66 - TAHRÎM SÛRESİ - Index Web - 66. Sayfa
66 - TAHRÎM SÛRESİ
Medine'de nazil olmuştur, 12-âyettir.
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle[1]
1 (Ey Peygamber; zevcelerinin rızâsını arıyarak, Allah Te-âlârnn sana helâl ettiği şeyi, niçin nefsine haram ediyorsun? Allah Teâlâ, Gafûr'dur, Rahîm'dir.)
Sûre-i celîleye «Müteharrim Sûresi», yâhûd «Lime tüharrimü Sûresi», de denilir.
Sûre-i celîlenin nüzul sebebi: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin, kendilerine yaptıkları bir tahrîm dolayısiyledir.
Hâdise, hulasaten şöyle cereyan etmiştir: Aleyhissalâtü vesse-lâni Efendimiz, zevcelerinden birine bir sır tevdi' etmiş, fakat o, bunu tamamen ketmedememiş, yine zevcât-ı tâhirattan bir baş-kasnıa anlatmıştır. Bundan haberdâr olan Hazret-i Peygamber, sırrını ketmedemediğinden dolayı zevcesine serzenişte bulunmuştur. Fakat bu sefer, ikisi birbirine arka çıkarak, dünya refah ve zînetine'müteallik ba'zı dilekler arzetmişler, diğer zevcât-i tâhiratı da alâkadar eden bir tezahürde bulunmuşlardır.
Bunun üzerine Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, dünyâ hayâtının nazarlarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak ve ailesine bir telızlb dersi vermek, ve binnetice rızâlarım yoklamak üzere] kendilerine helâli, haram eden bir yeminle, mûtâd olan yaşayışın dan ve haremlerinden çekilmişler, Meşrebe denilen selâmlık oda-1 sında bir ay uzleti ihtiyar buyurmuşlardır.
İ'tikâf, sünnet-i seniyyelerinden olduğu için, ilkin bu uzletir. mâhiyeti fark edilememiştir. Fakat bir müddet sonra hâne-i seâ-dette, zevcât-i tâhiratm, Resûlüllah'ı gücendirmiş olmaları endişesiyle mahzun, göz yaşları dökmekte oldukları işitilmiş ve müteâkiben: «Peygamber bütün zevcelerini tatlîk etti.» sözü şayi' |ol-muştur.
Bu hâl, Ashâb-ı kirâm'ı merak ve telâşa düşürmüştür. Bu sıfada Suriye'de Hıristiyan Araplardan Gassanîlerin, Müslümanlarla harbetmek üzere, hazırlandıkları haberi alınmış, her iki hâdiseyi istismara çalışan münafıklar da, efkârı tahyic etmeye başlamışlardır.
Nihayet yirmi dokuzuncu gün, Resûl-ü Ekrem Sallallahü alby-hi vesellem Efendimiz, uzletgâhlarmdan çıkıp hâne-i seâdetlerinş avdet buyurmuşlarda.
İşte sûre-i celîle, bu tahrîm hâdisesi sebebiyle nazil olmuştu
Tirmizî'nin rivayetine göre: Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: «Şâyed dünyâ hayât ve zînetini istiyorsanız, gelin size talâk hakkınızı vereyim. Ve sîzi güzellikle bırakayım. (Ahzâb sûresi; âyet: 28) âyet-i kerimesi de bu sebeble nazil olmuştur.
Müslim'in bir rivayetine nazaran: [ (Münafıklar) ne zaman emniyet veya korku haberi gelse, hemen ifşa ederler... ] (Nisa sûresi; âyet: 83) âyet-i kerîmesi de keza bu sırada inzal buyurul-muştur.
Bu hâdise hakkında sahih, gayr-i sahih bir takım sözler söylenmiştir. Fakat İmâm Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizi, İbn-i Hıb-bân ve daha başkalanmn sahih senedlerle tahrîc eylemiş olduklarına göre, Hazret-i Ömer'in, İbn-i Abbâs Hazretlerine olan beyânları ve Hazret-i Âişe hadîsleri en sahih rivayetlerdendir.
Ibn-i Abbâs (R.A.) demiştir ki: «Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin zevcelerinden iki kadını ki, Allah Teâlâ haklarında [ Eğer her ikiniz, Allah Teâlâ'ya tevbe ve rücû ederseniz (tevbe-niz kabul olunur.) Zîrâ gerçekden kalbleriniz (Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e vâcib olan muhalasattan) meyletmiştir. Şâyed O'na karşı tezahüre kalkışırsanız, bilin ki Allah Teâlâ, O'-hun Mevlâsıdır. Cibril de, mü'minlerin sulehâsı ve bunların arkasından bütün Melekler de O'na zahirdir. buyurmuştur Hazret-i Ömer'den sormaya hırslanır, dururdum. Tâ ki Ömer, haccetti. Ben de beraberinde idim. Yolun bir yerine, Merri Zahran'a geldiğimizde abdest alıyordu. Ben de ellerine su döküyordum. Bir sırasını getirdimi
Yâ Emîrelmü'minîn! dedim. Nebî sallallahü aleyhi ve sellemin zevcelerinden o iki kadın kimdir, ki Allah azze ve celle haklarında Eğer her ikiniz, Allah Teâlâ'ya tevbe ve rücû' ederseniz Ctevbeniz kabul olunur.) Zîrâ gerçekden kalbleriniz (Resûlüllah sallallahü aleyhi vesellem'e vâcib olan muhalasattan) meyletmişdir. Şâyed Ona karşı tezahüre kalkışırsanız, bilin ki Allah Teâlâ O'nun Mevlâsıdır. Cibril de, mü'minlerin sulehâsı ve bunların arkasından bütün Melekler de O'na zahirdir. buyurmuştur. Aley-hissalâtü vesselâm'a knrşı tezahürde bulunmuşlar.»
«Hafsa ve Âişe'dir.» dedi.
Sonra şöyle anlattı: «Biz,'» dedi. «Ma'şer-i Kureyş, kadınlara galib bulunuyorduk. Medine'ye geldiğimizde bir kavim bulduk ki, onlara galebe ediyordu. Bizim kadınlarımız da onlardan Öğrenmeye başladılar.
Bir gün karıma öfkelendim. Baktım söyleniyor. Mırıldanmasını hoş görmedim. Azarladım.
Benim söylenmemi neye hoş görmüyorsun? dedi. Vallahi, Peygamberin zevceleri bile O'na söyleniyorlar. Ve birisi (kızın) o gün geceye kadar yanma uğramıyor ve bütün gün kendisini öfkeli bırakıyor.» dedi.
«İçimden: Doğrusu onlardan öyle yapan muhakkak haybet ve hüsrana düşer,» dedim.
(Bunun üzerine Hazret-i Ömer kalkmış, kızı Hafsa'ya gitmiş, nasihatte bulunmuştur. Sonra, yakınlığı dolayısıyle Ümm-ü Seleme'ye uğramış, O'na da öğüt vermek istemiş, fakat Ümm-ü Seleme Taaccüû ediyorum sana ey Ibn-i Hattâb! Her şeye girdin de, şimdi Resûlüllah ile zevceleri arasına da mı girmek istiyorsun? demiştir.)
Hazret-i Ömer sözlerine şöyle devam etmiştir: «Evim Avâli'de Benî Ümeyye (İbn-i Zeyd) de idi. Ensâr'dan bir komşum vardı. Re-sûlüllah'a gitmek için nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, vahiy haberini ve sâireyi bana getirirdi. Bir gün de ben iner, öyle ona getirirdim.
O sırada, Gassâniler, bize gaza etmek için atlarını nalhyorlarmış, diye haber alıyorduk. Derken bir gün bu komşum, yatsı vakti, bana geldi. Kendisini görür görmez: «Büyük bir iş oldu» dedi.
Gassâniler mi geldi?» dedim.
Ondan daha büyük! Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sel-lem kadınlarını tatlîk etmiş.» dedi.
İçimden Hafsa hâib-ü haşir oldu, bunun böyle olacağını (esasen) tahmîn ediyordum.» dedim.
Sabah namazını kıldıktan sonra giyindim. Hemen Hafsa'nin yanına gittim. Baktım ki ağlıyor.
Sizi Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem tatlîk mi etti? dedim.
Bilmiyorum, şu Meşrebe'de uzlette,» dedi.
Oraya gittim. Dış kapının eşiğinde Rebah adlı kölesi vardı.»
Ömer için istizan et,», dedim. Huzûr-u risâlete girdi. Çıkınca Senin için söyledim, bir şey demedi, dedi. Bunun üzerine mescide gittim. Minberin etrafında bazı kimseler oturmuş ağlıyorlardı. Yanlarmda bir müddet kaldıktan sonra yine o köle delaletiyle isteğimi tekrar ettim. Köleden yine aynı cevâbı aldım. Mescidde biraz daha bekledim. Yine köleye gittim. îçeri girdi. Çıkınca, keza eskisi gibi; «Senin için bir şey söylemedi,» dedi.
Ben de döndüm, giderken baktım, köle beni çağırıyor:
Gir, sana izin verdi, dedi. Huzuruna girdim:
Yâ Resûlallah! dedim, kadınlarını tatlîk mi ettin?» Hayır!» buyurdu.
Allah ekber!» dedim. «Bizi bilirsin ki, yâ Resûlallah! Biz ma'şer-i Kureyş kadınlara gaalib bulunur bir kavimdik. Sonra Medine'ye geldiğimizde bir kavim bulduk ki, kadınları onlara galebe ediyorlar. Bizim kadınlarımız da onların kadınlarından öğrenmeye başladılar.
Bir gün karıma öfkelendim. Bana karşı söyleniyordu. Hoş görmedim. Azarladım Neye azarlıyorsun, vallahi Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin zevceleri bile ona karşı söyleniyorlar, hem onlardan birisi o gün geceye kadar yanma uğranııyor.» dedi.
Bunun üzerine Hafsa'ya: «Sen, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve selleme karşı söyleniyor musun?» dedim. «Evetl» dedi. «Her birimiz o gün geceye kadar yanına uğramaz.»
«Dedim ki İçinizden her kim öyle yaparsa, muhakkak hâib-ü hâsir olur. Her biriniz kendine Allah'ın, Resulünün gazabından dolayı, gazâb etmiyeceğinden emin mi bulunuyor? Vallahi, bir lâhzada helak olur.»
Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem tebessüm buyurdu,
«Hafsa'ya demiştim ki,» dedim. «Resûlüllah'a karşı söylenme. Ve ondan bir şey isteme. Ne iktizâ ederse bana söyle.»
«Ve sakın, seni arkadaşının güzelliği ve Resûlüllah'ın O'na sevgisi aldatmasın (Âişe'yi kasdediyordu.)»
Resûlüllah, bir daha tebessüm buyurdu. (Ümm-ü Seleme'nüı sözüne geldiğimde de tebessüm buyurdu.)
Sonra kendilerinden müsaade buyurmalarını rica ettim. Baktım ki odada üç şeyden (bir hasır, içi lif dolu meşin bir yastık ve baş ucunda asılı bir posteki) den başka bir şey yok:
Yâ Kesûlallah! dedim, Allah'a duâ et de ümmetine genişlilt versin. O'na ibâdet etmezken Fars ve Rûm'a genişlik vermiş.
Sen şekk içinde misin, yâ İbnel Hattâb! Dünyânın onların ve Âhiret'in bizim olmasına razı olmuyor musun?» buyurdu.
«Kadınlarına küskün olduğundan dolayı, bir ay onların yanlarına girmemeye yemin etmişti. Bu bâbta, Allah Teâlâ kendisine itâb buyurdu.»
Hazret-i Âişe (R. Anhâ.) de şöyle demiştir: «Resûlüllah sal-lallahü aleyhi ve sellem Zeyneb binti Cahş'ın yanında bal şerbeti içer ve bir müddet hücresinde kalırdı. Ben ve Hafsa, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hangimize gelirse: «Megafir mi yedin? Sende megafir kokusu duyuyorum,» diyelim dedik. Hayır! Fakat Zeyneb bint-i Cahş'ın yanında bal şerbeti içtim. Öyleyse bir daha içmem. İşte yemin ettim. Bunu kimseye söyleme.» buyurdu.
Diğer bir rivayete nazaran Hazret-i Âîşe (R. Anhâ.) şöyle buyurmuşlardır: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem tatlıyı ve balı, severdi. İkindi Namazını kılınca kadınlarını dolaşırdı. Derken Haf-sa'nın hücresine girdi. Ve yanında mûtadından daha çok kaldı. Sordum. Denildi ki: Hafsa'ya kavminden bir kadın, bir tulum bal hediye etmiş. O da ResûîüIIah'a ondan şerbet yapıp içirmiş.»
«Ben, her hâlde buna bir şaka yapalım.» dedim. Ve bunu Sev-de'ye anlattım. Ve dedim ki: O, yakında sana gelecektir. Yanma geldiği vakit: Yâ Resûlallah! Megafir mi yedin?» de. O sana: Hayır! diyecektir. O vakit de: Bu koku nedir? de.
«Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem kendisinde koku bulunmasını hiç istemezdi.»
Diyecektir ki: Hafsa, bana bal şerbeti içirdi.
«Sen de O'na O, balın arısı Urfut mu yalamış,» de.
«Ben de öyle diyeceğim. Yâ Safiyye sen de öyle söyle!»
«Hâsılı Sevde'nin hücresine girdiğinde: (Şevde, vallahi yâ Âişe, O, bana söylediğini senden korkuma az daha O, kapıda iken söyleyeyazdım derdi). Yâ Resûlallah! Megafir mi yedin demiş:
Hayır! Buyurmuş O hâlde bu koku ne demiş? Hafsa, bir bal şerbeti içirdi, buyurmuş. O da: Arısı Urfut mu yalamış» demiş.
«Bana geldiği zaman ben de öyle söyledim. Safiyye'ye gittiğinde o da öyle söylemiş.
«Sonra Hafsa'ya gidip de: «Yâ Resûlaîlah! Ondan takdim edeyim mi?» deyince Bana onun lüzumu yok.» buyurmuşlar.
«Şevde Sübhânallah, vallahi ondan, O'nu mahrum ettik yâ Âişe diyordu. Ben de O'na: Sus, sesini çıkarma,» dedim.
Urfut: Arabistan'da talh denilen dikenli meşe veya mugaylân nev'înden bir ağacın ismidir. Sızıntı hâlinde tatlı, fakat fena kokulu bir zamk çıkarır, ki buna megafir denir.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu husûsda daha bir hayli rivayetler vardır.
Bunlardan biri de şudur: Peygamber (S.A.V.) Hz. Hafsa odasında cariyesi Mâriye ile cinsi münâsebette bulunmuş. Hafsa (R. Anhâ) evde yokmuş. Bunu haber alınca, çok müteessir olmuş ve ağlamış. Peygamberimiz (S.A.V.):
«O, benim câriyenıdir. Allah Teâlâ, O'nun cimâmı bana helâl kılmıştır. Ağlama; ve bunu kadınlarımdan kimseye söyleme! Senin hatırın için şimdiden sonra O, bana haram olsun!» demiş.
Bu haram kılma O'nun bir zellesi (hatâsı) idi. Onun için; âyet-de, buna tenbîh buyurulmuş; maamâfîh afvolunduğuna işaret edilmiştir.[2]
2 (Allah Teâlâ, size (keffâretle) yeminlerinizin açılmasını meşru kıldı. Allah Teâlâ (her işinizde), sizin Mevlâ'nızdır ve O, (kullarının mesâlihini) Alîm ve (her umurunda) Hakîm'dir. )[3]
3 (Hani Peygamber, zevcelerinden birine (Hafsa R. Anhâ'-ya) gizli bir söz söylemişti. Vaktâ ki zevcesi, o sözü başkasına {Hazret-i Âîşe'ye) haber verdi. Allah Teâlâ da, bu hâle Peygamberi haberdâr kildi. Peygamber, bunun bir kısmını bildirdi, bir kısmından da sarf-ı zevcet «Bunu, nazar etti. Bu veçhile, bunu kendisine söyleyince o sana kim haber verdi.» dedi. O da; «Onu bana her şeyi bilen, her şeyden haberdâr olan (Allah Teâlâ) haber verdi.» dedi.)
Hz. Hafsa'mn sırrını Hz. Âişe ifŞâ ettiğini Cenâb-ı Hak, Cibril CA.S.) vasıtasıyla. Peygamber (S.A.V.)'e bildirmiştir. O da, bunun bir kısmım Hafsa'ya bildirdikten sonra: «Benim sırrımı niçin gizlemedin?» demiş. Bir kısmını bildirmemiş. Bildirdiği kısım Mâri-ye'yi kendisine haram etmesi; bildirmediği kısım ise; hilâfet mes'-elesi olduğu söylenir. Yâhûd bildirdiği kısım O'na verdiği cezadır; ki kendisini boşamıştır. Hz. Ömer (R.A.), bunu işitince pek mahzun olmuş ve: «Hattâb oğullarında hayır olsa Peygamberimiz (S. A.V.), benim kızımı boşamazdı.» demiştir. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm gelerek Hz. Hafsa'ya müracaat etmesini Peygamberimiz (S.A.V.)'e emretmiştir.
Bir rivayete göre; Resûlüllah (S.A.V.), Hz, Hafsa'yı boşama mıştır. Boşamak istediği vakit Cebrail Aleyhisselâm gelmiş; ve: «O'nu boşama. Çünkü O, çok oruç tutar, namaz kıları Cennet'de senin kadınlarındandır.» demiş; O da vazgeçmiştir.[4]
4 (Eğer her ikiniz, Allah Teâlâ'ya tevbe ve rücû1 ederseniz ttevbeniz kabul olunur.) Zîrâ gerçekten kalbleriniz (Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e vâcib olan muhalasatdan) meyletmiştir. Şâyed O'na karşı tezahüre kalkışırsanız, bilin ki Allah Teâlâ O'nun Mevlâsi'dir. Cibril de, mü'minlerin sulehâsı ve bunların arkasından bütün Melekler de O'na zahirdir. )
Muhâtab Âişe ve Hafsa (R. Anhümâ) dır. [5]
5 (Şâyed O, sizi (isyanınız yüzünden) tatlîk ederse, olur iki Rabbi, O'na size bedel, İslâm'ı ikrar eden, dînlerinde muhlis, namaz kılan (tâatte sebat gösteren), günâhlarına tevbe eden, ibâdet eyliyen (veya Resûlüllah'ın emirlerine boyun eğen), oruç tutan, dul, bekâr, sizden daha hayırlı zevceler verir.)[6]
6 (Ey îmân edenler! (Allah Teâlâ'mn emrine imtisal ve neh-yinden içtinâbla) kendinizi ve (nasihat ve te'dîble) ailenizi o ateşten koruyun, ki yakıtı insanlarla taşlardır. Ona me'mûr çok ha-şîn ve şedîd Melekler vardır, ki Allah Teâlâ'mn emirlerine ısyân etmezler, ve emrolundukları şeyi derakab edâ ederler. )[7]
7 (Ey küfredenler! Bugün i'tizâr etmeyin. Siz, ancak (kötü) amellerinizle cezalanacaksınız.)
Kâfirler, Cehennem'e girerken böyle denilecek, [8]
8 (Ey îmân edenler! Allah Teâlâ'ya (günâhlarınızdan) nasûh bir tevbe ile (sıdk ve ihlâfila, ölünceye, kadar bir
işlememek üzere nefsine öğüt veren tevbekârlar gibi) tevbe edin!
Olur ki Rabbiniz ceîle şânuh, günâhlarınızı örter de sizi (ağaçları) altında ırmaklar akan Cennetlere koyar.
O gün, Allah Teâlâ Peygamberini ve onunla beraber olan mü'minleri rüsvây etmez.
Ateş ve karanlıklar göstererek onları utandırmaz, üzmez.
(Sırat üzerinde o mü'minlerin) nurları önlerinde ve sağlarında yürür. «(Ve münafıkların nurunun söndüğünü gördükleri zaman) Ey Rabbimiz! Nurumuzu sönmekten koru (tamamla ve-baki' kıl) ve bizi mağfiret eyle! Hiç şüphesiz Sen, her şeye kadir sîn.» defler.[9]
9 (Ey Peygamber! Kâfirlerle (kılıçla) ve münafıklarla (rahmet ve vaîdle) cihâd et! Onlara sert davran! Onların mekânları Cehennem'dir, O, ne çirkin karargâhtır. )[10]
10 (Allah Teâlâ, küfredenlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını ıbir misâl küdu İkisi de kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altında idiler. Onlara (nifakla) hıyanet ettiler. Allah'ın azabından, zevçleri o kadınları bir veçhile kurtaramadı. Onlara: «Ateşe girenlerle, siz de girin.» denilecek.)
Nuh Aleyhisselâm'm kansı Vâile, kocasına mecnûndur, derdi. Lût Aleyhisselâmm karısı Vâhile de gelen misafirleri gece ateş yakarak, gündüz duman tüttürerek kavmine haber verirdi. Bu hıyanetleri sebebiyle cezalandılar. Zevçlerinin salâh ve nübüvveti onları gark ve taş azabından kurtaramadı.[11]
11 (Allah Teâlâ, îmân edenlere de, Fir'avn'un karısını bir misâl kıldı. Hani o: «Yâ Rab! Benim için Cennette, nezdinde bir ev yap! Beni Fir'avn'dan ve onun (kötü) amelinden kurtar. Ve bana, o zâlimler güruhundan necat ver.» demişti.)
Fir'avn'un karısı, Müzahim'in kızı Âsiye idi. îmân ettiği öğrenildikten sonra, Fir'avn, kendisini işkence ederek şehîd etmişti. Ellerini ve ayaklarını çiviletmiş Güneş'e bıraktırmış ve büyük bir değirmen taşını göğsüne koydurmuştu.[12]
12 (İmrân'ın kızı Meryem'i de misâl getir! O, ırzını (iffetini) korumuştu. Biz, O'na halk ettiğimiz ruhtan nefhettik. Ve O, Rab-binin kelimelerini ve Kitablarmı tasdik etti de emr-i ilâhiye İtaat edenlerden oldu.)
Bir hadîs'de şöyle buyurulmuştur:
«Erkeklerden çok kimseler kemâle ermiştir. Kadınlardan ise, yalnız dört kişi kemâle ermiştir. Bunlar: Fir'avn'ın karısı Âsiye bint-i Müzâhim, Meryem bint-i İmrân, Hadîce bint-i Huveylid Ve Fâtıme büt-i Muhammed'dir.»[13]
[1] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/336.
[2] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/336-341.
[3] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/341.
[4] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/341-342.
[5] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/343.
[6] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/343.
[7] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/343.
[8] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/343.
[9] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/343-344.
[10] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/344.
[11] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/344.
[12] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/345.
[13] Ahmed Davudoğlu, Kur’an-ı Kerim Meâli Ve Tefsiri Tibyân Tefsîri, Akpınar Yayınları: 4/345.
İslami Okul Okulların En Önemlisi