Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Dini Fırkalar - İslami Bilgiler - Imamzeyd - 5. Sayfa

DİNİ FIRKALAR.. 1

Cebriyye Veya Cehmiyye. 1

b) Kaderiyye. 3

c) Mu'tezile. 5

Mürcie. 8

İMAM ZEYD DÖNEMİNDE FIKIH.. 12

Zeyd Döneminde Medine. 13

YEDİ FAKİHLER.. 17

Said b. Müseyyeb. 18

2- Urve b. Zübeyr. 20

3- Ebu Bekir b. Ubeydurrahman el-Haris. 21

4- Kasım b. Muhammed b. Ebu Bekir. 21

5- Ubeydullah b. Vbeydullah b. Utbe b. Mes'ud. 21

6-Süleyman b. Yesar. 22

7- Harice b. Zeyd b. Sabit. 22

RE'Y VE HADİS. 24

ASRIN DURUMUNUN ÖZETİ. 30

 

 

DİNİ FIRKALAR

 

Cebriyye Veya Cehmiyye

 

121- Müslümanlar, hem sahebe, hem tabiin döneminde kader meselesine, bu mesele­nin insanın yapmak veya yapmamakla yükümlü bulunduğu fiilleri ile bağlantısına, fiil­lerini kendisinin yaratması ve yukarıda işaret ettiğimiz gibi kıyamet gününde yaptıkla­rından sorumlu tutulması açısından insanın Allah Teala'nın iradesi yanında kendi işle-dikleriyle ilgili ifadesinin ve Allah'ın kudreti yanında kendi kudretinin bulunup bulun­madığı konusuna fazla daldılar.

Cebriyye, böyle bir soruya karşılık vererek inasmm kendi fiillerini kendisinin yarat-madağı kendisine nisbet edilen fiileri yapmaya kudretinin bulunmadığını iddia etti. Bu mezhebin temel dayanağı, yapma işini kuldan tamamen alıp Rab Teala'ya nisbet etmek­tir. Allah Sübhanehu ve Teala, kulun fiillerini sadece kendi dilemesine uygun olarak ya­ratır. Nasıl ki "ağaç meyve verdi, su aktı, güneş doğdu, taş yuvarlandı, gökyüzü bulut­landı ve yağmur yağdırdı, yeryüzü nebat bitirdi" ve diğerleri mecazi anlamda söyleni­yorsa, fiiller de kullara bu anlamda nisbet edilir, yine sevap-azap cebri olduğu gibi, mükellef kılınma hususu da cebridir. [1]

Tarihçiler, böyle bir yanlış düşünceyi ortaya atan ilk kimsenin açıklığa kavuşturul-konusuna geniş yer verdiler. Bilinen gerçek şudur ki, bu görüş Sahebe döneminin la Emevi döneminin başında yaygınlık kazanmıştır. Murtaza'nm ei-Munye ve'l , g^lj kitabında rivvayet etmiş olduğu haberde, Abdullah b. Abbas Şam tarafların­daki bir topluluğa bir mektup yazmış ve bu mektupta kendilerini Cebriyyeci düşüncele­rinden dolayı kötülemiştir. Mektubun sonu şöyle gelmektedir: "Ancak sizin içinizden Allah'a iftira edenler çıkar, işlediği suçu Allah'a yükler ve günahlarım açıkça bile bile O'na nisbet eder."

Hasen el-Basri'nin Basra taraflarından bir topluğuğa yönelttiği mektubu bulunduğu söylenir. Aynı şekilde onların Cebriyyeci düşüncelerini kötü karşılamıştır. Bu mektupta şöyle gelmektedir: "Her kim Allah'a, kaza ve kaderine iman etmezse kâfir olur. Ve her kim günahını Rabbine yüklerse küfre gider..."

122- Böylece anlaşılıyor ki, Cebri düşünce hem Şam'da, hem da Irak'ta yaygınlık ka­zanmışsa da, bu fikre ait davetin taraftarlarını sürükleyen açık bir davetçİ bulunmamak­tadır. Böyle bir düşünceye ait davat sancağını, Hicri 2. yüzyılda taşıyan ilk kişinin Ca'd b. Dirhem olduğu söylenmektedir. Ondan da bu mezhebi Cehm b. Safvan ilim olarak al­mıştır. Ca'd b. Dirhem'in bu görüşü daha önce işaret ettiğimiz gibi kendisinin Ebu Ha-şim b. Muhammed b. el- Hanefiyye adına davetçi olduğunu iddia eden Beyan b. Sem'an'dan ladığı ileri sürülür. Böylece anlaşılıyor ki, amacından saptırılmış kötü dü­şünceler tek bir kaynakta toplanıyor ve tek bir amaçtan neş'et ediyordu O da, hakkında şüpheler uyandırmak suretiyle İslam'ın inanç sistemlerini yıkmaktır.

Böyle bir daveti ilk defa yüklenen kişiden söz açmışken; kesinlikle kabul edilen hu­sus şudur ki, Cehm b. Safvan bu mezhebe davetin bayrağını açmış ve Bmevi döneminin çıkardığı güçlükler nedeniyle Nasr b. Seyyar tarafından öldürülünceye değin Horasan'da kendi mezhebine çağıragelmiştir. Taraftarları, H. 4. yüzyıl başlarına doğru Nihavendde varlıklarını sürdürdüler. Hihafet Ebu Mansur Maturidi onlara galip geldi. Ve sonlarını getirdi.

Cehm, insanın fiillerinde mecbur olduğu, hiçbir seçeneğinin bulunmadığı ve rüzga­rın geçiş yönüne giden bir tüy gibi bulunduğu kanısına davet etmekle birlikte, aşağıda birkaçını sıralayacağımız başka görüşlere de sahiptir.

a) Bunlardan birisi, cennet ve cehennemin fani oldukları, ebedi kalacak hiçbir şeyin u unnıadığı Kur'an-ı Kerim'de uzun süre eğleşmek anlamına geldiği iddiasıdır.

b) Yine bu görüşlerden birisi, ona göre imanın marifet anlamında küfrün de Allah a a yi bilmemek anlamında olması, böylece bilinçsiz ve tasdiksiz bir biçimde îslami Çekleri yalnızca bilmenin iman bilmemenin de küfür sayılmasıdır.

c) Bu görülerin diğer birisi de, isimleri sonradan yaratılmış varlıklara da verilebilen ilim, hayal, kelam, semi, basar ve diğerleri gibi sıfatlarla Allah'a sıfat verilmeyeceğidir. Çünkü bu sıfatlar Allah Teala'nin zatına yaratılanlara benzeme şeklinde nitelendirilir. Oysa ki bu sıfatlar, hadis varlıklara verilen isimlerden kat kat yücedir.

d) Kıyamet günü Allah Teala'nın görülmesini nehyyetmiş ve Kur'an'ın mahluk oldu­ğunu söylemiştir.

Fakat Cehm'in kendisiyle meşhur olduğu bu düşünce, Cebriyye adını almıştır. Onun her söylediğine alimler, özellikle de mezhebiyle çelişen diğer mezheplerin alimleri karşı çıktılar. Bu mezheplerden bazıları şunlardır:[2]

 

b) Kaderiyye

 

123- Bunların mezhebi, Cebriyye mezhebinin karşıtıdır. Zira, insanın kendi fiilini halkettiğini ve kesbettiğini ileri sürerler. Abdulkadir el-Bağdadi, bu düşünceyi açıklığa kavuştururken ve bu konuda Mu'tezile ile Cebriyyc'nin birlikteliklerini beyan ederken şöyle diyor: "Bunlar arasında Allah'ın, insanların kesbettiklerini halkatmediği ve hay­vanların amellerinin hiçbirini de yaratmadığı görüşünde olanlar bulunmaktadır. İnsanla­rın kesb eylemelerin kadir varlıklar olduklarını, Allah Azze ve Celle'nin ne insanların ne de gider canlıların kesbleri veya fiilleri konusunda hiçbir takdir ve müdahelesinin bu­lunmadığım ileri sürerler." Bundan dolayı kendilerine "Kaderiyye" adını verilmiştir.[3]

Bu fikir akımını geliştirenler bununla kalmadılar. Aksine ezeli ilim ve ezeli takdir fikrine karşı koydular ve bunun yeni bir dşünce tarzı olduğunu söylediler. İşte bu yenilik Mu'tezile ile aralarını ayırdeden husustur. Nitekim bazı tarihçiler kader düşüncesinden yana olmadıkları halde bunların Kaderiyye ismiyle anılmalarını tuhaf karşıladılar. Lakin muhalifleri olan fırkalar, ağızlarından hiç düşürmedikleri aşağıdaki kaynak habere uy­mak için bu adı onlara yakıştırın ıslardır. Bu da, Nebi (s.a.v)'den rivayet edilen aşağıdaki hadistir: "Kader üzerinde duranlar, bu ümmetin mecusileridirler." Cumhur ulema, bu isimlendirmeyi uygun bulmuşlardır. Geliştirilen bu fikir akımının Basra'da ortaya çıkışı, görüşlerin kısır döngü içine girdiği ve fikirlerin birbirlerini boğazladığı bir ortamda meydana gelmişti. Nitekim Şerh el-Uyun adlı kitapta şöyle geçmektedir: "Kader konu­sunda tartışmayı açan ilk kişinin önce hıristiyan iken müslüman olan ve daha sonra tek­rar hiristiyanlığa dönen Iraklı bir adam olduğu söylenir. Ma'bed el-Cüheri ile Gaylan ed-Dımeşki bu düşünceyi ondan almışlardır."

Bu iki adam, böyle bir düşünceye davette bulunmak ve müdafaasını yapmak için ku­cak açtılar. Böylece Ma'bed el-Cüheri davetini Basra'da yapıyordu. Onu Haccac, Abdur-rahman b. el-Eş'as'a yardımcı olmak amacıyla kıyam edenlerle birlikte öldürdü. Öte yandan Gaylan ed-Dımeşki de mezhebine Şam yörelerinde davette bulunuyordu. Daveti sürekli oldu ve gittikçe güç kazandı. Ömer b. Abdüîaziz halife olunca ona, harfiyyen hakk uymaya davet eden bir mektup gönderdi ve o mektupta şöyle söyledi:

"Ya Ömer. görüyorsun, ama yönelmiyorsun; bakıyorsun fakat bir türlü yönelmiyor yorsun. Ev Ömer, bilesin ki, sen, eski elbiseler ve silinmiş desenler içerisindeki T lam'ı algıladın. Ve ey ölüler arasındaki ölü, tutunacak bir varlık görmüyorsun ki, ona tabi olasın; bir ses duymuyorsun ki ondan yararlanasm. Dillere baskı uygulanmakta. Bid'atlar ortaya çıkmakta. Alim öyle korkutulmuş ki, ağız açamıyor. Cahile bir şey ve-rilr rmiş ki. soru sorsun. Bir bakıyorsun ümmet imamla necat bulmuş, bir da bakıyor­sun imamla helak olmuş. Düşün, sen bir iki imamın hangisisin?

Zira Allah Teala şöyle buyuruyor: "Onların içinden, buyurucumuzla doğru yola ile­ten rehberler tayin etmiştik." (Secde 24) İşte bu. kurtarıcı imamdır. O ve beraberindeki­ler ortak değrler taşırlar. Diğerine gelince; onun hakkında Allah Teala: "Onları, ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir." (Kasas 41) bu­yuruyor. Hiçbir davetçiyi "buyurun cehenneme" derken göremezsin. Zira bu durumda kimse peşindengitmez.

Ancak cehenneme çağıranlar. Allah'a karşı günah işlemeye çağıran kişilerdir. Ey Ömer, sen hiç yaptıklarını kınayan veya kınadıklarını yapan, da verdiği yargıdan dolayı işkence duyan, veyahut da azap duyduğu şeye göre hüküm veren hikmet sahibi kimse gördün mü? Yine insanları zulme ve zulümle muamele etmeye sürükleyen adelet gör­dün mü? Ve yine insanları yalana ve yalanla muamele etmeye sürükleyen doğru insan gördün mi? Artık anlayana sivri sinek saz. anlamayana davul zurna az."

Ömer b. Abdüîaziz onu çağırdı ve kendisene çıkıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Gaylan bir daha bu tarzda konuşma yapmyacağma dair Ömer b. Abdülaziz'e söz vermiştir. Çünkü bu tarz konuşmalar, alevlendirilmesinde hiçbir yarar bulunmayan şüpheleri ayağa kal­dırmaktır.

Yine anlaşıldığına göre Ömer b. Abdüîaziz (r.a)'m Ölümünden sonra oluşturduğu inançtan söz etmeye ve o inanca çağrıda bulunmaya yeniden yönelmiştir. Bu durum, Hi-Şam b. Abdülmelik'in intikam alma duygularım kabarttı. Belki de Hişam bu davranışta Emevilere karşı kindarlık ve aleyhlerinde bir kışkırtma görmüş olacak ki. ortaya koydu­ğu manç sistemi veya bu inanca davetinden dolayı değil, sırf kışkırtıcılığı yüzünden onu

o dürdü. el-Munye ve'l-Emel adlı kitapta şöyle geçmektedir: "Ömer, Gaylan'ı çağırarak ona:

- içinde bulunduğum durumunu yorumlamanı istiyorum. Gaylan: devlete ait malların mübayasını ve mazlumlara hakkını geri verme işini bana ver. evince Ömer de bu görevi ona verdi. Gaylan bu malların mübayasını yaparken Şöyle diyordu:

osun, hıyanet ehlinin mallarına. Koşun, zulmedenlerin mallarına... koşun. Rasu-

lullah (s.a.v)’in ümmetine sıretıni ve sünnetini silemeden halifelik yapanlara.. Bu olay,

Hişam b. Abdülmelik'i kızdırdı ve dedi ki: "Eğer halife olursam vallahi onun ellerini ve ayaklarını keseceğim. Halife olunce da and içtiği şeyi yerine getirdi."

Eğer bu heber doğruysa, Gaylan'ın öldürülmesinin nedeni sadece kendi inanç siste­minin propagandasını yapması değil, Emevi oğullarına karşı intikam duygulan taşıması­dır.

Bu mezhep, Gaylan'ın ölümüyle son bulmadı. Basralılar arasında varlığını sürdürdü. Basrahların bir taifesi nezdinde hayrı aydınlığa, şerri de karanlığa hemleden düalist me-zehebe benzer duruma dönüştü, işte onlar hayır işini Allah'a şer işini de, Allah'ın irade­sine hiçbir pay ayırmayarak aksine O'nun iradesi konusunda inatlaşmaya girerek kendi­lerine nisbette bulundular. Allah, onların söylediklerinden büsbütün uzak ve yücedir.

124- Şüphe yok ki Gaylan harekatı ve kazandığı anlam, Zeyd (r.a) tarafından dikkat­le izleniyordu. Zeyd (r.a) Emevi Devleti yönetimini bir zındıka ve neden olduğu saptır­malara karşı aktif bir politika izlemediğini, ancak uzaktan veya yakından yönetim politi­kasına dokunduğu zaman harekete geçtiğini görüyordu.

Böyle bir durumun Zeyd'de derin izler bıraktığı bir gerçekti. Nitekim Gaylan ed- Di-meşki ehli Beyt'e yardımcı olanlardan sayılmakta ve Murtaza, el-Munye ve'1-Emel adlı eserinde onu bu durum Al-i Beyt'e yardımcı olan Mu'tezile tabakatı arasında saymakta­dır. Belki de bu durum Hişam'ın kendilerine harhangi bir kimsenin dil uzatması veya onlar kılıç kaldırması karşısında sıkı Önlemler aldığı Emeviler hakkında sürüp giden sa­taşmalara ek bir neden teşkil ediyordu.[4]

 

c) Mu'tezile

 

125- Şimdi de görüşlerinin Kaderiyye'ye yakınlığı dolayısıyla Mutezile üzerinde durmamız gerekmektedir. Nitekim zikrettiğimiz gibi Gaylan bunların tabakatı arasında sayılmaktadır. Mu'tezilenin düşünce yapısı her ne kadar Vasıl b. Ata'dan Önce doğmuş olsa bile başlıbaşına bir inanç sistemi olarak bizzat Vasıl b. Ata döneminde billurlaşmış-tır. Vasil'm İmam Zeyd'le buluşması, İslam fırkaları tarihçileinden Şehristani ve diğerle­rinin bakış açısına göre kesinlik kazanmış bir realitedir. Aralarındaki fikri buluşma, tes-bit edilmiş bir durumdur. Dolayısıyle daha sonraki dönemlerde değil de, Vasıl döne­mindeki Mutezile görüşlerini tanıtmak zorundayız.

Vasıl b. Ata ile İmam zeyd aynı çağda yaşadıkları için sık sık bir araya gelmişlerdir. İkisi de hicreti nebevinin 80. senesi dolaylarında dünyaya gelmişlerdir. Şehadet mer-teesi, diğer Ehli-Beyt fertlerinde olduğu gibi İmam Zeydi'i de erken yakladı. Vasıl'm hayatı ise İmam zeyd'den sonra on yıl kadar daha yazdı. Vasıl 132. senesi dolaylarında vefat etti.

Şüphesiz genel hatlarıyla Vasıl'm görüşleri, kendi çağındaki Harici, Cehmiyye ve

Şia'nın sapık kollarının görüşleri gibi saptırılmış düşüncelerle kıyaslandığında, son dere­ce mutedildi. Şehristani ona ait dört görüşü şöyle sıralamaktadır:

a) Vasıl, Allah Teala'nın kudret, irade, ilim ve hayat gibi sıfatlarını, Allah'ın zatının dışındaki gerçek varlıklar olmaları açısından kabul etmiyordu. O şöyle diyordu: Allah kadirdir; fakat zatının üzerine eklenen bir kudret olmadan. Allah alimdir; fakat zatının üzerine eklenen bir sıfat olmadan.

Gerçekten Vasıl bu konudaki görüşleriyle Beyan b. Sem'an, Muğire b. Said ve ben­zerlerinin görüşlerinin aynısını söyleyen Mücessime'ye kargı reddiyye oluşturduğu gibi, aynı zamanda teslis inancının Allah'a ait sıfatlar olduğunu, bunların zatı dışında kaldık­larım söyleyen Hıristiyanlara da karşı cevap teşkil ediyordu. Bu görüş, Şark Nastürileri-ne göre revaçta idi. İşte Vasıl sözleriyle bu gay-i İslami.görüşlere karşı cevap oluştur­mayı ve onlann Allah'ın sıfatları konusundaki görüşlerine benzemekten uzaklaşmayı he­defliyordu.

Vasıl sıfatları reddedişiyle Kur'an'da geçen, Allah Teala'nın kendi nefsini kadir, alim gibi sıfatlarla nitelemesini inkar etmiyor ve şöyle diyor: Onlar tasavvur olarak Allah'ın zatından kopmamiş sıfatlandır veya Allah Teala'nın esma-i husna'sıdırlar. O sıfatlar ona göre kadir, alim, sem'i, basir, mürid, gafur, rahim... olarak adlandırılır.

b) Vasıl, büyük günah işleyenin fasik olduğunu, fasıkin mü'min sayılamayacağı gibi kafir de sayılamayacağını, bu kimsenin el-menziletu beyne'l-menzileteyn içinde bir kişi olarak Allah Sübhanehu ve Teala'nın kendisine verdiği ismin dışına çıkamayacağını söylemiştir. Kuşkusuz Vasıl bu görüşünü, itikadın, büyük günah işlemekle bağlantılı ol­duğu konusunda birçok görüşün serdedildiği bir ortamda ifade etmiştir. Hasan el- Basri hazretleri büyük günah işleyenden münafık olarak söz etmekte, daha önce belirttiğimiz gibi haricilerin bir kısmı yalnız bu kişiyi kafir sayarlarken, az bir bölümü de tevbe etti­ğini alenen ortaya koymadığı sürece hem kendisini, hem de sülalesini kafir addediyor­lardı.

Mürcie ise böyle bir kimsenin mü'min olduğunu, iman varken günah işlemenin za­rar vermeyeceğini belirtmiş, hatta bir kısmı daha da ileri giderek isterse kişi dili ile küf­rünü alenen söylesin, isterse putlara tapsın isterse İslam diyarında teslis inancını açıkça ifade etsin, imanın kalp ile lastikten ibaret bulunduğunu, eğer bu hal üzere ölürse Allah atında tam bir iman ehli üzere bulunacağını ve onun cennet ehlinden olduğunu görüş olarak ortaya koymuşlardır.

c) Vasıl, mükellef olan kişinin, Allah Teala'nın kendisine tevdi ettiği bir iradeyle endi fiilinin halikı olduğu görüşündedir. Onun bu konuda izlediği yol, her ikisi de apa

sapıklık olan iki metod arasındaki vasat bir yoldur. Materyalistlerin bir bölümü yara-1 mışlan tabiata nisbet ediyorlar. Yahut da eşyanın, Allah Teala'nın mutlak iradesinin ir müdahalesi olmadan sebep-sonuç bağlantısı içerisinde meydana geldiğini söyler-an Teala'nın her dilediğini hemen yapacağını, yer ve göğün yoktan var ettiğini inkar ederler.

Öte yandan, kendilerinden daha önce bahsettiğimiz Cehmiyye, kulların fiillerinin Allah'ın fiillerinin aynısı olduğunu söylüyorlar. Bu fiiller kulun elinden tıpkı rüzgarın esmesi, aynen ekinin yerden bitmesi ve* tıpkı yerkürenin hareket etmesi gibi cereyan eder. Vasıl ise böyle bir görüşün Adli İlahiyi inkar, kötülük yapanın azaba uğratılması, itaat edenin sevaba uğratıfmasindan ibaret olan ceza yasasını yıkmak anlamına geldiği görüşündedir. Gene bu görüşün içerisinde mükellef sayma esasının yokedildiğini söyler. Bu düşüncenin arkasından, dinin şeriatının yıkılacağı sinyalini verdi. Çünkü bu durumda ne insanın yükümlü tutulmasının anlamı kalıyor, ne de bu konudaki irade ve kudreti bir mana ifade ediyor.

d) Vasıl, emri bi'I-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'in gerekliliğini, bu görüşün İslam'ı savunmanın gerektirdiği pozisyona göre çeşitli şekiller aldığını söyler. Buna göre fıkıh alimleri sünnete açıklık getirmek ve bid'atlerie savaşmak suretiyle; kumandanları hakka davet etmek, zalimi doğru çizgiye getirmek ve haktan ayrılmamakla; kelam alimleri de zındıklara savaş açmak, İslam'ı kendisine hücum eden ve gerçeklerini küçümseyenlere karşı savunmak suretiyle tavır alacaklardır. Vasıl bu metoda göre hareket ediyor, kendisine de zındıklarla karşı savaş ve onların görüşlerini çürütme görevini yükfüyordu. Onun bu konuda kabul görmüş bir uzmanlığı vardı. Oldukça hazır cevap idi. Tartışma anında muhatabına anında verdiği cevaplarla sustururdu. Bu konuda kendisine çok geniş bir nasip bahşedilmişti. Bununla birlikte Vasil'in İslam'ı müdafaa konusunda kabul görmüş bir uzmanlığı da vardı. Bunun sonucu olarak Maniheistlere[5] karşı, Mccusilere ve bütün zındıklara karşı yerinde cevaplar veriyordu. Şüphesiz onun hazırcevaplılığı kendisine bahşedilen hakkı savunma ve batılın batıl olduğuna açıklık kazandırma ile ilgili nasiplerin en büyüğü idi.

Nitekim Akdu'l-Ferid sahibi, susturucu hazır cevaplar ve bu cevapların sahipleri konusunda şöyle demiştir:

"Şüphesiz cevaplar terkip açısından bütün konuşmaların en zoru, maksadı ifade açısından en eşsizi, fonksiyonu açısından en kapalısı, gösterdiği hedef açısından en dar olanıdır, Çünkü o konuşmanın sahibi, fikrin anında yerleştirilmesi konusunda, zekanın kullanılmasında atak davranır. Konuşmacı, konuşma esnasında fikrini kavratırken karşısındaki konuşmacının düşüncesi içerisinde bıkkınlık veren şeyleri ortadan kaldırmak ister. O kişi, tıpkı uçurumların kendisini kıskıvrak ettiği, tüm çıkış yollarım tıkadığı, dişlerin kendisine bilendiği, okların hedef aldığı kimse gibidir. Kendisine neyin isabet edeceğini bilemez ki, ona göre pozisyon alsın. Karşısına aniden çıkacak hasmının kim olduğunu bilemez ki, aynısıyJa karşılık versin. Özellikle de karşısında konuşan kişi özlü kelimeler kullanıyorsa. Ayrıca hayal gücünü kullanıp net bir hale getiriyor, hafızasındaki toparlayıp görüşünü ortaya koyduktan sonra konuşmanın dizginlerini elinde blivor ve düşünceyi tam kıvamına gelinceye kadar kendi haline bırakıyorsa... Bu İd­iler vaktinden sonra akla gelen cevabı yadırgadıkları gibi, planlanmamış düşünceyi de h    karşılamazlar. Konuşmasının örgüsünü oluşturmasında, siibuta erdirmeyi istemesin-doymamış duygulan mutmain kılıncaya, düşmanlık besleyen de sükunet buluncaya kadar uğraşır ve böylece düşmanını tek bîr cümle ile yere çalar. Sonra ona denilir: Hata etmeden cevap ver. Gecikmeden acele davran.

Böylece onun darmadığınık şeyleri sıraya koyarak hiç duraksamadan cevap verdiği­ni görürsün. Bu şekilde karşısındakinin gizli kalan yönleri çözüme kavuşur ve içindeki kördüğümleri bertaraf olur."

126- İşte böyle Vasıl, Zeyd döneminde yaşayan Mutezilenin başı ve onunla sık sık bir araya gelen kimsedir. Belki de o Vasıl, zındıklara karşı müdafaa içerisinde olması ile kendi çağında bir emr-i bi'I-ma'ruf ve nehy-i ani-I münker politikasını yürürlükte tutma­sı nedeniyle kendisine örnek edinmediği İmam Zeyd'e, saygı duyan bir kişidir. Araların­da öyle sohbetler geçiyordu ki, Zeyd'in bu görüşleri takdir etmesine ve kendisine mez­hep kabul etmesine zemin hazırlıyordu, Fakat İmam Zeyd, Vasıl'ın kendisine kalkan yaptığı takiyye ilkesini gönlüne sindirmiyordu. Çünkü o, emr-i bil ma'ruf nehy-i ani'l münker görevinin, aksiyoner olmayı, sünnete davette bulunmayı ve bid'atları yok etmeyi gerektirdiğine inanıyordu. Biz, Zeyd'in bu düşünceyi Vasil'dan aldığını söyleyemeyiz. Ancak fikri oluşumlarının birbiriyle uyum içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Zeyd'in bu görevi anlayış biçimi daha ağır ve daha yüklü ise de... Toplumu yön­lendiren büyük şahsiyetlerin algılayışı ölçüsünde yükümlülük anlam taşır.

İşte bunun için Vasıl'ın Cemel vak'asında iki fırkadan birisinin (Ali'nin veya Tal-ha'mn fırkasının) fasıklığı, fasık olanı tayin etmeyişi ve bu vakaya hiç Önem vermeyişi gibi diğer düşüncelerini görmemezlikten gelmiştir. Çünkü o, bir alimin şanına layık ola­rak birçok görüşünü bir kenara bırakmış, Vasıl'ın çoğu görüşlerini olumlu bulmuştur.

Mutezile üzerinde bu kadar durmakla yetiniyoruz. Bu konudaki geniş bilgiye "Mez­hepler Tarihi" adlı kitabımızda yer verdik. Mezhebin Vasü'dan sonraki dönemlerini öğ­renmek isteyen kimse oraya müraccat etsin. Biz burada sadece İmam Zeyd dönemini il­gilendiren konulan kaleme alıyoruz.[6]

 

Mürcie

 

127-  Bu fırka siyasi olarak başlamıştır. Zira bu fırka İmam Ali ile muhalifleri ara­sındaki savaşın ortaya koyduğu problemlerdeki ayrılıklar esnasında gelişti. İşte bunlar

u problemlerdeki hükmü askıya almışlar ve tıpkı Hz. Osman (r.a) döneminin sonlarına °gnı gelişen farklı anlayışlar esnasında olduğu gibi susmayı tercih etmişlerdi. Bu konuda son sözü kıyamet gününde Allah'a bırakmışlardır. Dolayısıyle bunlara Mürcie adı verilmiştir. Suskunlukları konusunda Ebubekr'in Nebi (s.a.v)den naklettiği şu hadise tu­tunmuşlardır. "Fitneler ortaya çıkacak. O dönemde oturan yürüyenden, yürüyen koşan­dan daha hayırlıdır. Dikkat edin; bu fitneler indiği veya meydana geldiği zaman kimin bir devesi varsa devesine sahip çıksın. Kimin bir koyunu varsa koyununa sahip çıksın. Kimin de toprağı varsa toprağına sahip çıksın." Dediler ki, ya Rasulullah, eğer devesi, koyunu, ve toprağı yoksa. Rasulullah (s.a.v):

- "Kılıcına yönelsin ve keskin tarafını taşla köreltsin. Sonra kurtulmaya gücü yeterse kurtulsun!"

İbn Asakir, bu noktada bu fırkanın sahabe arasındaki kökeni konusunda şöyle söyle­miştir:

"Onlar herşeyi şüphe ile karşılayanlardır. Savaşlarda bulunurlardı. İnsanları iyi ta­nırken, değer yargıları aynı ve aralarında hiçbir ihtilaf bulunmazken Hz. Osman'ın katle­dilişinden sonra Medine'ye geldiklerinde şöyle dediler: Biz sizi bırakıp gittiğimizde de­ğer yargılarınız aynıydı ve aranızda hiçbir ihtilaf yoktu. Ama şu anda siz biribirinize düşmüşken aranıza geldik. Bir kısmınız, Osman mazlum olarak katledildi; o ve ashabı adalet timsali idiler, derken diğer bir kısmınız da: Ali ve ashabı hakkın timsali idiler; hepsi de güvene layıktır, diyor. Oysa bize göre hepsi de doğru söylüyor. Kendimizi bu iki gurubun hiçbirinden soyutlayanlayız. O gurupların hiç birini lanetleyemeyiz ve aleyhlerinde şahitlik yapamayız. Her ikisi arasında da hüküm veren hakim yalnız Allah oluncaya kadar haklarındaki son sözü Allah'a bırakırız."

Bu fırka, İmam Ali (k.v)'ye tarafgir olma konusunda aşırı davranan Şiilik ortaya çık­tıktan, öte yandan Hariciler gelip hem bu yüce imamı, hem mü'minlerin büyük kısmım tekfir ettikten bu iki fırkanın peşinden Emevilerin gelip muharebe ve katletme hareket­lerine girişmelerinden sonra da aynı metod üzere varlığını sürdürmüştür. Mürcie, bunlar hakkındaki hükmü de aynı şekilde askıya almışlar ve son sözü Allah Teala'ya havale et­mişlerdir.

128- Bundan sonra Emevi döneminde, Mürcie adı verilen yeni bir akım türedi. Bun­lar, ötekiler gibi çekimser ve ihtiyatlı değillerdi. Aksine konuyu büyük günah işleyenin durumu hakkında fikir yürütmeye uyarladılar. Siyaset konusunda irca yöntemini uygula­yanlar gibi bu meselede de aynı irca metodunu benimsediler; büyük günah işleyen hak-kındaki hükmü kıyamet gününde Allah'a şu şekilde irca ettiler: Eğer affederse kendi rahmeti sebebiyle, eğer azabederse kulun kendi kazanması ve işlemesi sebebiyledir. Al­lah, hüküm ve adaletin tek sahibidir.

Bunlardan sonra da böylesine çekimserlik çerçevesini büyük günah işleyen kimse konusunda aşan bir gurup geldi. Bunlar hükmü askıya almadılar; aksine hükme vardılar ve dediler ki: îman ikrar, tasdik ve itikattan ibarettir. İmanın bulunduğu yerde günah iş1emek zarar vermez. İman amelden ayrı bir cüzdür. Nitekim Allah Teala şöyle buyırru-or "Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ancak bunun dısındakileri dilediği kişiler için affeder." (Nisa 48)

Bilakis içlerinden bir gurup, daha da aşın gidip bağnazlık yaparak iddia ettiler ki: İman, kalp ile inanmaktır; kişi küfrünü diliyle alenen söylese, putlara tapsa, İslam ülke­sinde hıristiyan ve yahudiye kendisini uydursa, teslis akidesini açıkça söylese ve bu hal üzere ölse de Allah katında kamil bir iman sahibidir. O, Allah Azze ve Celle'nin dostu­dur, cennet ehlindendir."[7]

Bunun aksine onların bir kısmı de şöyle iddiada bulundu: Bir kimse: "Allah'ın do­muz eti yemeyi haram kıldığını biliyorum, ama haram kıldığı domuz şu koyun mudur, yoksa başkası mıdır, onu bilemiyorum" derse mü'mir, sayılır. Şayet: Allah'ın Kabe'yi ha-cetmeyi farz kıldığını biliyorum. Ancak Kabe'nin nerede olduğunu bilemiyorum. Belki de Hindistan'dadır." Derse bu durumda mü'min addedilir. Bu kimsenin kasdettiği husus, böylesi itikadi konularda şüphe içerisinde bulunduğu değil; ancak bu konuların imanın ötesinde hususlar olduğudur. Şüphesiz akıllı olan, Kabe'nin hangi tarafta bulunduğu hu­susunda şüphe etmek üzerinde aklını yormaz. Kuşkusuz domuzla koyun arasındaki fark da açıktır."[8]

İmani gerçeklerle İslami davranışları küçük düşürmek isteyen bu mezhebin içerisin­de, heva, heves ve şehvetlerini tatmin edip, bunu kendisine mezhep ilan eden her tür bozguncu bulunmaktadır.

Hatta bu bozguncular o kadar çoğaldı ki, bu mezhebi kendi günahkarlıkları için bir siper ve kötü alışkanlıklarını temize çıkarıcı olarak gördüler. Ebu'l-Ferec el-İsfahani'nin bu noktada anlattığı şu hikaye geçmektedir: Biri şii, diğeri mürcie iki kişinin tartıştığı ri­vayet edilir. Kendileriyle karşılaşacak ilk kişiyi hakem tayin ettiler. Ve İbahiyye'den bi­risi onlarla karşılaştı. Hemen ona:

- Hangisi daha hayırlı; şii mi, yoksa mürcie mi? O:

- Ne bileyim, benim üst tarafım şii ve alt tarafım mürciedir, dedi.

129- Bu ismin muhafazakar bir taifenin ismi olmaktan, İslami bağlardan sıyrılmış, sağ duyuyu benimsemekten uzaklaşmış bir taifenin ismi olmaya nasıl dönüştüğünü gör­müş olduk. Bu mezhebin ana fikri, küfrün dışındaki bütün günahları Allah Teala'mn yarhğayacağı, küfür bulunurken taatın fayda sağlamayacağı gibi, iman bulunurken de günah işlemenin zarar vermeyeceği şeklindedir. Bu fırka, düşüncede kendilerine yakın­lık duyanları dahi utandıracak kadar bir sürü günahı da beraberinde taşımıştır.

Nitekim İmam Zeyd bu görüşlere saplanıp kalan bir kısım kişileri görmüş ve hem kendilerinden, hem de söyledikleri sözlerden uzak bulunduğunu ilan etmiştir.

İşte bunun için Zeyd (r.a): "Allah Teala'nın yargılaması konusunda fasiklara sahte ümit veren Mürcie yanlılarından uzağım" demiştir.

Allah Teala'nın yarhğaması konusunda fasıklara sahte ümit verenler, bu ismi İmam Zeyd (r.a) döneminde taşıyan kimselerdir. Her ne kadar İmam Ebu Hanife ve ashabı gi­bilerini (Allah onlardan razı olsun) bazı yazarlar mürcielikle itham etseler bile İmam Zeyd'in bu uzak kalışının kapsamına girmezler. Çünkü onlar ve aynı düşünceyi taşıyan­lar, insanların Allah'tan en çok korkanları ,taata en yakın olanları ve günah işlemekten de en fazla nefret edenleriydiler.

130- Fakat Mutezile, büyük günah işleyenin ebediyyen cehennemde kalmayacağını uygun görmeyen herkese Mürcie adını verdikleri için Ebu Hanife ve ashabını da aynen Mürcie adıyla isimlendirmişlerdir. Çünkü bunlar, büyük günah işleyenin cehennemde ebediyyen kalmiyacağım, işlediği günah ölçüsünde azap göreceklerini ve daha sonra Al­lah'ın affına mazhar olacaklarını söylerler. Bu noktada Şehristani şöyle der:

"Ömrüm adına andolsun ki, Ebu Hanife ve arkadaşlarına Ehli Sünnet Mürciesi de­nilmiş ve birçok ekol sahibi kişiler onu Mürcie kategorisinden saymışlardır. Belki de bu isimlendirmenin nedeni şudur: Ebu Hanife, "İman kalp ile tasdik olup, ne artar ve ne de eksilir" görüşünü belirtince onlar Ebu Hanife'nin, ameli imandan sonraya bıraktığını zannetmişlerdir. Adam amel konusunda zorlanıyorsa ona ameli terketmesi fetvası nasıl verilebilir? Meselenin başka bir yönü de şudur: Ebu Hanife, ilk yüzyılda ortaya çıkan Mutezile ve Kaderiyye'ye muhalefet ediyordu. Mutezile de kader konusunda kendilerine muhalefet eden herkese Hariciler gibi Mürcie lakabını takıyorlardı. Bu lakabı yalnız Mutezile ve Harici fırkalarının yakıştırdığını belirtmek zorunludur."[9]

Bu noktadan hareket edilerek aralarında Said b. Cübeyr, Ebu Hanife'nin hocası Hammad b. Ebi Süleyman, Mukatil b. Süleyman, Hasan İbn Muhammed b. Ali b. Ebi Talib gibi şahsiyetlerin bulunduğu birçok tabiin ve diğerleri Mürcie'den sayılmışlardır. Halbuki bunların tamamı dinde otoriter imamlardır. Aralarında hadis alanında imam olanlar da vardır. Bunun nedeni, bu imamların büyük günah işleyenleri kafir saymama: lan, ebedi olarak cehennemde kalacaklarına hükmetmeyişleridir.

Bu alanda söylenenlerin en güzeli, Şehristanİ'nin Mürcie'yi iki bölüme ayırarak de­ğerlendirmesidir:

a) Ehi-i sünnet mürciesi: Bunlar, büyük günah işleyenlerin cehennemde ebediyyen kalmayacağına, işlediği günah oranında azap göreceğine, Allah'ın rahmetinin onu kap­samı içerisine aldığına ve Allah Teala'nın rahmetiyle onu kaplayacağına karar veren­lerdir. Aynı zamanda bunlar, büyük günah işleyenin durumunu Allah'a irca ederler. Fa­kat bu imamlar, kişinin işlediği suç oranında azap göreceği, şüphe yok ki iman varken

- ah işlemenin zarar vereceği, lakin bu masiyetin onu küfre sürüklemeyeceği kanaa-

tindedirler.

b) İkinci kısım, bid'at mürciesidir. Bunlar, iman varken günah işlemenin zarar ver-

eyeceğini söyledikleri gibi, amelin de daima af makamında bulunduğu yargısına va­ranlardır.

Şüphe yok ki, İmam Zeyd (r.a) kendisini Mürcie'den uzak saymasıyla, sadece bıd at

olan fırkayı kastetmiştir. Müttakilerin oluşturduğu öteki fırkaya gelince, zaten onlar İmam Zeyd döneminde bu anlamdaki Mürcieden sayılmıyordu ve onlar Allah'ın affı ko­nusunda fasıklara sahte bir ümit vermiyorlardı.

131- İmam Zeyd (r.a) döneminde itikat konusundaki ihtilaflar işte bunlardır. Bu fi­kirler, islam cematı arasındaki islam düşmanlarının çekişmeleri körüklemek için yaydık­ları fikirlerdir. Bu sürekli çekişmelerin ardından dini gerçekler üzerinde kuşkular oluşur ve kalplerdeki iman zayıflar. Zaten bu, onların arzuladıkları en son amaçtır. Öyleyse, hakka doğru götüren, kuşkuyu ortadan kaldıran ve konuştuğunda halkı etrafına topla­yan, peşinden gidilen bir imamın bulunması zorunluydu. İşte bu imam, İsfahani'nin "Mekaiil et-Taiibin" adlı kitabında belirttiği gibi, kelamcılarm, tarikatçıların ve zahidle-rin takdirlerini toplamış olan İmam Zeyd (r.a)'dır. Bu İmam, Ehl-i Beyt imamlarının İmam Hüseyin (r.a)ın katledilmesi ile sarsıntı geçirmelerinden sonra bir türlü kopmadık-lan uzletten sıyrılmıştır. (Allah ondan ve babasından razı olsun, Allah'ın Salat ve Selamı dedesinin üzerine olsun). Dolayısıyle, konuşmaları kendisine uyulan bir ışık olması için kısır döngü içerisinde olan görüşlerin oluşturduğu bu engin denizin ortasında kendi gö­rüşleri ile deliller sunabilmek için ileri atıldı. Böylece İmam Zeyd'in, siyaset etrafında görüşler demeti oluştuğu gibi, akaid konusunda da görüşler mecmuası meydana gelmiş, bu görüşleri uygulamaya çaba harcamış ve onların uğrunda şehit düşmüştür.[10]

 

İMAM ZEYD DÖNEMİNDE FIKIH

 

132- İmam Zeyd'in asrı, fıkıh alanındaki içtihat kapılarının açıldığı, meydana gelen veya gelmekte olan olayların hükümlerini istinbat eden İslam fıkhı alanında uzmanlaş­mış kişilerin bulunduğu bir dönemdi. O asır, fıkıh ölçütlerinin tutarlı içtihadı tutarsız olanından ayıran ölçeklerin tesbit edilmeye başlandığı bir dönemdir. Fıkıh, bu dönemde daha sonraki h. 2. asrın ikinci yarısında olduğu gibi, ansiklopedik tarzda tedvin edilme­yince içtihat ve fetvalar çok geniş boyutlar kazanmıştı. Ehli Beyt imamları Medine'de fıkhi araştırmalar yapmaya ve sahabe ile tabiinden rivayet ettikleri Peygambere ait kay­nak belgeler üzerinde çalışmalar yapmaya yöneldiler. Onlardan da diğerleri rivayet ediyordu. İmam Zeyd'in babası Ali Zeynel Abidin birçok tabiinden rivayet ediyor, on­dan da İmam Malik'in hakkında şöyle söylediği İbn Şihab ez-Zühri rivayette bulunuyordu: "O, devlet adamlarının bulandıramayacağı bir ilim denizidir." Nitekim Ali Zeynel Abidin, İbn-i Abbas, Cabİr, Safİyye, Ümmü Seleme ve yetiştiği diğer sahabelerden riva­yette bulunuyor [11] ve ondan da çocukları Bakır ile Zeyd (Allah hepsinden razı olsun"! rivayet ediyordu. Ehl-i Beyt'in dışında kendisinden rivayet edilenlerin en ünlüsü daha önce rivayette bulunduğumuz gibi İbn Şihab ez-Zühri'dir. Fakat hadis alimleri onun çok az rivayette bulunan birisi olduğunu belirtirler. İbn Şihab ez-Zühri: "Ali b. Hüseyin (r.a.) den daha fakih olanını görmedim" demiştir. İbn-i Şihab, kendisini ve ahlakını çok sevdiği için sohbet meclislerine çok bağlıydı. Halta şöyle demiştir: "Sohbet meclisinde en çok birlikte bulunduğum, Ali b. Hüseyin'dir."[12] Şüphesiz oğlu Muhammed Bakır (r.a)da aynen onun gibi sahabe ve tabiin'den riva­yet ediyor ve ondan da muhaddisler rivayette bulunuyorlardı. İbn Kesir, kendi tarih kita­bında onunla ilgili olarak şöyle diyor: "Kendisi birden fazla sahabeden rivayette bulun­muştur." Ondan da tabiin ve diğerlerinin ileri gelenlerinden oluşan bir cemaat rivayet ediyordu. Kendisinden rivayet edenler arasında oğlu Cafer Sadık, Hakem b. Uteybe, el-A'meş, Ebu îshak es-Sebii, el-Evzai, el-A'rac (A'rac ondan daha yaşlı idi) İbn Cüreyc, Ata, Amr b. Dinar ve ez-Zühri bulunmaktadır."[13]

İşte Zeyd'in evinde böyle bir hayat tarzı vardı. Daha önce işaret ettiğimiz gibi onun evi ilmin beşiği idi. Önce babasını, babasından sonra da kardeşini izlemişti. İçinde yaşa­mış olduğu Medine, İslam şeriatı hükümlerinin açıklandığı vahyin iniş merkeziydi.

Çocukluğunun bir bölümünü ve gençlik yıllarını orada geçirdi. Daha sonra da araş­tırmacı, etüt edici olarak İslam beldelerinde dolaşmaya başladı.[14]

 

Zeyd Döneminde Medine

 

133- Medine, Rasulullah (s.a.v.) zamanında İslam devletinin ana merkezi, daha son­raki dönemde de hilafetin ikametgahıydı. Orada sahabilerin akıl yürütmeleri, Kitap ve Sünnetten ahkam çıkarmaları, islam topraklarının genişlemesini sağlayan fetihlerden sonra islam toplumlarında ciddi sorunlar arzetmesi nedeniyle hükümlerin istinbatı nok­tasında etrafa yayıldı.

İmam Ömer (r.a) sahabenin ileri gelenlerinden istinbat konusunda yararlanmak için ve sağlıklı bir siyasetle ilgili diğer sebeplerden dolayı sahabe fakihlerinin çoğunu kendi­lerine danışmak, fetvalarından yararlanmak için yanında tutmuş, onlardan bir şura mec­lisi oluşturmuştu.

Ömer'ul-Faruk şehit edilip hilafet Osman (r.a)'m eline gedince, Ömer (r.a)'ın her biri bir nur ve irfan kaynağı oldukları için, fethedilen topraklara çıkma haklarını kısıtladığı bu sahabilere serbeslik tanıdı. Ali (k.v) döneminde de durum aynıydı. O , Medine'den bU S K fe'ye taşınmıştı.  Böylece gerek Kufe'de bulunan sahabenin Hz. Ali ashabına Ç' ^verine yoluyla kavrattıkları fetvalar, gerekse Hz. Ali'den aynen rivayet yoluyla ge-6 Sf tva ve kaziyyeleri, gerekse de Hz. Ali'nin tarikinden gelen Peygamber hadisleri sa-esinde Küfe ekolünün bilimsel kökeni oluşmuş oldu.

Ancak Emevi saltanatı gelince aynı sahabiler ve onların tabileri saltanat sahiplerin-uzak kalmak, onlara yolun bulunmalannda her yaptıklarına razı oldukları anlamı çı­karılmaması için Medine'ye döndüler. Muaviye'nin etrafında Amr b. el-As gibi aşın ta­raftarları ve onun taraftarları ile sarmaş-dolaş olanlardan başkası kalmadı.

Sonra Yezid'in hilafeti, daha sonra da Mervan ailesinin hükümdarlığı gelip, fitneler şiddetlenip, ayaklanmalar çoğalınca, tabiinden olan birçok alim, Haremeyn civarında, Özellikle de Harem-i Nebevi civarında ilim ve sığmak bulabiliyorlardı. Orada Rasulul-lah ve çok değerli ashabının eserleri dimdik ayaktaydı. Bu alimler, dini etütlere, halkın dini problemlerine açıklık getirmeye, ciddiyet arzeden olayların hükümlerini istinbat et­meye sımsıkı tutunduîar.

134- Medine, İmam Zeyd'in önce çocukluk sonra gençliğinin zirvesindeki dönemine ulaştı. Hatta Ömer b. Abdülaziz, hicri ikinci yüzyılın başlarındaki halifeliği süresi içeri­sinde halkın dini konularda fıkıh ihtiyaçlarını gidermek isteyince Medine'nin dışında başvurabileceği bir alim bulamadı. Nitekim Ömer b. Abdülaziz (r.a) şöyle demiştir: "Kuşkusuz İslam'ın ceza yasaları, kanunları ve gelenekleri vardır. Her kim bunları uygu­larsa imanı olgunluğa erişmiş olur. Kim de onları uygulamazsa imanı olgunluğa eriş­mez. Eğer yaşarsam onları size öğretir ve sizi onun hükmü altına alınm. Eğer ölürsem, o zaman ben sizin dostluğunuza aşırı istekli değilim."[15]

Bu adil hükümdar, İslam'ın kabul edilmiş prensiplerini ümmete kavratmak ve Medi-nelilerin ilminden faydalanmak uğrunda iki yolu izledi. Bu yolların her ikisi de hicret yurdundan başlar:

Birincisi: Ömer b. Abdülaziz, halkı irşad etmeleri ve eğitmeleri, onlara İslam'ın ce­za yasaları ile diğer kanunlarını açıklamaları için Medine alimlerinin büyük şehirlere dağılmalarını emretti. Beldelere tebliğci ve mürşit olarak gönderdiği bu kişiler içinde birçok tabiin bulunuyordu[16] Böylece fıkıh yayıldı. Onların sayesinde irşad yaygın hale-geldi. Belki bu Medine'den gönderilen tabiin arasında sahabe ve tabiinin izlerinden çok uzaklarda kalan Mısır'a, Kuzey Afrika'ya kadar yayılanlar vardır.

kincisi: Onun, Rasulullah'ın Medine'de ün salan sünnetinin kaleme alınmasını em-retmesıdır. Nitekim kendi tarafından tayin edilen Medine kadısı Ebubekir b. Hazm'a bu sünnetin kaleme alınması emrini yazıyla bildirdi. İmam Malik'in Muvatîa' adlı eserinde,

Muhammed b. Hasan'm Malik'den, o da Yahya b. Said'den naklen verdiği rivayette Ömer b. Abdülaziz'in, Ebubekir Muhammed b. Hazm'a şunu yazdığı geçmektedir; "Ra-sulullah (s.a.v)'in hadislerinden veya sünnet ve benzerlerinden ne varsa araştırmam ve yazmanı emrediyorum. Çünkü ben ilmin kaybolmasından ve alimlerin yok olup gitme­sinden korkmaktayım."

Kitabu'l'Medarik Menakıb İmam Malik adlı eserde şöyle geçmektedir: "Ömer b. Abdülaziz, Ebubekir b. Hazm'a Rasulullah'm örnek yaşantısını bir araya toplamasını ve kendisine göndermek üzere kitap haline getirmesini yazıyla emretti. Fakat İbn Hazm, il­gili kitabı hazırladığı halde henüz göndermeden Ömer b. Abdülaziz vefat etti."[17]

Özetlersek, Ömer b. Abdülaziz büyük şehirlere yazılar göndererek onlara Rasulul-lah'ın örnek hayatını ve fıkhı öğretiyor, ayrıca Medinelilere de yazılar yazarak araların­da geçen yaşantı tarzını soruyor, onlara göre amel ediyordu.

135- Bu noktadaki açıklamalarımızın anlamı, hicri birinci yüzyılın sonlarıyla ikinci yüzyılın başlarındaki Medine'nin içinde bulunan tabiin alimlerinin ve içinde yaşayagel-dikleri Nebi (s.a.v)'e ait örnek yaşantı biçiminin, sahabe fetvalarının, ayrıca raşid halife­lerin ortaya koyduğu yorumlamaların çokluğu sayesinde İslam şehirleri arasında en ta­lihli durumda bulunduğudur.

Nitekim fbnu'KKayyim, fıkhın ve dinin yayılmast konusunda şöyle diyor: "Din ve fıkıh, ümmet arasında fbn-i Mes'ud, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer, Ab­dullah b. Abbas ashabı aracılığıyla yayılma göstermiştir. Topyekün halkın ilmi şu gruba bölünmektedir:

a) Medinelilerin ilmi, Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Ömer'in ashabından;

b) Mekkelilerin ilmi. Abdullah b. Abbas'm ashabından;

c) Iraklıların ilmi de Abdullah b. Mes'ud'un ashabından kaynaklanmaktadır."

İbnu Kayyım, İbn Cerir'in şöyle söylediğini naklediyor: "Denilir ki, İbn Ömer ve Medine'de kendisinden sonra yaşayan Rasulullah (s.a.v)'in ashabından bir cemaat, sade­ce Zeyd b. Sabit'in ekolüne ve ondan nakillerde bulunan, Rasulullah (s.a.v)'in hiçbir sö­zünün hafızı olmamış kişilerin görüşlerine göre fetva veriyorlardı."[18]

Burada aklımıza iki yorum geliyor: Bu yorumlardan birisi İbn Cerir'in yaptığı naklin kapsadığı İbn Ömer'in ilminin Zeyd b. Sabit'e dayandırılmakla kısıtlanmasına, diğeri de İbn-i Kayyim'in belirttiği, fıkıh ilminin dört sahabe fukahası ashabının denetimiyle kısıt­lanmasına dayanmaktadır. Bu dört fukaha da, Zeyd b. Sabit, îbn-i Abbas, îbn Ömer ve İbn Mes'ud'dur. .

Birinci yorum şudur: İbn Ömer (r.a) hayatının büyük bölümünü Medine'de Resulul-Iah (s,a.v)'le birlikte geçirmiştir. Şüphesiz tarih kitaplarından anlaşılan, İbn Ömer'in Büyük Bedir Gazvesi esnasında on dört yaşında bulunduğudur. Bu nedenle Rasuluüah (s.a.v) onu savaşa almamış, onbeş yaşına ulaşınca Uhud Gazvesi'ne katılmasına izin ver--ctir Rasulullah'm Medine'deki ikametinin çoğunluğunda İbn Ömer mümeyyiz bir astaydı. Onun Rasulullah'îa birlikteliği, Zeyd b. Sabit'ten daha geride değildi. Bunun ötesinde İbn-i Ömer babasından geniş kapsamlı engin bir ilim devralmıştır, Dolayısıyla babasının fetvaları ve yorumlamaları sayesinde İbn-i Ömer'in en bilgin şahsiyet olduğu­nu kabullenmek zorunludur. Bütün bunlardan sonra îbn-i Ömer'in ilminin tamamını, ve-büyük bölümünün Zeyd b. Sabit (r.a)'ın ilminden yudumlanmış olduğunu söylemek akla yatkın düşmez. Allah her ikisinden de razı olsun.

İkinci yorumlama da şudur: Dört fakihin ashabıyla ilgili yukarıdaki kısıtlama, ger­çekçi bir kısıtlama olamaz. Çünkü Rasulullah'm ashabı arasından bu fakihlerin dışında, kesin nassa ters düşmeyen yenilikçi fıkhın kapısını açan Ömer b. el-Hattab (r..a)'i bile sana aratmayacak birçok fakih vardır. Nitekim Şa"bi şöyle diyor: "Her kimin yorum ge­tirmede belgeye dayanma hoşuna gidiyorsa, Hz. Ömer'in yorum getirmesini örnek al­sın." Mücahid de şöyle söylüyor: "Halk herhangi bir şeyde ayrılığa düştüğünde, Ömer'in ne yaptığını araştırın ve onu örnek alın." İbn Müseyyeb de: "ResuluUah (s.a.v)'den sonra Ömer b. el-Hattab'dan daha bilgin birisini tanımıyorum demiştir.

Ayrıca Osman b. Affan (r.a)'ın fetva ve yorumlamaları olduğu gibi Hz. Aişe (r.an-ha)'nın da kadınlarla ilgili hükümlerin çoğunluğunu rivayet ettiği geniş bir ilmi vardır. Aynı zamanda kadınların özel halleriyle ilgili fetvaları da mevcuttur. Bu fetvaları kendi­sinden derslerini izleyen bir kısım erkekler naklettiği gibi aynı fetvaları kardeşinin oğlu Kasım b. Muhammed b. Ebubekir ile kızkardeşinin oğlu Urve b. ez-Zübeyr de nakilde bulunmuştur.

Gerçek şu ki, bu dört sahabenin ashabı onların fıkhım rivayet etmekle birlikte, bir­çok sahabenin fıkhını da gerek onlardan ve gerekse onların dışındakilerden rivayet et­mişlerdir. Şöyle ki, Abdullah b. Ömer babasının fıkıh anlayışını da rivayette bulunuyor­du. İbn Mes'ud'un ashabı ise hem onun fıkhını, hem de onunla birlikte Ali b. Ebi Taîib (k.v)'nin bir kısım fıkıh anlayışımda rivayet ediyorlardı.

136- Hz. Ali'ye ait fıkıh anlayışının, fetvaları ve yaptığı yorumlamaların, onun, bü­yük hadiselerin çokça cereyan ettiği, çeşit çeşit olayların meydana geldiği beş yıla varan halifeliği süresi ile uyum sağlayacak oranda Ehli Sünnet kitaplarına yansıtılmadığını hatırlatmak, bizim görevimizdir. Bunun ötesinde Hz. Ali raşid halife Ebubekir, Ömer ve sman'in uzun halifelik dönemlerinde kendisini fıkıh ve ilme adamıştır. Hayatının ta­amı fıkıh ve dini ilimlere ait olduğu gibi, insanların, Rasulullah (s.a.v) ile en fazla g antı kuranıydı. Nitekim daha çocuk yaştayken Rasulullah (s.a.v) ile arkadaşlık yap-a ki, Allah Teala Rasulullah'm (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) ruhunu teslim, caya kadar. Bu duruma göre Rasulullah'tan doğrudan yaptığı ona ait rivayetlerin fetva ve yorumlamaların. Ehli Sünnet kitaplarında, bu kitaplarda geçenlerin kat kat fazla­sıyla zikredilmesi gerekirdi.

Kuşkusuz Emevi devlet anlayışının Hz. Ali (r.a)'dan naklen gelen rivayetlerden bir­çoğunun gizli kalmasında etkisinin bulunduğunu kabullenmek kaçınılmazdır. Çünkü bir taraftan minberlerde onu lanetlesinler de, Öte yandan alimlerin Hz. Ali'nin ilmini tartış­ma konusu yapmalarına, fetvalarını ve halkın sorularına karşı verdiği yorumlan Özellik­le de İslam'ın devlet esaslarına ilişkin alanlarını aktarmalarına müsaade etsinler, bu hu­sus akla yatkın değildir.

137- Hz. Ali (r.a)'ın içinde yaşadığı Irak'ın -ki oraya kaskatı ve sert tavırlı bir kavim hakimdi- onun fikirlerini islam kitlelerinin ortalarına kadar sirayet etmesine izin verme­leri mümkün değildi. Çünkü onlar, Hz. Ali'nin şahsiyeti etrafında öyle şüphe ve kuşku­lar yaratıyorlardı ki, Hz. Peygamber'in ona "Ebu Turab" lakabını vermesini bile onu kü­çük düşürmede maske olarak kullanıyorlardı. Nebi (s.a.v)'in bu künyeyi kendisine baba­nın oğluna muhabbeti gibi bir muhabbet makamında söylediği için Ali (r.a) bununla bü­yük gurur duyardı.

Lakin acaba Hz. Ali (r.a) naklettiklerinin büyük bir bölümünü gizlemek, bu eserle­rin yok olup gitmesine ve hiç kimsenin hatırlamayacağı noktaya varıncaya kadar tarihin dalgaları arasında kaybolmasına yol açmış mıdır!

Şüphesiz ki Ali (r.a) şehit olmuş fakat ardında İslam ilminde otoriter imamlardan müteşekkil tertemiz bir nesil bırakmıştır. Onlar, kendisine uyulan şahsiyetler arasınday­dı. Hz. Fatıma'dan iki oğlu Hasan ile Hüseyin'i ve fikir öncüsü Muhammed b. Hanefiy-ye'yi bıraktı. İşte Ali (r.a) bu ilmi onlara emânet etti. Nitekim İbn Abbas (r.a) kendisi­nin, Rasulullah (s.a.v)'in konuşmasından sonra Ali b. Ebi Talib (k.v)'nin konuşmaların­dan etkilendiği kadar hiçbirinden etkilenmediğini söyler.

İşte bu takva sahibi oğullar, bir hidayet imamı olarak babalarının düşünce mirasım korumayı gerçekleştirdiler ve onu kaybolmaktan kurtardılar. İkamet yerleri Medine olunca da bu mirası beraberlerinde Medine'ye taşıdılar. Bu düşünce birikimini öncekiler sonra gelenlerine rivayet yoluyla naklediyorlardı. Ali Ocağında, Hz. Ali (r.a)'dan nakle­dilen rivayet ilmi vardı. Hz. Ali'nin Rasulullah (s.a.v)'den rivayet ettiklerini kendisinden tam tamına naklettikleri gibi, aynı zamanda fıkıh ve fetvalarını da eksiksiz aktarıyorlar­dı. Böyle bir miras, bu yüce nebevi ocağın koruyucu Örtüsü altındaydı.

Şöyle bir yorum getiren çıkabilir: Kuşkusuz bu haberlerin gizli kalma olayında-uy­durma bilgilerin artırılmasına ve çoğaltılmasına zemin hazırlanmış olabilir. Bu ihtimale karşılık olarak deriz ki: Böyle bir uydurma bilgi artırımının bu değerli aile ocağına aşın sevgi gösterenler tarafından, kaynak gösterilmeden ve dini kuvvete dayandırılmadan oluşturulması mümkündür. Lakin bu şekildeki uygulamanın, en az ihtimalle İmam Cafer Sadik'ta sona eren Ali soyunun aile ocağında yetişen büyük şahsiyetlerin kendilerde ve fikirlerinde meydana gelmesi mümkün değildir. Bu imamlarda, din ilimleri, müttakilik, zahidlik ve İslam mirasını koruma konusunda herhangi bir şaibeye meydan verilmeden tertemiz olarak kendilerine uyulan kişiler olmaları dışında hiçbir şey yoktur.

Dolayısiyle Al-i Beyt nezdindeki bu bilgi birikimini İmam Ali (k.v) evladının taşı-, nıış olması sonra da aynı birikimi kendilerinden sonraki evladına taşıttırmaları garipse-nemez. Ali Beyt'in tamamının ikameti Medine'de olunca da imamın ilmini bazen gizli­ce, bazen de açığa vurarak oraya taşımışlardır. Ne olursa olsun Al-i Beyt'in ilmi, çok zengin terekesinden kendilerine intikal eden Hz. Ali'nin ilmi idi.

Bu ek açıklamayı İbn Kayyim'in, ilmi yalnız dört sahabenin (Rıdvanullahi Teala Aleyhim) ashabına hasretmesi münasebetiyle zikretmiş bulunuyorum. Zaten AH (r.a)'m ilmini belirtmek ve onun nakil tarikma işaret etmek zorunluluğu vardı. Bu konudaki ay­rıntılı yorumu, İmam Zeyd'in (r.a) fıkhı konusunda açıklamada bulunurken yapacağız.

Bizi bu noktada ilgilendiren şey, Medine'nin hicret-i nebevi yurdu olması yanında Emevi döneminde de bir ilim yurdu olduğunu hatırlamam izdir. Zaten tabiinin birçoğu oradaydı ve sahabenin fıkıh anlayışını, özellikle de birçok zamanlar, aralarında Ali, Zeyd, İbn Mes'ud, İbn Abbas, Osman, fıkıh ve tahric konusunda ün salan sahabenin di­ğer yüce şahsiyetlerinin bulunduğu özel şura elemanları ile etraflıca araştırma yapan Ömer'in fıkhını orada rivayet etmişlerdi.[19]

 

YEDİ FAKİHLER

 

138- Tabiin arasından sahabe ilmini taşıyan aşağıdaki yedi fakih ün salmıştır: Said b. el-Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Harice b. Zeyd, Ebubekir b. Abdurrahman b. Haris b. Hişam, Süleyman b. Yesar ve Ubeydullah b. Ubeydullah b. Utbe b. Mes'ud. Birisi bunları şu iki beyitte nazım haline getirmiştir:

ilimde yedi deniz kimdir diye sorulsa, Rivayetleri değil ilimden hariç De ki onlar, Ubeydullah, Uj-ve, Kasım, Said, Ebubekir, Süleyman ve Harice.

B" yedi şahsiyetle birlikte daha başkaları da vardır. O şahsiyetlerin ilmini dersler halinde alan İmam Malik (r.a), Ebubekir b. Hariç b. Hişarn ile Ubeydullah b. Utbe'nin yerme Abdullah b. Ömer'in mevlası Nafi' ile Ebu Seleme'yi bunlar arasında sayar.

Medine fıkhını sadece bunlara hasretmek doğru olmaz. Ancak onlar, ilmi taşıma işi-

nı yapanların en meşhurlarıdır. Oysa sahabe fıkhını nakledenler çoktu. Sahabenin İlmini

» kimseler telakki ettikleri gibi, aralarında Ebu'z-Zinad b. Zekvan, Rabiatü'r-Rey ve

u yi b. Said ile Zeyd (R.A)'m babası Ali Zeynel Abidin'e Öğrencilik yapan İbn Şihab

ez-Zühri'nin bulunduğu diğer şahsiyetler de aynı ilmi almışlardır.

İşte İmam Zcyd (r.a) bunların tamamını görmüştür. Her birinin vefat edişine göre bunların bir kısmını küçük yaştayken, bir kısmımda genç yaştayken görmüştür. Onların rivayetlerinin ilmini tahsil ettiğinden şüphe yoktur. İslami fırkalar üzerinde araştırma yapmak için Irak'a taşınan bir kimse için, kendisine yakın olan bir ilmi alması uzak bir ihtimal sayılmaz. Dolayısiyle bu şahsiyetlerden her birisine birkaç sözle işarette bulun­mak zorunluluğu hasıl olmuştur:[20]

 

Said b. Müseyyeb

 

139- O, "yedi fakihler"in ilki olması yanında Medine'deki tabiin fakihlerinin de en gözdesidif. Kureyş'in Beni Manzum kabilesindendir. O (r.a), emirü'1-mü'minin Ömer b, Hattab'ın halifeliği döneminde dünyaya gelmiş ve h. 93 yılında Ölmüştür. Dolayısiyle Osman (r.a), Ali (k.v), Muaviye, Yezid, Mervan, Abdülmelik ve oğlu Velid'in dönemle­rini yaşamıştır. O'nun, Emevi taraftarlarından olmadığı açıktır. Her ne kadar, araştırma­lar üzerine eğilmişse de, hiçbir fitneye bulaşmamış ve hiç kimseyi tahrik etmemiştir. Zi-yad'ı kendi ailesine kattığı ve böylece Nebi (s.a.v)'in: "Çocuk babaya aittir; babası belli olmayana mirastan mahrumiyet vardır." hadisine muhalefet ettiği için Muaviye'nin aley­hinde bulunmuştur. Aleyhlerinde kışkırtmada bulunmamakla birlikte Emevilerin fiilleri­ni kötü karşıladığı konusu meşhur olmuştur. Hatta bir kısım halk, Kabe'de Emevilere beddua etmeyi adadığı için haccetmekten kaçındığını zannettiler. Bu konuda kendisine şöyle soruldu: "Kavmin, seni hacdan engelleyen şeyin Allah adına adakta bulunman ol­duğunu ve Beytullah'i gördüğünde Mervanoğullanna beddua edeceğini iddia ediyorlar." Oda:

-Hayır, böyle bir adak yapmadım. Zaten Allah rızası için hiçbir namaz kılmıyorum ki, o namazda onlara bedduada bulunmuş olmayayım.

Müseyyeb'in Emevioğullarma bakişaçısı böyle olduğuna göre, açıktan belli olmasa bile Ehl-i Beyt hakkında hoş bir alakasının bulunması gerekir.

Müseyyeb, kendisini tamamıyla fıkha yöneltti. Mücahİd'in, Abdullah b. Abbas'in \ mevlasi, öğrencisi, fıkıh ve tefsirinin nakilcisi olan İkrime'nin yönelişi gibi Kur'an-ı Kerim tefsirine eğilmedi. Nitekim Taberi tefsirinde şöyle geçmektedir: "Yezid b. Ebi Yezid'den naklonulur ki: Biz Said b. Müseyyeb'e helal ve haram konusunda soru sorar­dık. Zira o, insanların en bilginiydi. Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir ayetinin tefsiri ona sorulduğunda şöyle dedi: "Bana Kur'an'ın hiçbir ayetini ondan önce sormayın. (İkri-me'yi kastederek) önce kendisine hiçbir ayetin gizli kalmadığını ileri süren kişiye so­run."

O, bir grup sahabe ile bir araya gelmiş, onlardan ilim almış ve derslerinde bulun­muştur, özellikle arzu ettiklerinin en başta geleni, önce Rasulullah (s.a.v)'ın yaptığı yorumlamalar, sonra da Ebubekir, Ömer ve Osman'ın yorumlandır. Zeyd b. Sabit'in ilmin­den de faydalanmıştır. Rivayetlerinin büyük bölümü akrabası olan Ebu Hureyre'dendir. Zira Said, Ebu Hureyre'nin kızıyla evlenmiştir. Uz. Ömer'in fıkhını da onun ashabından almıştır. Hatta Hz. Ömer'e ait fıkhın ravisi sayılmıştır. Nitekim O'nun hakkında İbn Kayyim şöyle der: "Ömer'in ravisi ve ilminin taşıyıcısı". Cafer b. Rebia da şöyle der: Irak b. Malik'e Medinelilerin en fakih şahsiyetinin kim olduğunu sordum. Dedi ki: Sahih açısından en fakihleri, Rasulullah (s.a.v)'in yorumlamalarını, Ebubekir, Ömer ve Os­man'ın yorumlamalarını aynı zamanda halk arasında geçerli olanları en iyi bilen Said b. Müseyyeb'dir. Hafızasında en bol hadis bulunana gelince, o da Urve b. Zübeyr'dir. Sen Ubeydullah'tan (Yani Ubeyduüah b. Ubeydullah b. Utbe b. Mes'ud) bir denizin kayna­tılmasını istersen, kendisini kaynatmalısın. Irak: "Bana göre tamamının ilmini bir araya topladığından dolayı onların en fakihi İbn Şihab'dır" der. Zühri ise: "Ben ilmi şu üçün­den elde etmiş oldum: İnsanların en fakihi olan Said b. Müseyyeb; kovaların bulandıra-madığı bir deniz durumunda olan Urve b. Zübeyr, bir de Ubeydullah ki, başkalarında bulamadığın bir ilmin varış yolunu Ubeydullah'ta bulmak istiyorsan isabetli iş yapmış olursun."[21]

Said, bütünüyle fıkha yönelmiştir. Onun hadis ilmine ilgi duyması, Nebi (s.a.v)'in yorumlamaları marifetiyle, bir de raşid halifelerin sahabeden nakledilen belgelere daya­narak yaptıkları yorum getirmelerle ilgilenmesi nedeniyledir. En çok alıntı yaptıkları da, Ömer b. Hattab'ın yorumlarıdır. Said, Hz. Ömer'in getirdiği yorumlarla yetindiğine göre, onun görüşlerinin de fıkih'ta bir yerinin, bulunması gerekir. Zira Hz. Ömer fıkhının, ki­tap veya sünnette açık delili bulunmayan konularda kendi içtihadlarımn çokluğuyla özellik kazanmıştır. Devletin egemen olduğu toprakların genişlemesi, böyle bir fıkhı, bu şekildeki yorum getirmelerle fetva vermeleri gerektiren hadiselerin gelişmesi nedeniyle Hz. Ömer'in dönemi, ortaya hüküm koyma, yorum getirme ve fetvalarda bulunma asn dır.

Bu nedenle Said b. Müseyyeb sık sık kendi içtihadına dayalı fetvalarda bulunuyor­du. Nitekim A'lam el-Muvakkîn adlı kitapta şöyle denilmektedir: "Said b. Müseyyeb'in geniş bir fetva alanı vardı. îbn-i Vehb, Muhammed b. Süleyman Muradi'den, o da Ebu Ishak'tan şöyle zikreder: "Onun zamanında ben bir adam görüyordum. Adam birşeyler sormak için huzura giriyor, halk onu, diğerlerinin fetvalarını beğenmediği için Said b. Müseyyeb'in meclisine varıncaya kadar meclis meclis dolaştırdı. Onu, "cesur Said b. el-Müseyyeb" diye Çağırırlardı. Saidb.Müseyyeb'in vefatı esnasında İmam Zeyd'in yaşının onuç-ondört dolayında bulunduğu düşünülebilir. Öyleyse Zeyd'in onu görmüş olması ve kendisine aşina bulunması gerekir.[22]

 

2- Urve b. Zübeyr    

 

140- O tabiin dönemindeki Medine fıkhına açıklık getirme konusunda büyük paylan bulunan yedi fakihlerin ikincisidir. O. Abdullah b. Zübeyr'in öz kardeşi müminlerin ana­sı Hz. Aişe'nin kızkardeşinin oğludur. Hz. Osman b. Affan'ın halifeliği döneminde doğ­muş ve h. 94 senesinde yani Ali Zeynel Abidin (r.a)'ın vefatı yılında ölmüştür. Buna gö­re o Muaviye'nin Ali b. Ebi Talib (k.v)'ye karşı düzenlediği fitne hareketine yetişti. Da­ha önceden kardeşi Abdullah ile Mervanoğlu arasında geçen tartışmayı idrak ettiği gibi, Mervanoğulları devletinin Velid b. Abdulmelik dönemine de kavuşmuştur. Belki de kar­deşinin bu işte bayağı mı davrandığını, yoksa gerçekten durumu hakkında kendisinden yardım mı istediğini bilemeyeceği için bu tartışmada iki taraf arasında çekimser davran­mıştı. Her ne olursa olsun, onun kendisini bütün varlığıyla ilmi araştırmalara verdiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Urve hem fıkıh, hem de hadis dersleri almıştı. Öğrencisi İbn Şihab ez-Zühri'nin de belirttiği gibi, hadis alanında "kovaların bulandıramayacağı bir deniz" idi. İbn Müseyyeb Medine'deki tabiinin en fakihi olduğuna göre, Urve de Hadis açısından en doyuraculanndandı. Dinin fıkıh anlayışını sahabenin bir bölümünden ve farz kılınan şeylerde, ilim ve ahkam konusunda Öncü durumunda olan, onların en seçki­ni, mü'minlerin anası Aişe (r.anh)'dan ders almıştır. Nitekim Hz. Aişe'den Kasım b. Mu-hammed b. Ebubekir ile Urve b. Zübeyr nakiller yapmıştır. Urve, Hz. Aişe'nin hadisleri­ni insanların en iyi bileniydi. Hatta kendisi şöyle demiştir: "Aişe'nin ölümünden önce sen beni dört delille donanmış görürsün. Ve ben derim ki, o ölse de yanındaki hadisler­den dolayı nedamet duymaz; çünkü onların hepsini ben kavradım."

Böylece, dersler halinde edindiği hadis ve fıkhı kitap halinde bir araya getirmeye il­gi duyduğu ortaya çıkmaktadır. Hatta birçok kitaplar yazmış olduğu, ancak Allah'ın ki­tabı yanında bir kitap daha olacağı endişesini hissetmiş ve bu kitapları yok etmiştir. İbn Hişam da şu rivayette bulunmuştur: onun birçok kitapları vardı. Onları Harre Savaşı gü­nünde yaktı." Fakat bundan sonra pişman olmuş ve şöyle demiştir: "Vallahi bana göre onlar, ailem ve malım kadar sevimli idiler."

Buradan anlaşıldığına göre o bir muhaddis ve rivayet yönü ağır basan bir fakih idi. Urve, Zeyd ondört-onbeş yaşlarındayken vefat etmiştir. Zeyd'in onunla buluşması icabe-der. Çünkü onların dersleri Mescid-i Nebevi'deydi. Zeyd'in onunla buluşmadığını dü­şünmek, ancak onun bu Mescid-i Şerife girmediğini farzetmemizle mümkün olabilir.[23]

 

3- Ebu Bekir b. Ubeydurrahman el-Haris

 

141- O, "yedi fakihler"in üçüncüsüdür. onun da vefatı Urve ve Zeynel Abidin gibi h. 94. senesindedir. O derece dini geleneklere bağlı, zahid ve abid idi ki, kendisine "Ku-reyş'in rahibi" denilirdi. Sahabenin birçoğundan rivayette bulunmuştur. Kendilerinden

rivayette bulunduklarının en başta geleni, ümmü'l-mü'mihin Hz. Aişe ile yine mü'minle­rin anası Ümmü Seleme'dir. Ebubekir, fakih ve aynı zamanda muhaddisdi. Fakat fetva verme konusunda Said b. Müseyyeb'in cesurluğu kadar cesaret gösteremiyordu. Bu ne­denle onun fıkıh anlayışına da dirayetçilik değil, rivayetçilik egemen olmuştur.[24]

 

4- Kasım b. Muhammed b. Ebu Bekir

 

142- "Yedi fakihler"in dördüncüsü ve ümmü'l-mü'minin Hz. Aişe'nin kardeşinin oğ­ludur. H. 108 yılında vefat etmiştir. İmam Zeyd, gençliğinin ilk yıllarında hadis ve fıkhı yengesi ümmül-mü'mininden ve Abdullah b. Abbas (r.a)'dan almıştı. Hadisleri, Allah Teala'nın Kitabı'na ve Rasulullah (s.a.v)'ın sünnetinden meşhur olanlarına vurarak metni konusunda eleştirmenliğini yapan bir muhaddisdir. Aynı zamanda da fakihdi. Böylece onun şahsında fıkıh ve hadis bir araya gelmiş oldu.

Onun hakkında öğrencisi ve İmam Malik'in şeyhi olan Ebu'z-Zinad b. Zekvan şöyle diyor: "Fıkıh ilmini ondan daha iyi bilenini görmediğim gibi, sünnete de ondan daha fazla aşina olanını görmedim." Böylece dindarlığı yanında kendisinde gayret, zeka ve tuttuğu işte sonuca ulaşma eğilimi hasletlerinin bulunduğu ortaya çıkıyor. Bu nedenle Malik (r.a), Ömer b. Abdurrahman'ın, Kasım hakkında şöyle dediğini rivayet eder: "Eğer benim herhangi bir konuda problemim olsaydı Teymoğullanndan şu adamı yetkili kılardım." (Kasım b. Muhammed'i kastediyor.)[25]

 

5- Ubeydullah b. Vbeydullah b. Utbe b. Mes'ud

 

143- "Yedi fakihler"in beşincisi olan bu zat, h. 99 (h. 98 olduğuda söylenir) yılında vefat etmiştir. Birçok sahabeden rivayette bulunmuştur. Kendilerinden rivayette bulun­duğu kişilerin başta gelenleri, İbn-i Abbas, Hz. Aişe ve Ebu Hureyre'dir. Hadis ilmine aşinalığı yanında fetvaların temel ilkelerini iyi yakalayan bir fakih idi de. Bütün bunla-nn yanında şairliği de vardı. Böylece kendisinde hem hadis, hem fıkıh ve hem de Şiir buluşmuştu. Aynı zamanda Ömer b. Abdulaziz kendisine öğrencilik yapmıştır. Ömer b. Abdulaziz'in şahsiyetiyle düşüncesinde derin iz bırakması nedeniyle onun katında takdir ve ta'zim mevkii vardı, onda fıkıh ve hadis o şekilde toplanmıştı ki, hiçbirini diğerinden farklı saymak imkanı yoktu.[26]

 

6-Süleyman b. Yesar

 

144- "Yedi Fakihler"in altıncısı olan bu zat da Nebi (s.a.v)'in hanımı olan Meymune 1 "aris''n mevlası idi. Onu mükateb yaptığı ve ödediği takdirde hürriyetini sağlaya-

îr mı^tar parayla kendisini yükümlü kıldığı, bu parayı da ödediği rivayet olunur.

Şöyle söylediği kendisinden nakledilir: "Birgiin TTz. Aişe'nin huzuruna çıkmak için ken­disinden izin istedim. Sesimi hemen tanıdı ve:

-Sen Süleyman mısın?

-Evet, Süleyman'ım dedim.

-Ödemen gerekli olan parayı ödedin mi, yoksa vaz mı geçtin?

-Evet, ödedim ama az bir miktar kaldı.

-O halde girebilirsin. Çünkü üzerinde ödeyeceğin miktar kaldığı sürece sen kölesin, dedi.

Süleyman, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer, mü'minlerin anneleri Meymune, Aişe ve Ümmü Seleme'den rivayetlerde bulunmuştur. Onun, çok ince ve derin bir kavrayışı vardı. İlminin insanlarla sürekîi temas halinde olmasını ve durumlarıyla hemhal olmayı temenni ederdi. Ömer b. Abdulaziz Medine'de vali olduğunda, Medine çarşısının denet-leyicisiydi. H. 100. senesinde vefat etmiştir.[27]

 

7- Harice b. Zeyd b. Sabit

 

145- Bu fakihlerin yedincisi olup, h. 100. yılda vefat etmiştir. Babası Zeyd b. Sabit gibi "Fakihürre'y" idi. Babasının ilmine varis olmuş, babasının ün saldığı özellikler olan re'y yanlısı olmak ve miras hukukuna aşinalık, onun üzerinde de etkisini göstermiştir. Bu nedenle Harice'nin rivayet yönü daha zayıf, kendi yorumuyla fetva verme ciheti ise daha güçlüydü. Miras hukuku konusunda tam bir ilme sahipti. İnsanların miraslarını Al­lah'ın kitabına göre taksim ederdi. Mus'ab b. Abdullah: "Harice ve Talha b. Abdurrah-man b. Avf, kendi zamanlarında fetvaları aranan kişilerdi. Halk onların görüşleri ile sü­kuna ererdi. Evlerden, hurmalıklardan ve gayri menkullerden oluşan mirasları varisler arasında taksim ederler, vesikaları doldururlardı" demiştir.

Nitekim o, iyi bir alim ve halkın yorumlamalarına başvurma gereğini duyduğu bir fakihti. Halkla içice bulunur, problemlerine derman olur ve mallarım aralarında taksim ederdi. Fakat bununla birlikte Medine'de çok ibadet yapmakla ün salan abid kişilerden biriydi. Hatta bu durum kendisini halktan soyutlamaya kadar götürmüş, işin sonunda uz­lete ve yalnız yaşamaya mecbur kalmıştı.

146- Bunlar, tabiin döneminde Medine fukahasının en belirgin yedi fakihidir. Bu fa­kihlerin dışında daha çokları var idiyse de, bunlar kadar ün salmam ıslardır.

Burada birkaç durumu gözden geçirmemiz gerekmektedir:

Birincisi: Bu zatlardan üçü -Urve, Kasım ve Süleyman- mü'minlerin anneleri ile ge­rek akrabalık ve gerekse mevlalık bağıyla ilişkili bulunuyorlardı. Dolayisiyle nakilleri­nin çoğunu onlardan yapmışlardır. Bu itibarla onlar, Nebi (s.a.v)'in aile ocağıyla da sü­rekli ilişki içerisindeydiler. Öyleyse ilişkilerinin aynı zamanda Nebi (s.a.v)'in sülalesi ile

de güçlü bir bağlantı içerisinde olması zorunludur. Özellikle hadislerin sükuna eriştiği ve Ehl-i Beyt'e ilimle huzur veren Ali Zeynel Abidin zamanında... Şüphesiz bu bağlantı­yı İmam Ali Zeynel Abidin'in oluşturduğu halkla sıcak ilişki ve onlarla haşir-neşir ol­mak takviye etmiştir. Bu ilişkiler onun mevkiinden hiçbir şey eksiltmemiş, aksine yüce­liğini, şerefini ve itibar görmesini artırmıştır.

İkincisi: Bu fakihler sadece rivayet fakihleri değillerdi. Aksine aralarında rivayet alimleri bulunduğu gibi, Allah'ın kitaoı'nda ve Rasulullah'ın sünnetinde rastlanmayan konularda içtihat yapan fakihler de vardı. Bunlar, selef fıkhını etüd ediyorlar, ona göre hüküm çıkarıyorlar, hakkında Kur'an, Sünnet veya sahabe sözlerinden oluşan açık bir delil bulamadıkları konularda akıllarında yoğrulup duran şeylerle, Nebi (s.a.v)'in ve ra-şid halifelerin meşhur olan yorumlamlanyla hüküm çıkararak fetva veriyorlardı. Onlar arasında üzerlerinde rivayet ilminin etkili olduğu kişiler de vardı. Urve b. Zübeyr gibi böyle kimselerde, fıkıh ilmi ve fetva verme işi zayıf kalıyordu. Ama bunların çoğunluğu üzerinde fetva vermek ve içtihat yapma yönü ağır basmaktaydı.

İşte bu durum bize, her ne kadar aynı dönemde rivayetciliğin büyük payı olsa da, re'y fıkhının tabiin arasında büyük payı olduğu imajını veriyor. Re'ye dayalı fıkıh akımı sadece Iraklılarla bağımlı kalmamış aksine aynı akım Medine'de de var olmuştur. Ancak Medineliler arasındaki re'y fıkhı ile Irakhlardakinin farkı, Iraklıların re'yi sadece kıyas üzerine oturtmalarıdır. Kıyasların dayandırıldığı gerekçeleri arayıp çıkarabilmek için sa­dece meydana gelen meselelerle ilgili konularda fetva vermekle yetinmeyip, aksine var­dıkları kıyas gerekçelerini uygulama alanına koymak amacıyla, meydana gelmemiş olayları da var sayıyorlardı. Medine fakihlerine gelince, onlardaki re'yin çoğunluğu sa­habenin yorumları ve fetvalarından oluşan kaynak haberlere göre hüküm çıkarmak ve açık delil bulunmayan konularda da mesalih-i amme'yi gözetmek şeklindeydi. Onlar, sa­dece meydana gelmiş olaylar hakkında fetva veriyorlardı.

Üçüncüsü: "Yedi fakihler"le çağdaşları olan Abdullah b. Ömer'in mevlasi Nafi', Abdullah b. Abbas'ın mevlası îkrime gibi kimselerin ve bunların İbn Şihab ez-Zühri gibi öğrencilerinin tamamının fikhi etkinliklerine, Rasulullah (s.a.v)'in mescidinde veya da­ha önce işaret ettiğimiz gibi kendi evlerinde Rasulullah (s.a.v)'den naklen aldıkları riva-yeüerdeki etkinliklere devam etmeleridir.

Zeyd genç yaşta ve ilmi elde edebilecek dönemde iken tüm bunların etkinlikleri de­vam ediyordu. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Zeyd'i bu zatların ilmiyle şereflenmekten engelleyecek herhangi bir engelin bulunabileceğini varsaymamız mümkün değildir. An­cak bu, ders almak veya peşlerinden ayrılmamak biçiminde olmasa bile bu zatların var-ıgi nedeniyle oluşan ilmi atmosferden yararlanma biçiminde düşünülebilir. Yoksa eydın böyle bir atmosferden mutlak soyutlanmasını farzetmek imkanı yoktur. Çünkü şekil düşünce, Ehl-i Beyt'in dedeleri (s.a.v)'in mescidine girmeyi boykot etmeleri an­gındadır. Bunu farzetmek ise makul olmaktan çok uzaktır. Hiçbir akıllı böyle bir düşünceyi varsayamaz. Bunun da Ötesinde soyu pak ve tertemiz olan babasının hayatını bu ilim meclislerinde geçirdiğini, böyle meclisleri arayıp durduğunu ve daha önce işaret et­tiğimiz gibi tabiinden herhangi birini dinlemek için safları yarıp öne geçmek istediğini biliyordu. Değerli oğlunun da asaletli babasının yolundan uzak kalması düşünülemez. Özellikle de Zeyd'in ilmi nerede olursa oisun alması ve daha önce işaret ettiğimiz gibi fırka yanlılarının nezdindekini bilmek için ta Basra'ya kadar yolculuk yapması bunun kanıtıdır.

Böyle bir dönemde ortaya çıkan bir mes'elede; re'y konusunda ve Hadisin yanında re'y ile hüküm vermenin ölçüsü hususunda söz hayli uzamıştır. Bunlarla ilgili şu kadarı­nı söyleyelim:[28]

 

RE'Y VE HADİS

 

147- Şehristani el-Miîel ve'n-Nihaî adlı eserinde şöyle der: "ibadetlerle tasarrufa! konusundaki vak'a ve olaylar, smırlandırılamayan, sayılması mümkün olmayan şeyler­dendir. Şunu da kesin olarak biliyoruz ki, her olayla ilgili nass gelmemiştir. Esasen böy­le bir durum düşünülemez bile. Nasslann bir sonu olduğuna göre zaten sonu bulunma­yan şeyleri sonu bulunanlar denetim altına alamaz. Kesinlikle bilinmektedir ki, her hadi­senin özünde bir içtihadın bulunabilmesi için içtihat ve kıyasın muteber sayılması zo­runludur.

Nitekim sahabe Rasulullah (s.a.v)'in Refik-i A'la'ya göç etmesinden sonra ardı arası kesilmeyen sınırsız hadiselerle karşı karşıya kaldı. Oysa ellerinde Allah Teala'nın Kita­bıyla Rasulullah'm aşina oldukları sünneti bulunmaktaydı. Hal böyle olunca önce Al­lah'ın Kitab'im dayanak alıyorlar, eğer imdatlarına yetişecek şeyi o kitapta bulamaz­larsa, o zaman hadis hafızlarının ezberlediklerinden öğrenegeldikleri Rasulullah'm sün­netine sığınıyorlardı. Eğer o konuda hiçbir hadis de hatırlamıyorlarsa nasslar üzerine bi­na etmek suretiyle yahut İslam'ın ruhu, aynı zamanda Kur'an ve sünnetle uyum sağlaya­cak şeylere dayanarak kendi görüşlerine göre içtihad ediyorlardı.

İşte bu nedenle sahabe kendi görüşleriyle hüküm vermek zorunda kaldı. Ancak re'y ile hüküm vermenin dozajında ayrılığa düştüler. Sahabe'nin bir bölümü nass bulamayın­ca fetva vermekle yetiniyor, diğer bölümü de re'y ile hüküm veriyor, başka bir kısmı da şu hadis-i şerifin hükmü altına girmemek için Rasulullah (s.a.v)'e karşı yalan isnad et­mekten nefsini sakındırıyordu: "Her kim bile bile bana yalan isnad ederse cehennemde­ki yerini hazırlasın." İşte bu sakınanlardan birisi Abdullah b. Mes'ud (r.a)'dır. Ebu Amr eş-Şeybani şöyle der: "Yıllarca Abdullah b. Mes'ud'un meclislerinde bulunmuştum. "Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu" demesin; her defasında "Rasulullah (s.a.v) şöyle bu­yurdu" dediğinde onu bir titreme alındı. Her zaman bu ifadenin aynısını veya bunun benzerini yahut da yakın anlamlısını söylerdi."

İbn Mes'ud kendi re'yi ile fetva verdiğinde şöyle derdi: "Bunu kendi görüşüme da­yanarak söylüyorum; eğer doğru ise bu Allah'tandır. Eğer yanlışlık varsa o benden ve şeytandandır." Kendi görüşü daha önce bilgi sahibi olmadığı bir hadisle uyum sağlayın­ca son derece sevinirdi, onun hakkında meşhur olan Mufavvida konusunda olduğu gibi. Mufavvida, kendisine mihir takdir edilmeyen ve kocasının onunla zifafa girdiği kadın­dır. Bu konuda şöyle demiştir: "Onun mihri. eksik ve fazla olmaksızın kendi ailesinden akranlarının mihri kadardır." Bunun üzerine o mecliste bulunan iki kişi Rasulullah (s.a.v)'in de aynen onun yorumlaması gibi yorum yaptığı ile ilgili şahitlik yaptılar.

Sahabe dönemi böylece sona erdi. Aralarında Kitap ve sünnet'ten bir nassa rastlaya-madıklan zaman sık sık re'ye başvuranları vardı. Ömer b. el-Hattab, Ali b. Ebi Talib, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes'ud ve Abdullah b. A'<,bas bunlar arasındadır. Diğer bir kısmı da çekimser davrananlar ve re'ye sık sık müracaat etmeyenlerdir. Bunlar arasında da Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr b. As ve diğerleri bulunmaktadır.

148- Nihayet tabiin dönemi geldi. Onlar arasında da çekimser kalanlar Kitap ve sün­netten hiçbir nass bulamadığında sık sık re'ye başvuranlar olmak üzere iki grup oluştu. Bu iki grup arasındaki uçurum ileri boyutlar kazandı. Öyle ki, çekimser davrananlar nass bulunmayan yerlerde hemen fetvaya koşuşmuyorlar, ancak çok dar sınırlar içerisin­de re'y ile hüküm veriyorlardı. Kendi nefislerini fitne akımlarından korumaları, Allah'ın dini konusunda hiçbir hüccet ve apaçık bir yetki belgesi bulunmadan şunun helal, bunun haram olduğu yorumunu getirmemeleri için böyle bir metodu muteber saymaktaydılar. Re'ye başvurmak mecburiyetinde kaldıkları zaman tıpkı ölü eti yahut domuz eti yemek zorunda kalanlar gibi ancak re'yden sınırlı miktarda yararlanıyorlar ve zaruret sınırını geçmiyorlardı. Re'ye sık sık başvuran diğer gruba gelince, onlar da kendilerince sahih bir hadis bulamadıkları zaman bu yola fazlaca başvurmakta, sahih hadisleri ayıklama konusunda çok ince elemekte idiler. Bu yöntemin, kendileri için, kendi re'ylenyle fetva vermekten daha hayırlı olduğu görüşünü savunuyorlar ve rivayetlerinde şekk illeti bulu­nan kişilerin rivayet ettikleri hadisleri kabul ederek söylemediği şeyleri Rasuluîlah'a ifti­ra etmektense doğru veya yanlış olsun, kendi görüşlerine başvurmayı yeğliyorlardı. Özellikle de Hariciler ve diğer akımların fitneleri döneminde Rasulullah (s.a.v)'e karşı yalan uydurmalar artış gösterdi. Kadı lyad, Rasulullah (s.a.v)'e karşı yalan konusunda bir kısım nedenlerini sıralamış ve uydurmacılar konusunda şöyle söylemiştir:

"Bunlar arasında çeşitli gruplar vardır. Bir grubu, ya Zenadıka ve benzerleri gibi şa­nını yüceltir gibi göstermek ve küçümsemek amacıyla, yahut faziletler, rağbet uyandır­malar konusunda hadisler yakıştıran kara cahil softalar gibi dindarlığını göstermek ve kendi sapık düşüncesinin ince hesabını yapmak için, yahut da modernistlerin felsefesi gibi namım duyurmak ve garip şeyleri meşrulaştırmak amacıyla, veyahut bid'atçılarm Propagandacıları ile mezheplerin aşın tutkunları gibi hüccet uydurmak ve aşın taraftar toplamak gayesiyle, veyahut da dünya ehlinin muradettikleri isteklere uyum sağlamak, yapmış oldukları şeyler konusunda mazeret taleb etmek bahanesi ile Rasulullah (s.a.v)'in asla söylemediği şeyleri uyduranlardır. Böylece sanat ve biyografi erbabı nez-dinde yukarıdaki tabakalardan her tabakanın bir cemaatı belirginleşmiştir. Uydurmacıla­rın diğer bir grubu da sahabe ve başkalarının konuşmalarına, Arapların, hukemamn öz­deyişlerine yöneliyorlar ve hemen onları Nebi (s.a.v)'e nisbet ediyorlardı.[29]

149- Böylece Zeyd (r.a)'in içinde yaşadığı tebe-i tabiin dönemi gelip çam. Ve Zeyd de daha öncekilerin içinde bulunduğu ortama girmiş oldu. Bu defa da fakihlerden oluşan iki grup arasındaki gedik ileri boyutlara ulaştı. Artık her grubun kendi simgesini taşıyan bir nişanı oluştu. Nihayet İslam beldelerinden her belde için bu iki metottan birisi şöhret buldu. Bir kısım tarihçiler Medine'nin rivayet fıkhıyla ün saldığını, Irak'ın da re'y fıkhı­nın vatanı olmakla şöhret bulduğunu zikrederler. Bu bakış açısı öylesine müthiş bir ilgi gördü ki, neticede fıkhi değişmez gerçeklikler mertebesine ulaştı. Biz, Irak'taki re'y fa-kihlerinin Hicaz'daki kardeşlerinden daha çok olduklarından, Hicaz'daki rivayet fakihle-rinin de oradakilerden daha çok olduklarından şüphe etmiyoruz. Ancak biz, Irak fıkhı­nın topyekün re'y fıkhı ve Hicaz fıkhının da topyekün rivayet fıkhı olduğunu kesin ola­rak söyleyemeyiz. Şüphesiz rivayet ekolü Irak'ta ün saldığı gibi, Medine ve diğer Hicaz şehirlerinde de re'ye dayalı hüküm verme benimsenmiştir. Nitekim Medine fıkhını en güzel tarzda temsil eden "Yedi Fakihler"in en büyüklerinin, fetva vermekten hiç çekin­meyen, hatta kendisine "cesur" lakabı takılan îbn Müseyyeb olduğunu gördük. Re'ye ce­saret gösteremeyenin çokça fetva vermeye de cesareti olamaz. Rivayet kalıbı içinde sıkışıp onun dışına çıkamayan kişi de cesurca fetvalar vermekle nitelendirilemez. Riva­yet edilen hadislerin dairesi içerisinde kalan ama fetva vereceği konuda nass veya nakle­dilmiş bir hadis bulamadığında benzer hadisleri araştırıp sık sık onların metoduna göre standart bir ölçü tesbit eden kişi ancak cesur olmakla nitelendirilebilir.

150- Gerçek şu ki, hakkında nass bulunmayan konularda re'y zorunlu bir değer ola­rak alınmadıkça fıkıh elde edilemez. Fakat tabiin ve tabe-i tabiin dönemlerinde gerek kendilerine ders veren otoritelerin ve gerekse o otoriteler nezdinde sabit değer olan riva­yetlerin değişiklik arzetmesiyle fıkıh ekolleri de farklı görünüm arzediyordu. Nitekim Veliyullah ed-Dehlevi, bu ekollerin farklı görünüm yansıtması konusunda aşağıdaki bil­giyi veriyor: "Tabiin alimlerinin herbiri için kendi anlayışına göre bir mezhep oluştu. Böylece her beldede bir imam nasbedildi. Örnek olarak Medine'de Said b. el-Müseyyeb ve Salim b. Abdullah b. Ömer, bu ikisinden sonra da Zühri, Kadı Yahya b. Said, Rabia b. Abdurahman gibiler, Mekke'de Ata b. Ebi Rebah, Kufe'de İbrahim en-Nehai ve Şa'bi, Basra'da Hasan el-Basri ve Yemen'de Tavus b. Keysan gibiler... Allah gönüllere ilim aş­kı verdi de bu ilimlere ilgi duydular. Hadisleri, sahabenin fetva ve temel görüşlerini on­lardan naklen aldılar. Bu alimlerin mezhepleri ve gerçekletirmek istedikleri kendi süb­jektif algılamalarına göredir. Fetva soran kişiler, o mezheplerin sınırları içerisinde fetva­larını sordular. Meseleler kendi aralarında dönüp dolaştı. Yorumlamalar yalnız onlara iletildi. Said b. Müseyyeb, İbrahim ve bu ikisinin ashabı, fıkhın bütün konularım bir ara­ya topladılar. Onların her konuda geçmiş büyüklerinden aldıkları temel ilkeleri vardı. Nitekim Said b. Müseyyeb ve ashabı, Haremeyn ehlinin fıkıh dalında insanların en tu­tarlı oldukları görüşündeydiler. Mezheplerinin kökeni Abdullah b. Ömer, Aişe ve İbn Abbas'ın fetvalarıyla Medine kadılarının yaptığı yorumlamalara dayanmaktadır. Bunlar arasında kendilerine elverişli olanları bir araya toplamışlar, sonra da ibret almak ve de­netlemek için tekrar gözden geçirmişlerdir."

"İbrahim ve ashabı da Abdullah b. Mes'ud'la ashabının fıkıh dalında insanların en tutarlısı olduğunu uygun görüyorlardı. Nitekim Alkame, Meşruk'a şöyle demişti: "Aca­ba Abdullah'tan daha tutarlı kimse var mıdır?" Ebu Hanife de Evzai'ye: "İbrahim, Sa-lim'den daha güçlü bir fakihtir. Sahabilik üstünlüğü olmasaydı, neredeyse Alkame'nin Abdullah b. Ömer'den daha güçlü bir fakih olduğunu söyleyecektim" demiştir. İşte Mez­hebinin kökeni Abdullah b. Mes'ud'un fetvaları ile Ali'nin yorumlamaları ve fetvalarına birde, Şureyh ile diğer Küfe kadılarının yorumlamalarına dayanmaktadır. Onlar arasın­dan Allah'ın en uygun gördüklerini bir araya toplamış, sonra da Medinelilerin Medine kökenli rivayetlerde yaptıkları gibi rivayetleri üzerinde seçmelerde bulunmuştur."

"Onların tahriç edişleri gibi o da tahriç yapmış ve her konudaki fıkıh meselelerini kendisine göre hulasa etmiştir. Said b. Müseyyeb, Medine fakihlerinin en tatlı dillisi, Hz. Ömer'in yorumlamaları ile Ebu Hureyre hadislerini en iyi ezberleyeniydi. İbrahim de Küfe fakihlerinin lisanı en tatlı olanıydı. Bir şeyden söz ettiklerinde herhangi birisine nisbet etmeseler bile çoğunlukla sözleri açık veya imalı, yahut benzeri yollarla bir zata mensup olurdu. Böylece beldelerinin fakihleri ikisinin etrafında toplanıyor, onlardan ri­vayette bulunuyor, o rivayeti iyice kavrıyor ve tahriç ediyorlardı."[30]

Dehlevi başka bir yerde de şöyle diyor: "Her alimce tercih edilen görüş, kendi bel­delerinin ve otoritelerinin mezhebidir. Çünkü o alimler, ancak bu otoritelerin tutarlı gö­rüşlerine en çok aşina olan, geçerli saydıkları temel ilkeleri en iyi kavrayan kimselerdir. İşte İbrahim'in kalbi de kendi beldesi otoritelerinin üstünlüklerine daha eğilimliydi. Böylece Hz. Ömer, Hz. Osman, İbn-i Ömer, Hz. Aişe, îbn-i Abbas, Zeyd b. Sabit ve on­ların Said b. Müseyyeb gibi ashabının mezhebi, (kuşkusuz Müseyyeb, Hz. Ömer'in yo­rumlamalarını, ayrıca Ebu Hureyre, Urve, Salim, Ata', İbn-i Yesar, Kasım, Zühri, Yahya b. Said, Zeyd b. Eşlem ve Rabia'nın hadislerini en iyi ezberleyen kişiydi.) Medine'Hlere göre Örnek alınmaya diğerlerinden daha layıktı. Çünkü Nebi (s.a.v) Medine'nin faziletleri konusunda açıklamalarda bulunmuş, ayrıca Medine her asırda fakihlerin sığmağı ve alimlerin de toplantı merkezi olmuştur. Dolayısiyle İmam Malik'in Medine fukahasını, hüccetlerini gözü önünden hiç ayırmadığını görüyoruz. Abdullah b. Mes'ud ve ashabının ekolü ile Hz. Ali, Şurayh, Şa'bi'nin yorumlamaları, bir de İbrahim'in fetvaları ise Kufeli-lere göre örnek alınmaya daha layıktı."[31]

151- Dehlevi'nin bu açıklamaları göstermektedir ki, Medine fıkhı yahut genel anla­mıyla Hicaz fıkhı ile Irak fıkhı arasında sünneti örnek alma açısından metot farklılığı gi­bi bir ayrıcalık bulunmamaktadır. Ancak bu ihtilaf, otorite şahsiyetlerin ihtilafıdır. Hep­si de Allah'ın Kitabı ve Rasulullah (s.a.v)'in sünnetine göre hüküm verme üzerinde bir­leşmektedirler. Tabii ki onlarda o zaman sahabenin rivayetlerine tabi oluyorlar, orada da bulamazlarsa Kitab'a, sünnet'e ve sahabenin görüşlerine uygun biçimde hüküm çıkarı­yorlardı. İşte re'y'e dayalı fıkıh bu noktada gündeme geliyor.

Medine fıkhı ile Irak fıkhı arasındaki gerçek ayrıcalık, aşağıdaki üç noktayı ortaya çıkarmaktadır:

Birincisi: Medinelilere göre Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın yorumlarıyla fetvaları, ayrıca İbn Abbas, Zeyd b. Sabit ve mü'minlerin anası Aişe'nin fetvaları, bir de Ebu Hureyre'nin hadisleri esastır. Iraklılara göre İse İbn Mes'ud'un hadis ve fetvalarıyla, Ebu Musa el-Eş'ari'nin, bir de Şurayh'ın yorumlamaları esas kabul edilmiştir. Böylece ihtilaf, ilim otoritelerinin ihtilafı olmuştur.

İkincisi: Medİne'lilere göre rivayet zenginliği ağır basmaktadır. Bu durumda riva­yetleri esas kabul etmek ağırlık kazanır. Meseleleri çok bol olan sahabenin yorumlama-lanyla bu kaynak rivayetlere dayandırılan görüşlerden oluşan rivayet kökenli fıkıh maddesi daha sağlam ve kuvvetli olur.

Üçüncüsü: Tabiin fetvalarının Medine'deki içtihad çevreleri nezdinde yüce bir yeri ve saygınlığı vardı. Bu fetvalar, birçok zamanlar zorlayıcı yolla olmasa da ılımlı bir at­mosfer içerisinde izlenmiştir. Irak fıkhındaki tabiin görüşlerine gelince, aynı yüce mevki onlara verilmemiştir. Bazı durumlarda uyum sağlamış görünse bile bu, sırf izlenmek için değil, ancak fikrin oluşumunda bir rastlantı nedeniyledir.

Böylece Medine'de re'y akımının bulunduğu anlaşılmaktadır. Çünkü nerede fıkıh varsa orada muhakkak araştırma sonucu nasslardan hüküm çıkarmanın bulunacağı, ayrı­ca hakkında nass bulunmayanların hükmü hususunda nass bulunanların hükmüne uyar-lamanın da gerekli olacağı değişmez bir gerçektir. Re'y de ancak böyîe bir durumda kendini gösterir. Fakat Medine'ye özgü re'y akımı, rivayete dayanan kaynak haberlere uyarlanır. Böylece re'y, rivayetin bir benzeri olur; onun metodunun dışına çıkamaz. Kaynak haberden uzaklaşmayıp, ancak aynı anlamı ifade eden bir hükme yaklaşım gös­terir. O hüküm re'ye istinad etse bile yine rivayetlerin dairesi içerisinde kalır.

Bu açıklamalardan, kaynak haberlerin Medineliterde fazla, İrak'ta ise az olması ne­deniyle, Irakhlardaki re'y akımının Medinelilerdeki bu akımdan daha çok olduğu şüphe­ye yer vermeyecek şekilde anlaşılmaktadır.

Belki de, Medine re'yi kıyasa çokça veya en azından Iraklıların kıyasa itimatlar! öl­çüsünde bel bağlamazken, Irak re'yi kıyas, kıyas istihsam ve Iraklılar arasında yaşanan gelenekleri kendisine dayanak edinmekteydi. Aksine Medine re'yi mesalih-i mürsele ile Medineliler arasında uygulanan gelenekleri esas alıyordu. Medine gelenekleri ile Irak gelenekleri arasındaki fark, Medine ile Irak arasındaki fark gibidir. Şöyle ki, Irak sapık inanışların, behimi duyguların ve bid'atların vatanı; daha öncelere gidilirse çeşitli eski dinlerin vatanıdır. Medine'ye gelince, orası İslam'ın öz vatanıdır. İslam orada gelişmiş ve orada sığınak bulmuştur. Sahabe ve tabiinin örnek yaşantılarının izleri oradadır. O beldenin gelenekleri, şüphesiz İslam'ın özünden doğmuş ve birçok biçim alışlarında İs­lam'ın ilkeleri ona kaynaklık yapmıştır.

152- İşte bu, re'y ve hadis arasında cereyan eden fıkhi yönelişler konusundaki ihti­laftır. Şüphesiz re'y ile hüküm verme işi İmam Zeyd'in en olgun yaşa ulaştığı bir dönem­de artış gösterdi. Böylece bu tutum genel yapısıyla bilimsel ve özel olarak fıkhi araştır­malar biçiminde müstakil bir şekil aldı. Zeyd bir taraftan re'y ile hüküm verme konusun­da çekimser davranan hadisçilerin ve rivayetçilerin metoduna vakıf olduğu gibi, öte yandan re'yin her iki metodu üzerinde de bilgi sahibi idi. Hem Medine fakihlerinin pren­sip edindikleri re'y ile hüküm vermeyi, ayrıca Nebi (s.a.v) ile sahabenin yorumlamaları­na göre uyarlama yapmalarını, hem de mesalih-i mürsele ile hüküm vermelerini yakın­dan biliyor, hem de Iraklıların re'ye ağırlık verişlerini ve kıyaslarda benimsedikleri me­totları gayet iyi tanıyordu. Özellikle de Zeyd'in başlattığı hareket Kufe'de, Irak fıkhının vatanında gerçekleşti. Orada, kıyas metodunun baş otoritesi Ebu Hanife ile buluştu. Ebu Hanife Zeyd'den nakillerde bulundu ve onunla ilmi tartışmalar yaptı. Bu nedenle Ebu Hanife, Zeyd'in, zamanındaki alimlerin en bilgini olduğu yargısına vardı.

Durum böyle olunca, acaba Zeyd fıkhı metodunda, gelişigüzel bir re'y ile mi, veya kökeni maslahat olan bir re'y ile hüküm verip onu İmamiyye'nin fıkıhlarında geliştirerek imam Cafer Sadık'a nisbet ettikleri istishab şeklinde mi açıklıyor, yoksa bazı fakihler tü­müyle içinde boğulmaktan sakındırmış da olsalar, tamamı kıyas ile yargıya varmanın tu­tam bir metotları sonuca gitme olduğunu ikrar etmeleriyle birlikte, ayrıca kıyasın doza­jında ayrılığa düşmelerine rağmen sünni fıkhının çoğunluğunun metot edindiği kıyasla mi hüküm veriyordu? Nitekim o fakihlerin birisi şöyle dedi: "Kıyas içinde boğulan kişi, eredeyse sünnetten uzaklaşacaktı." Yoksa Zahirilerin yaptığı gibi yalnız istishab ilkesi e vetinerek re'ye hiç mi yer vermiyordu? İşte bu konular, üzerinde tartışmaları gerçek-eştıreceğimiz, sırf varsayım ve takdir yetkisine dayalı olarak değil, derin araştırma ile  üzerine bina edeceğimiz hususlardır.[32]

 

ASRIN DURUMUNUN ÖZETİ

 

153- Bu asrın durumu hakkındaki tartışmaları ayrıntılarıyla verdik. Bunun nedeni, İmamın dönemine açıklık getirmenin araştırmamızın bir parçası oluşu ve İmamın ancak kendi verimli arazisinde filizlenen, kendi atmosferinde ürün veren büyük, ulu bir ilim ağacı olmasıdır. Böyle bir müçtehid fakih, asrının meyvelerinden bir meyve, çağında ve çağının dalgalanmalarında iz bırakan bir şahsiyettir. Yine o, kendisinden öncekilerin ne­ticesi, kendisinden sonra gelenlerin de başlangıcıdır. Çünkü insanlığın numunesinde ve fikir önderinde asrının görüntüleri yansır. Kendi tabiatlarındaki ışığı hem yaşadıkları as­ra, hem de takibeden ileri asırlara taşırlar.

Nitekim biz, İmam Zeyd (r.a) döneminin İslam'ı çeşitli yönleriyle anlamayla ilgili bir oluşum dönemi olduğunu görmüştük. İşte bu dönemde akaid alanında fikir oluştur­ma felsefesi gelişti. Bundan dolayı içlerinden ehl-i kıble olanlar tevhid'in özüne ve Risa-let-i Muhammediye'nin cevherine dokunmadan geçiştirseler bile yine de İslam akidesi etrafında laf üreten fırkalar oluştu. Onların hepsi de kendilerine göre kelimenin tarn an­lamıyla Allah Teala'yı noksanlıklardan tenzih etmek istediklerinden dolayı zat ve sıfat­ları konusunda laflar edip ihtilafa düştüklerine göre Haşviyyeler ve diğer sapitanîar hak­kındaki şu takdir yetkimizi ortaya koyalım: Onlar, ehl-i imandan olmadıkları gibi, ilim ehli olmaktan da nasiplenemeyen kişilerdendirler.

Yine bu asırda alimler siyasi görüşler ortaya koymaya başladılar. Peşinden, uğrunda kılıçların sıyrıldığı fikri çatışmalar netlik kazandı. Bu çatışmalar, mezheplere ve fraksi­yonlara dönüştü. Böylece çeşitli şube ve fraksiyonlanyla Şia ile Harici Mezhebi, aynı zamanda Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat Mezhebi adı verdikleri mezhepler oluştu.

Aynca bu asırda fıkhi metotlar hudutlarını tesbit etmeye, belirli simgesi ve görüntü­leri olan açık, net çizgilerle görünüm kazanmaya başladı. Böylece Medine'deki fıkıh alimleri metotlarını görüntüleyiverdiler. Bu asırda İmam Malik ilim peşinde koşuyordu. Sonra da ilim kürsüsüne oturdu. Iraklıların metodu ise netlik kazanmaya ve simgelerini belirginleştirmeye koyuldu. Bu metotlar açıklık kazanıverdi ve onları Ebu Hanife uygu­lama alanına koydu. Böylece o da bu ders kürsüsüne oturmuş oldu.

Nitekim Evzai de Şam'da rivayetlerden kaynaklanan bir metot görüntülüyordu. Ev-zai, görüşleri itibariyle İmam Malik'e yakınlık arzediyordu.

Ayrıca Leys, Mısır'da yine İmam Malik'e yakınlık arzeden bir metot görüntüledi. Şu kadar var ki, birkaç meselede ona muhalefette bulunmuş ve ulaştığı sonuçların çoğunda İmam Malik'e uyum sağlamıştır.

154-  İmam Zeyd'in, duyup öğrenmek istediği her ilmi konuda bir gezintisi vardır. Nitekim onun siyaset alanında bir cevelanı vardır. Bu alanda mücadele vermiş, münaza­ra yapmış, şii görüşlerin ortasında içinde insaf ve adalet bulunan bir görüşle ortaya atılmis bu görüş için davette bulunmuş, uğrunda savaşmış, nihayet onun yolunda şehit düş­müştür. Yine onun, akideler etrafında cereyan eden meselelerle ilgili bir görüşü vardır ki, bu görüşü alenen söylemiş, onunla tanınmış ve ün salmıştır. Her ne kadar neyin mü­cadelesini verdiğinin farkında değil İdiyse de. Çünkü Zeyd (r.a) dini hakikatlerde, özel­likle de itikada ilişkin konularda mücadele etmenin şüpheye neden olacağını, şüphe ile birlikte de imanın zayıflayacağını biliyordu. Doiayisiyle fikrini beyan ettiği meseleler konusunda verdiği mücadelenin akide etrafında odaklaştığım bilmiyordu. Her ne kadar bu meselelerle kucaklaşmakla ün salmış da olsa. O, Allah'ın ayıpladığı bir konuda mü'minlerin dışına çıkmamak için Allah'ın Zatı konusundaki meseleleri tartışmasız bir şekilde ilan etmekten geri durmadı. Zira Allah Subhanehu şöyle buyuruyor: "Onlarsa Allah hakkında mücadele ediyorlar. Halbuki O, azabı pek şiddetli olandır." (Ra'd 13)

İmam Zeyd, fıkıh alanına, Al-i Beyt'in miras bıraktığı şeye aşina olan bir kişinin edasıyla dalış yaptı. Ve o mirası, Medine'de görmüş olduğu ilimle geliştirdi. Al-i Beyt'in yanında bulunan miras Medine'nin ilminin dışına çıkmıyor, daha uygun bir ifadeyle ona ters düşmüyordu. Medine ilminden, ancak görüşlerdeki ufak-tefek ayrılıklar ölçüsünde, bakış açılan değiştiğinden dolayı biraz ayrılıyordu.

İşte şu anda onun siyaset alanındaki ve akide etrafındaki görüşleri ile fıkhı konusun­da konuşmamızın zamanı geldi. Allah Teala'dan bu yolu bize müyesser kılmasını, onun tanıtımında ve açıklamasında bizim başarılı olmamızı sağlamasını niyaz ederiz. Şüphe­siz O, yolun en doğrusunu gösterendir.[33]

 



[1] Şehristani, el M iki ve'n-Nihal

[2] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 138-140.

[3] el-Fark Beyne'1-Firak. Muhammed Bedir baskısı.

[4] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 140-142.

[5] Bunlar Mani taraftarlarıdır. İran'da Mecusilikle Hristiyanlik arasında bir mezheple or­taya çıkmışlardır..

[6] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 142-145.

[7] İbn Hazm, el-FasI Fi'1-Milel ve'n-Nihal

[8] Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal

[9] İbn-i Hazm, el-Fasl fi'1-Müel ve'n-Nihal

[10] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 145-149.

[11] Hilyetü'l-Evliya 2/142

[12] A.g,e.9/309

[13] Tarih-i Ebi'1-Fida 9/106

[14] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 149-150.

[15] Siret Ömer b. Abdülaziz, 63

[16] Tarıhu'l-Fiich,el-Hucuri 110

[17] el-Medarik, Daru'3-Kûtûb, Yazma eser, 1/22

[18] A'lam el-Muvakkiin 1/16

[19] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 150-155.

[20] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 155-156.

[21] A'lam el-Muvakkiin,l/18

[22] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 156-157.

[23] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 158.

[24] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 158-159.

[25] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 159.

[26] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 159.

[27] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 159-160.

[28] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 160-162.

[29] Bkz. Kitab et-Tarih et-Teşri* el-İslamİ, Üstadımız Merhum Muhammed (Bey) el-Hudri 87.

[30] Hüccetullahi'l-Baliğa, İ/143.

[31] A.g.e. 144

[32] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 162-167.

[33] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam Zeyd, Hayatı, Fikirleri ve Çağı, Şafak Yayınları: 168-169.