi. Süheyl'in oğlu Ebû Cendel, îslâm ile müşerref olduğu için, babası kendisini bağlayıp hapsetmişti. Nasılsa, bu esnada kurtulup firar etmiş, zincirini sürüyerek ve tekbîr getirerek orduyu hümâyûna çıkagelmişti.

Süheyl,  oğlunu görünce Sulhnâme mucibince,  ilk defa siz­den reddini istiyeceğim budur.» dedi.

Her ne kadar: «Şimdi musâlehaya karar verildi. Bu arada ka­çıp kurtulan istisna edilmek lâzım gelir. Bundan sonra gelecek­ler reddolunur.» denildiyse de Süheyl, oğlu kendisine teslim edil­mediği takdirde sulhnâmeyi keenlemyekûn addedeceğini kat'iyet-le ifâde etmesi üzerine ahdin bozulmasına meydan verilmemek mülâhaza siyle Ebû Cendel, babasına teslim ve kendisine: «Sab­ret, yakında Cenâb-ı Hak seni bu beliyyeden kurtarır.» diye teslîye edildi.

Bu esnada ordu-yu hümâyûna avdeti geciken Hazret-i Osman'­ın Küreyş tarafından öldürüldüğü haberi şayi' oldu. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz: «Artık, muharebe etmedikçe geri dönemeyiz.» buyurdu.

îşte o vakit, âyet-i celîlede beyân buyurulan bey'at, «Rıdvan Bey'ati» vuku buldu. Bir münâdi: «Haberiniz olsun ki, Resûlüllaha Rûhülkuds indi ve O'na bey'ati emretti. Hemen çıkın, Allah Teâîâ adına Resulüne bey'at edin.» diye nida etti.

Resûl-ü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, bâdiye ağaçların­dan bir «semüre» ağacının altına oturdu. Ve bütün Ashâb-ı kiram, ölünceye kadar sebat etmek ve asla firar etmemek üzere bey'at ettiler. Yalnız Cedd ibn-i Kays, devesinin arkasına saklandı. Bey'­at etmedi.

Müteakiben Fahr-i Âlem: Sağ elini, sol elinin üzerine koydu: «Bu da, Osman'ın bey'atidir.» dedi ve Ashâb-ı kirâm'a: «Siz bugün, yeryüzü sâkinlerinin en bahtiyarısınız.» buyurdu.

Ehl-i İslâm'ın bu bey'ati, Kureyş'e korku ve dehşet verdi. He­men Hazret-i Osman'ı orduyu hümâyûna gönderdiler. Diğer ta­raftan Süheyl de nezd-i nebeviden ayrıldı. Ve musâlehayı ilân et­ti. Böylelikle Hudeybiye seferi, akdedilen bir musâleha ile son bul­muş oldu.

Resûl-ü Ekrem, bulundukları mevkide kurbanlık devesini kes­ti. Başını tıraş etti. Ashâb-ı kiram da kendilerine tebâiyet ettiler. Gerçi Mekke'ye girip de sa'yü tavaf edemediklerine mahzun olmuşlarsa da, o esnada esen bir rüzgâr saçlarını Harem-i Şerife götürdü. Bununla memnun ve müteselli oldular.[16]

 

20 (Allah Teâlâ, size birçok ganimetler va'd buyurdu. Onla­rı alacaksınız. (Hayber'deki) bu ganâimi de size ta'cîl etti. Ve siz­den halkın ellerini çekti.)

Bunlar, Hayberlilerin müttefiki Esed ve Gatafan kabileleriydi. Yardımda bulunmak istemişler,  fakat korkup  kaçmışlardı.Diğer bir rivayete göre; elleri çekilen Mekke müşrikleriydi. Hudeybiye musâlahasiyle mukavemetleri kırılmıştı.

Tâ ki mü'minlere bir âyet olsun ve sizi doğru bir yola (te­vekkül yoluna)  çıkarsın.

Hayber, Medine'nin Şam cihetinde ve Medine'ye dört konak mesafede büyük bir şehirdi. Etrafında müteaddid kaleler ve pek çok hurmalıklar ve ekin tarlaları vardı.

Resûl-ü Ekrem, Hudeybiye'den avdet ettikten yirmi gün kadar sonra, Hicretin yedinci senesi Muharrem'inde, bin dört yüz piyade ve iki yüz süvari ile Hayberi muhasara etmiş ve muhasara on gün­den ziyâde sürmüştü. Nihayet Hayber teslim olmaya mecbur kal­mıştı. Bu muharebede Hazret-i Ali (R.A.)'nin fevkalâde şecaat ve kahramanlığı görülmüştü. Hattâ bir kale kapısını koparıp, kalkan gibi kullandığı söylenir. Pek çok ganimet alındı ve Âl-i Hakıykm burada saklı definesi bulundu. Yalnız bu defineden çıkan mücevherat, onbin altın de­ğerindeydi.[17]

 

21 (Allah Teâlâ, size henüz güç yetiremediğiniz başka gani­metler de va'detti. Allah Teâlâ, onları  (ilmiyle)  kuşatmıştır,(isti­lâ etmiş, onlara da muzaffer olmanızı takdir buyurmuştur.) Allah-ü azimüşşân, her şeye Kaadir'dir. ) Bu ganimetler:  Huneyn Gazvesinde  Hevâzin ganimetleri,  yâhûd Fars ve Rûm ganimetleridir.[18]

 

22 (Şâyed o küfredenler, sizinle  (sulh olmayıp da Hudeybiye'de) cenk etselerdi, muhakkak (münhezim olacaklar)  arkalarını dönecek (firar edecek) lerdi. Sonra da ne bir veliyy ve ne bir yar­dımcı bulamıyacaklardı. )[19]

 

23 (Yâ Muhammed!) Allah Teâlâ'nm öteden beri cereyan edegelen sünneti budur. (Peygamberlerini düşmanlarına gaalib kıl­mak âdetidir). Sen, Allah Teâlâ'nm sünnetinde asla değişiklik bu­lamazsın; [20]

 

24 (Sizi, onların üzerine gaaîib kıldıktan sonra, batn-ı Mek­ke'de (Mekke fethinde veya Hudeybiye'de)  onların elini sizden, si­zin elinizi onlardan çeken O'dur. Allah-ü azîmüşşân, bütün yaptık­larınızı görür. )[21]

 

25 (Onlar, o kâfirlerdir ki, sizi Mescidi Harâm'a girmekten (Beyt-i Şerifi tavaftan)   ve kurbanlarınızı mahallinde boğazlama­dan alıkoydular. )

Şâyed aralarında henüz tanımadığınız mü'min erkekler ve kadınlar olup da, onları, bilmeksizin, helak etmekle bu yüzden üzerinize bir günâh isabet edecek olmasaydı (Allah Teâlâ, elleri­nizi onlardan çekmezdi.) 

Allah-ü azîmüşşân (bunu), dilediğini rahmetine idhâl etmek için (böyle yaptı). Eğer mü'minlerle kâfirler birbirlerinden ayırd edilebilselerdi, içlerinden o küfredenleri, muhakkak elim bir azâb la ta'zîb ederdik. [22]

 

26 (Hani o kâfirler, kalblerine o hamiyyeti, o cahılıyyet ha-miyyetini (taassub ve tekebbür gayretini) yerleştirmişlerde Allah Teâlâ ise, Peygamberine ve mü'minlere sekîneti indirdi. Ve onlara. takva kelimesini ilzam buyurdu. Onlar, buna ehakk ve ehildiler. Allah-ü azîmüşşân, her şeyi hakkiyle bilir. )

Yukarıda izah edildiği veçhile, Mekke müşrikleri sulhnâmeye Besmele-i şerife üe Muhammedün Resûlüllah lâfızlarının yazılma­sına rızâ göstermemişlerdi.

Takva sözü: Kelime-i şehâdettir. Veya Besmele-i şerife, veya Muhammedün resûlüllah, yâhûd ahde vefa ve sebatı ihtiyardır. Mü'minler, ona herkesten daha lâyık ve ehildiler.[23]

 

27 (Yemin ederim ki, Allah Teâlâ, Resulüne gösterdiği rüyânın hak olduğunu tasdik etmiştir. İnşâallah  (gelecek yıl)  emniyet içinde kiminiz başını tıraş ettirerek, kiminiz saçlarını kestirip kı­saltarak, kimseâen korkmaksızın Mescid-i Harâm'a girersiniz. Fa­kat Allah Teâlâ, sizin bilmediğinizi (Mekke'ye girişin te'hîrindeki hikmeti) bildi de, daha önce size, yakın bir fethi (Hudeybiye an­laşması veya Hayber fethini)  müyesser kıldı.)[24]

 

28 (O Allah Teâlâ ki, Resulünü, diğer bütün dînlere gaalib kılmak için, hidâyet, tevhîd ve hak dîn Cîslâm Dini) ile gönderdi. (Bu suretle gönderildiğine)   Allah Teâlâ'mn şehâdeti kâfidir. )[25]

 

29 (Muhammed, Allah'ın Resulüdür. O'nunla beraber olan­lar, kâfirlere karşı çok şiddetli, fakat kendi aralarında pek rahim­dirler. Ve sen onları hep rükû ve secde hâlinde görürsün. )

Onlar, Allah Teâlâ'mn dâima fadl ve rızâsını dilerler. Sîmâları, yüzlerindeki secde eserlerinden belli olur.

Bu onların Tevrat'taki vasıflandır. İncil'deki vasıfları da bir ekme benzer ki, ilkin bir filiz çıkarır. Sonra filizleri kuvvetle­nir. Kalınlaşır. Sakı üzerinde dik ve düzgün durur. Bu ekincilerin de hoşlarına gider.

Allah Teâlâ, küffân öfkelendirmek için bu temsili getirdi. Allah-ü azimüşşân, içlerinden îmân edip de sâlih ameller işliyen lere mağfiret ve pek büyük bir ecir va'd buyurmuştur. [26]



[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/181.

[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/181.

[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/181-182.

[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/182.

[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/182.

[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/182.

[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/183.

[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/183.

[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/183.

[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/183-184

[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/184.

[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/184.

[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/184.

[14] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/185-186.

[15] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/186.

[16] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/187-194.

[17] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/194-195.

[18] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/195.

[19] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/195.

[20] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/196.

[21] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/196.

[22] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/193.

[23] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/197.

[24] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/197-198.

[25] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/198.

[26] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/198.