58 - MÜCÂDİLE SÛRESİ - Index Web - 58. Sayfa
58 - MÜCÂDİLE SÛRESİ
Medine'de nazil olmuştur, 22 âyettir.
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle[1]
1 (Allah Teâlâ, kocası hakkında, seninle mücâdele eden, ve Allah'a şikâyette bulunan o kadının sözlerini işitti.)
Allah Teâlâ (esasen) ikinizin sözlerini duyuyordu. Şübhe yok ki, Allah-ü azimüşşân, her şeyi görür ve işitir. Sûre-i celilenin Atâ'-ya göre, ilk on âyeti Medenî, mütebakisi Mekki'dir. Kaadî Beyzâvî ise, aksine olarak, ilk on âyetin Mekkî, mütebakisinin Medenî olduğunu kaydeder.
Sûre-i celîleye «Kad Semiğ» veya «Zihâr» sûresi de denilir. «Mücâdele» olarak da okunabilir.
İlk dört âyetin Ensâr'dan Evs İbn-i Sâmit'in zevcesi Havle bin-i Salebe hakkında nâzü olduğu mervîdir.
Evs ibn-i Sâmit ki Ubâde ibn-i Sâmit'in biraderi idi ih-! Uyarlamış, titizlenmişti. Bir gün, karısı kendisinden bir şey istediJ O da, öfkelendi, karışma. «Sen bana ananım zahrı gibisin.» deyi verdi.
Buna" «Zihâr» denilir. CâhiUyyet örfüne göre, bir kimse, karısına bu sözü söylerse, artık o, kendisine haram olurdu. Bir daha da alamazdı. Hâdise, İslâm'da ilk Zıhârdır.
Çok geçmeden Evs, söylediğine pişman oldu. Karısını çağırdı. Fakat Havle, imtina etti.
«Canım elinde olan Rabbime yemîn ederim ki, sen o sözü söyledikten sonra, Allah ve Resulü hükmünü verinceye kadar, yanı? ma gelemezsin. Git, Resûlüllah'a danış.» dedi.
Fakat Evs: «Ben utanırım. Resûlüllah'a, bunu soramam.» dedi. Kadın: «Öyleyse, ben gider sorarım.» diyerek hâne-i seâdete gitti.
«Yâ Resûlüllah!» dedi. «Evs, beni tezevvüc ettiği zaman gençtim. Mergubtum. Vaktâ ki yaşım ilerledi, birçok evlâdı oldu, şimdi beni anası gibi kıldı. Kimsesiz bırakıverdi. Eğer bana bir ruhsat bulur da, beni yine onunla geçindirirsen, bildir, Yâ Resûlal-lah!»
Aleyhissalâtü vesselam: «Ben, şimdiye kadar bu hususta bir şeyle emrolunmadım. Re'yim haram olmuşsun,» buyurdu.
Havle: «Vallahi, talâk zikretmedi.» dedi.
Resûlüllah: «Haram olmuşsun.» dedi.
Havle: «Kurbanın olayım nazar buyur Yâ Nebiyyallah!» dedi.
Ve bu husûsda Resûlüîlah ile defe'âtle mücâdele etti. Sonra Cenâb-ı Hakk'a şekva eyledi:
«Allahım! Yalnızlığınım şiddetinden, ve bana çok zor gelecek olan ayrılık acısından sana şikâyet ederim. Küçük çocuklarım var. Onları ona bıraksam zây'i olacaklar. Kendime alsam, aç kalacaklar.» diye ağladı,
Başını göğe kaldırdı: «Allah'ım Sana şikâyet ederim. Allah'ımı! Peygamberinin Usanma bir vahiy indir,» diye niyaz eyledi.
Henüz huzûr-u seâdetten ayrılmamıştı ki Kur'ân nazil öldü-Vahyin şiddeti açıldıktan sonra, Resûlüllah:
«Müjde yâ Havle!» buyurdu. Ve: den kadar okudu.
Bunun üzerine Aleyhissalâtü ves'selânı, Evs ibn-i Sâmit'i çağırttı:
«O yaptığın yemin ile muradın ne idi?» buyurdu. Evs: «Onun keffâreti var mı?» eledi.
Aleyhissalâtü vesselam: «Bir rakabe âzâdetmeye gücün yeter mi?» diye sordu.
Evs: «Hayır, Yâ Resûlallah!» diye cevâb verdi. «Ona gücüm yetmez, malımın hepsi gider. Rakabe pahalıdır, benim ise malım az.»
«Ona gücün yetmezse, iki ay sırasiyle oruç tutabilir misin?» «Hayır, vallahi ben günde üç kere yemezsem gözümün feri kaçar.»
«O hâlde altmış yoksul doyurabilir misin?»
«Hayır Yâ Resûlallah! Meğer ki bana yardım buyurasınız.»
Bunun üzerine Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz: «Ben, sana on beş sâ' yardım ederim ve bereketine duâ eylerim.» buyurdu.
Bu suretle karı-kocanın aralarını düzeltti.
Hazret-i Âişe (R. Anhâ.) der ki: «Ne büyüktür o işitmesi; seslerin hepsini ihata buyuran Allah tebâreke ve teâlâ, ki kadın Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerine çok yavaş, fıs fıs konuşuyordu. Ben yanlarında iken sözlerinin ancak bir kısmını işitebiliyordum. Birçoğunu işitmiyordum. Resûlüllah'a zevcinden şikâyet ediyor: «Yâ Resûlallah! Gençliğimi yedi, karnım ona açıldı tona çocuk doğurdum). Fakat yaşım ilerleyip çocuktan kesildiğim zaman bana zıhâr yaptı. Allah'ım, sana şikâyet ediyorum.» diyordu. Nihayet yerinden ayrılmadan
âyeti nazil oldu.
Hazret-i Ömer (R.A.), Havle yanma geldiği vakit, O'na ikram ederdi. «Allah Teâlâ, O'nu dinledi.» derdi.
Rivayet edildiğine göre bir gün, Ömer (R.A.), mâiyetindeki-lerle birlikte giderken, Havle, durmasını istedi. Hazret-i Ömer de durdu. O'na yaklaştı. Elini omuzuna koydu. Ve O'nu dikkat ve i'tinâ ile dinledi.
Hacetini söyleyip de kadın ayrıldıktan sonra, içlerinden biri:
«Yâ Emîrelmü'minîn! Şu koca karının karşısında Kureyş ricalini beklettin.» dedi.
Hazret-i Ömer: «Yazık sana! Kim o biliyor musun. Bu, o kadındır ki Allah Teâlâ yedi göğün üstünde O'nun şikâyetini dinledi. Bu, Havle bint-i Sa'lebe'dir. Vallahi geceye kadar gitmeseydi, o hâ çetini bitirmeden ayrılmazdım.» buyurdu.
Bu rivayetlerden şu anlaşılır ki: Neshedümedikçe örf ve âdet mu'teberdir. Zıhâr hakkında henüz bir hüküm nazil olmadığı için, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, örf ve âdete uyarak kadına: «Haram olmuşsun.» buyurmuştur. Bu i'tibârladır ki «Âdet, muhkemdir.» kaziyyesi Fıkıhda bir kâide-i külliye ittihâz olunmuştur.
Yukarıda da işaret edildiği veçhile, zıhâr, İslâm'dan evvel, Arap örfünde kafi bir hürmet ifâde ediyordu. Kur'ân, zıhâr olmak üzere söylenen sözün İslâm'a yakışmaz bir hareket olduğunu ve binâenaleyh, evvel emirde ondan kaçınılmak lâzım geldiğini, maa-mafih, söylenildiği takdirde de, hiç hükümsüz kalmayıp yine hür-| met ifâde edeceğini ve ancak keffâretle telâfi edilebileceğini be yân buyurmuştur. Buna göre, mezkûr örf kısmen ibkâ, kısmen nesr ile tâdil edilmiş, bu suretle çirkin âdetlerin ıslâhı lüzumu gösterilmiştir.[2]
2 (İçinizden zevcelerine zıhâr yapanların zevceleri, hakikat] te onların anaları değildir. Belki anaları, ancak onları doğurandır! O hâlde zıhâr edenler, çirkin ve yalan söz söyler. Şübhe yok kiŞ Allah Teâlâ (zıhârdan tevbe edenleri) afîv ve (keffâretle günâhını) mağfiret eyler.)[3]
3 (Zevcelerine zıhâr edip de, sonra o sözlerinden dönecek olanlar için, vâcib olan birbirleriyle temas etmeden önce bir köle âzadetmektir. Bu hüküm, (bir daha böyle çirkin bir söz telâffuz etmemeniz için) bir öğüttür. Allah-ü azîmüşşân, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. )
Zıhârm sureti: Bir kimsenin karısına: «Sen, bana anamın sırtı gibisin!» demesi, yâhûd onu, anasının bakılması kendisine haram olan bir uzvuna benzetmesi ile olur. Meselâ karısına: «Sen, bana anamın karnı» veya «uyluğu» yâhûd «ferci gibisin» derse, zıhâr yapmış olur. Başka bir uzvuna benzetmekle zıhâr yapmış olmaz. Keza «Sen, bana anam gibisin.» diyerek bununla hürmet ve ikram kasdederse yine zıhâr yapmış olmaz. Karısını, ninesine veya nikâhı haiâm olan kız kardeşi, halası, teyzesi gibi bir akrabasına benzetirse, yme zıhâr yapmış olur.
Zıhârın hükmü; keffâret verinceye kadar karısı ile cimâm haram olmasıdır.[4]
4 (Kim köle bulamaz (veya köle âzâdma kaadir olmaz) sabirbiriyle temas etmeden önce iki ay aralıksız oruç tutsun! (İhtiyarlık ve hastalık gibi bir özürle) buna da güç yetiremezse, altmış yoksulu doyursun. Bu beyân olunan, Allah Teâlâ ve Resulüne îmân etmeniz (şerâyi-i İslâmiyeyi kabul ve câhiliyyet âdetlerini terk eylemeniz) içindir. Bu hükümler, Allah Teâlâ'nm ta'yîn buyurduğu hadlerdir. (Ki tecâvüz etmek olmaz.) Muhakkak ki (bunları tanımayıp tecâvüz eden) kâfirler için (Âhirette) elim bir azâb vardır.)[5]
5 (Allah Teâlâ ve Resulüne (emir ve nehyinde) muhalefet edenler, (düşmanlık gösterenler) tıpkı kendilerinden öncekilerin olduğu gibi, nâr ve zelîl helak olurlar. Halbuki Biz (o Peygamberin sıdkına ve getirdiğinin sıhhatine delâlet eder) apaçık âyetler inzal ettik. (Âyetlerimizi inkâr eden) kâfirler için rüsvây edici bir azâb vardır.)[6]
6 (O gün ki, Allah Teâlâ onların hepsini (kabirlerinden) ba'sedecek ve (dünyâda hayır ve şer) işlediklerini haber verecektir. Onlar unutmuşlarsa da, Allah Teâlâ, onları bir bir saymıştır. Allah-ü azîmüşşân, her şeye şâhiddir. (Her şeyi bilir, ondan hiçbir şey kaybolmaz.) [7]
7 (Yâ Muhammed!) Görmez misin ki, Allah Teâlâ göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Üç kişi gizli konuşmaz ki, mutlaka O, dördüncüleri olmasın. Beş kişi olmaz ki, mutlaka altıncıları O olmasın. Ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, bundan daha az veya çok olsalar da, Allah Teâlâ onlarla beraberdir. Sonra da Kıyamet Günü bütün yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şübhe yok ki, Allah-ü azîmüşşân, her şeyi hakkıyle bilir. ]
Rivayet edildiğine göre, Rabî'a bin Amr, kardeşi Habib, Saf-van 'ibn-ı Ümeyye, üçü bir gün gizlice konuşuyorlardı. İçlerinden biri: «Allah, bizim söylediklerimizi bilir mi dersin?» dedi. Diğeri: «Ba'zısmı bilir, ba'zısını bilmez.» dedi. Üçüncüsü: «Ba'zısını bilirse, o hâlde hepsini bilir.» dedi.
Âyet-i celîlenin nüzul sebebi, bu olmuştur. [8]
8 (Bakmaz mısın o kimselere ki, birbirleriyle gizli konuşmaktan nehyolunduktan sonra, o nehyolunduklarma avdet edip, yine gizli gizli (günahkârlığı, mü'nıinlere) düşmanlığı, ve Resûlüllah'a isyanı konuşurlar.)
Ve senin yanma geldikleri zaman, Allah Teâlâ'mn sana ta-hıyyet etmediği şeyle tahıyyet ederler.
Tahıyyet: Selâm'dır. Resûlüllah: «Esselâmü aleyke yâ Resûlal-lah», «Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah,» «Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahnıetullahi ve berekâtüh» gibi selâmlarla selâmlanır. Allah Teâlâ da, Peygamberini: «Ve selâmün alâ ibâdi hilleziynastafâ», «Ve selâmün alelmürseliyn.», «Yâ eyyühelleziyne âmenû sallû aleyhi sellimû teslimâ.» gibi salât ve selâm ile tahıy-yetde bulunmuştur.
Yahudiler huzûr-u seâdete geldikleri zaman: «Esselâmü aleyk (Sana selâm olsun) yerine: «Essâmü aleyk (Sana ölüm olsun» derlerdi. Aleyhissâlâtü vesselam da sadece «Aleyküm» (Size olsun», diye cevâb verirdi. Essâm, ölüm demektir.
Ve aralarında: «Şâyed (Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem Peygamber olsa,) Allah Ttâlâ, bu sözlerimizden dolayı, bize azâb etmez iniydi?» derler. Onlara, girecekleri Cehennem kifayet eder. O, ne çirkin mekândır.[9]
9 (Ey îmân edenler. Birbirinizle gizli konuşacağınız zaman (münafıklar gibi) günâhı, düşmanlığı ve Resûlüllah'a ısyâm konuşmayın. Belki (mü'minlere) hayrı ve (Resûlüllah'a isyandan) it-tikâyı konuşun! Allah Teâlâ'dan korkun ki (ölümünüzden sonra) O'na haşrolunac aksınız.)[10]
10 (O gizli konuşmalar (fiskos) sırf Şeytandandır. (Onu, o, tezyin eder). Tâ ki mü'minlere hüzün versin. Halbuki o, Allah Teâlâ'mn izni olmadıkça, mü'minlere bir şey zarar etmez. Artık (mü'-minlerî Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler.)[11]
11 (Ey îmân edenler! Size bir mecliste (namaz, zikir, tilâvet meclislerinde) yer verin, denildiği zaman, yer verin ki, Allah Teâlâ da (karşılığında) size (rızkınıza, kabirde. Cennette yerinize ve kalbinize) genişlik versin.)
Ve (namaz gibi, cihâd gibi şeylerde ve hayırlı işlerde) kalkın denildiği zaman (inkıyâdedip kalkın). Allah Teâlâ içinizden îmân ve tâatte olanların derecelerini yükseltir. Ve bilhassa, kendilerine ilim verilenlerin (ilimleriyle âmil olan âlimlerin) derecelerini artırır. Allah Teâlâ, bütün a'mâlinizden haberdârdır.
Bir hadis-i şerifde:
«Âlimin âbid üzerine fazlı, kamerin bedir gecesi, yıldızlar üzerine olan fazlı gibidir.» buyurulmuştur.[12]
12 (Ey îmân edenler! Peygamberle gizlice konuşmak istediğiniz zaman» konuşmazdan önce (fakirlere) tasadduk edin! Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyed tasadduk edecek bir şey bulamazsanız, şübhe yok kii Allah-ü azîmüşşân, Gafûr'dur, Rahîm'dir.)
Bu âyet-i kerime, Resûlüllah'm meclisinde zât-ı risâletine husûsî ve mahrem konuşmak suretiyle, bir şey arzetmek istiyenler hakkında nazil olmuştur.
İbn-i Abbâs (R.A.): «Ba'zı kimseler, Resûlüllah'm meclisinde, kendilerini göstermek için Fahr-i Kâinat'a lüzumlu lüzumsuz, üstelik husûsî olarak bir şeyler arzetmeye kalkıyor ve bu gittikçe çoğalıyordu. Aleyhissalâtü vesselam da, lütuf ve semâhatinden, hiçbirini reddetmiyorlardı. Âyet-i kerîme bu sebeble nazil oldu.» der.
Katâde de: «Zenginler huzûr-u Nebeviye geliyorlar, sık sık mü-nâcâtta bulunarak, mecliste fakirlere galebe ediyorlardı. Aleyhissalâtü vesselam ise, bunların çok oturmalarından ve fısıl d aş m aya kalkışmalarından sıkılıyordu. Bu âyet nazil oldu.» diyor.
Bu hüküm, aşağıdaki âyetle neshedilmiştir.[13]
13 (Gizli konuşmazdan önce, vereceğiniz sadakalar size korku ve meşakkat mi verdi? Mademki yapmadınız, Allah Teâlâ da, sîze tevbe lütfetti. (Kusurunuzu afiv, ve tasaddukta bulunmaksızın Peygambere, münâcâtta bulunmanıza ruhsat verdi).
Sadaka emrolunduktan sonra, gizlice konuşmak hevesinde olanlar pek azalmıştı. Hele hasis olanlar artık bir şey soramaz olmuşlardı.
Hz. Ali (R.A.) şöyle demiştir: «Kur'ân'da bir âyet vardır ki, onunla benden başka kimse amel etmemiştir. Benim bir dinarım vardı. Ne zaman Peygamber (S.A.V.) ile gizli görüşmek istedim-se, bir dirhem tesadduk ettim. Böylece o dînârı bitirdim.» Hz. Ali'nin bu sözü, diğer eshâb-ı kirâm'a ta'nla dil uzatmaya ruhsat vermez. Zira ihtimâldir ki, kurban vâcib olan bu müddet zarfında zenginlerden kimse Peygamber (S.A.V.) ile gizli konuşmamıştır.
Rivayete göre; âyetin hükmü ancak on gün, bir kavle göre bir saat devam etmiştir.
İmdi (buna karşılık farz olan) namaz ve zekâtı edâ edin! Allah Teâlâ'ya ve Resulüne (emirlerinde ve nehiylerinde) itaat eyleyin! Allah-ü azîmüşşân, bütün a'mâlinizden haberdârdır, [14]
14 (Allah'ın gazabına uğrayan bir kavmi (Yahudileri) dost edinenlere bakmaz mısın? Onlar ne sizden ve ne onlardandır. Bunlar bile bile (Müslümamz diye) yalan yere yemin ederler.)
Âyet-i kerîme, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Yahudileri dost edinirler, Müslümanların esrarını onlara haber verirlerdi.[15]
15 (Allah Teâlâ, onlar için şiddetli bir azâb hazırladı. Zîrâ, kötü amellerinde inâd ve ısrar ettiler.)[16]
16 (Onlar yeminlerini (can ve mallarına) bir siper edindiler de (halkı) Allah yolundan menettiler. Onlar için (Âhirette) rüsvây edici bir azâb vardır.)[17]
17 (Onların malları ve evlâdları, Allah Teâlâ'nm azabından hiçbir şey define müfîd olmaz. Onlar ateşlik ve onda dâimdirler.)[18]
18 (Allah Teâlâ, onların hepsini toplayıp ba'settiği gün, size yemin ettikleri gibi, ona da (biz Müslümamz diye) yemin edecekler ve bu yemînleriyle bir şey kazanırız, bir fayda sağlarız sanırlar, tyi bilin ki, onlar koyu yalancılardır.)[19]
19 (Onların Şeytan üzerlerine istilâ etmiş (dil ve kalblerinde) zikrullah'ı unutturmuştur. Onlar, Şeytanın hizbi (taraftarıdırlar). İyi bilin ki, Şeytanın hizbi, muhakkak hüsrana düşenlerdir.)[20]
20 (Allah Teâlâ ve Resulüne muhalefet (ve düşmanlık) edenler, en ziyâde zillete uğrayanlar içinde (Allah Teâlâ'nın rüsvây ettiği kimselerle birlikte Cehennem'in en aşağı derekelerinde) dirler.)[21]
21 (Allah Teâlâ (Levh-i Mahfûz'da): «Celâlim hakkı için Ben ve" Resullerim, her hâlde, hüccetle gaalibleriz.» yazmıştır. Şübhe yok ki Allah Teâlâ, (Enbiyâsına nusreti) kavı ve yegâne gaalibdir) [22]
22 (Allah Teâlâ'ya ve Âhiret'e îmân eden hiçbir kavmi, Allah Teâlâ ve Resulüne muhalefet edenlerle, velev babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretlerinden de olsalar, dostluk eder bulamazsın. (Belki adavet ve mukâtele eder görürsün.)
Ebu Ubeyde bin Cerrah (R.A.), Uhud'da babası Abdullah'ı öldürmüştü. Ebû Bekrissıddîk (R.A.) Bedir'de oğlu Abdurrahman'a karşı çıkmak istemiş, fakat Resûlüllah. sallallahü aleyhi ve sellem mâni' olmuştu. Mus'ab bin Umeyr (R.A.) da Uhud'da kardeşi Ubeyd'i katletmişti. Ömer bin Hattâb (R.A.) Bedir'de keza dayısı Âs bin Hişâm bin Mugîre'yi öldürmüştü. Ali bin Ebû Tâlib, Ham-za ve Ebû Ubeyde (R.Anhüm) de yine Bedir'de amcazadeleri Ut-be ve Şeybe bin Rebî'a ve Velid bin Utbe'yi katletmişlerdi.
Onlar öyle kimselerdir ki, Allah Teâlâ kalblerinde îmânı sabit kılmış ve kendilerini, tarafından bir rûh ile te'yîd buyurmuştur. Ve onları (ağaçları) altından ırmaklar akan Cennetlere, orada ebediyyen kalmak üzere, idhâl eyliyecektir. Allah Teâlâ (îmân Ve tâatleri ile) onlardan, onlar da (kerem ve ihsanı ile) Allah Te-âlâ'dan hoşnûd olmuştur. İşte onlar, Allah Teâlâ'nm hizbi (askerleri ve dîninin yardımcılarıdırlar). İyi bilin ki, Allah'ın hizbi, felah bulanlardır. (Dünyâda ve Âhiret'te, hayır ve murada erenler, ancak onlardır).[23]
[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/282.
[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/282-285.
[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/285.
[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/285-286.
[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/286-287.
[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/287.
[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/287.
[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/288.
[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/288.
[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/289.
[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/289.
[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/289-290.
[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/290.
[14] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/291.
[15] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[16] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[17] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[18] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[19] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[20] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[21] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/292.
[22] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/293.
[23] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/293.
İslami Okul Okulların En Önemlisi