Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Abbasi Halifeliği - Islamonderleri - 4. Sayfa

3- ABBASÎ HALİFELİĞİ VE DİNÎ DAVET VE FAALİYETLER.. 1

Abbasî Halifeliği Ve Etkileri 1

Bağdat'ın Allah'a Davetçileri: 2

Hadis Ve Fıkıh Bilgisinin Kitap Haline Getirilmesi 3

Ümmetin İki Acil İhtiyacı: 3

Hadisin Yazılıp Kitap Haline Getirilmesi: 5

Hadisçilerin Üstün Cesaretleri ve Fedakârlıkları: 5

Biyografi İlmi (Esmâü'r-Ricâl): 6

Hadis Âlimlerinin Tedbirli Oluşları ve Güvenilirliği: 6

Hafıza ve Hatırlama Gücü: 7

Ders Meclisine Dinleyicilerin Hücumu: 8

Sıhâh-ı Sitte (Altı Hadis Kitabı): 9

Fıkhın Kitap Haline Konması: 9

Dört Müctehid İmam ve Özellikleri: 9

Dört İmamın Talebeleri ve Onların Yerine Geçenler: 10

Fıkhı Kitaplara Geçirmenin Faydaları: 11

 

3- ABBASÎ HALİFELİĞİ VE DİNÎ DAVET VE FAALİYETLER

 

Abbasî Halifeliği Ve Etkileri

 

Abbasî halifeliği tamamen Emevîlerin yerini tut-, muştu. Aynı dünyacılık ruhu, aynı mutlakî (bir kişiye dayalı) ve babadan oğula geçen saltanat düzeni ve aynı , onun kötü sonuçları ve bozuklukları, aynı devlet hazi­nesini keyfî kullanma, aynı zevk ü safa azgınlığı. Şu kadar farkla ki; Emevî saltanatında ve o dönemin top­lumunda Arapçıhk ruhu hâkimdi. Onun bozukluğu, öl­çüsüzlüğü de o türdendi.

Abbasî saltanatının vücûduna yabancılık ruhu gir­mişti. Yabancı milletlerin ve medeniyetlerin hastalık, kusur ve ayıplarını da beraberinde getirmişti.

Devletin sınırları o kadar genişlemişti ki, Hânın Reşîd bir gün bir bulut kümesine bakarak gururla ve kendinden emin olarak şöyle demişti:

"Ey bulut, istediğin yere yağmur olarak yağ, senin haracın (ürettiğin tahılların haracı) mutlaka bana gele­cek."

İbn Haldun'un tahminine göre Abbasî devletinin se­nelik geliri Harun Reşîd döneminde yedibin beşyüz kantar (70 milyon 250 bin dinardan fazla) idi. Bugünün Ölçüsüne göre çok büyük bir malî potansiyeldi. Me'mûn zamanında buna çok miktarda ilâve de oldu.

Bu muazzam gelirin en büyük bölümü sultanın baş­şehri olması yüzünden, Bağdat'a akıyordu. Bütün dün­yanın eğlencesi, bütün dünyanın sanatkârları, ustaları, şarkıcıları; köleler, cariyeler, şâirler ve uyanık kalbliIer, uyanık kafalılar toplanıp Bağdat'a gelmişlerdi. Mal mülk ve paranın çokluğu ve yabancıların karışmasın­dan dolayı medeniyetin bütün pislikleri, medenî haya­tın bütün anormallikleri Dârüsselâm'da yani İslâm merkezi Bağdat'ta ortaya çıkmaya başlamıştı. Paranın çokluğunu, malın değerinin azlığını ve o günün toplum durumunu ve lüksünü tahmin etmek için tarihten Me'mûn'un düğün törenini okumak yeterlidir:

"Me'mûn, bütün sultan ailesi, devlet erkânı, bütün ordu komutanları ve devletin önde gelen idarecileri, hizmetçileri ûe (Me'mûn'un, kızı ile evlendiği baş vezir) Hasan b. Sehl'in misafiri oldu. Ondokuz gün süre ile bu muhteşem düğünde öyle cömertçe ev sahipliği yapıldı ki; en basit bir adam bile sultanca birkaç gün geçirdi.

Hâşim'in sülâlesinin, ordunun komutanlarının ve devletin bütün yetkili memurlarının üzerine binlerce misk ve anber kutusu saçıldı. Kutulara birer kağıt ya­pıştırılmış ve her kağıt üzerine de belirli sayıda, para, cariye, köle, mülk, elbise, özel yetiştirilmiş at, arazi vs.den alacağı miktarlar belirtilmişti. Bu cömertçe saçı­lan kutular kapışılırken eline geçirene verilmek üzere üzerinde yazılanlar hazine vekilinden istenecek ve he­men o kişiye yazılanlar verilecekti. Halk üzerine de misk ve anber kutuları, dinar ve dirhemler saçılmıştı.

Me'mûn için son derece ihtişamlı zümrüt ve yakut­lar takılmış, altın iplerden dokunan bir halı serilmişti. Me'mûn onun üzerine gelip dikilince çok pahah, kıy­metli inciler ayağının dibine serpildi. Onlar altınlı hah üzerine saçılmış vaziyette gönül okşayan çok hoş bir manzara sergiliyordu.[1]

 

Bağdat'ın Allah'a Davetçileri:  

 

Diğer taraftan bu zevk ü safa şehri Bağdat'ta Al­lah'a davet eden birkaç mübarek insan da bulunmak­taydı. Bunlar insanları Allah'ın rızasına, nefsi temizle-' meye, dinî bilgiler öğrenmeye, yaymaya çağırıyorlar; öğrenme ve öğretme ile meşgul oluyorlardı.

Onlar kendilerini şer çatışmalarından, hayatın bü-s; tün eğlence ve safâsmdan bertaraf etmişler; bu ümme-;1 tin ruhu ve Allah'la ilgilerinin sermayesi ve islâmî ha­yatın kaynağı olan Kur'an ve hadisi korumaya vermişlerdi. Devlet onları hiçbir fiata satın alamadı, dünyanın5' hiçbir makam ve mevkii onları bu mübarek amaçların-V dan, kutsal işlerinden ayıramadı.

Maddeciliğin tufana tutulmuş bu dalgalı denizinde*' boğulmak üzere olanların sığındığı insan şeklinde birer0 ada idi onlar. Bağdat'ta maddeci ve zevk ü safa içinde yüzen hayatla yanyana olan hakîkî bir iman ve mane-i! viyat hayatı meydana getirmişlerdi ki, bu hayat kendi gücü, etkisi, yaygınlığı, geniş çaplılığı açısından mad^8 deci ve siyasî hayattan daha geride değildi. Halifeler,^ vezirler, valiler, yüksek dereceli devlet görevlileri be-3 denlere, cisimlere hükmediyorlardıysa da kafalara ve(î gönüllere bu mübarek kimseler hükmediyordu. Ve ne s zaman bu ikisi arasında bir çatışma meydana gelse ge- t nellüde bu kimseler üstün oluyordu.                             s

Dönemin sultanı Harun Reşid, kendi haşmeti ve azameti içinde Rakka'da ikâmet ediyordu. O sırada" ^ meşhur hadis imamı ve âlimi, salih kişi Abdullah b. -1 Mübarek hazretleri bu şehre geldi. Bütün halk onu :"j karşılamak için şehir dışına çıktı. Halife Hânın Reşid ı yalnız kaldı. Kalabalığın kendisine saygı hücumu o hal- r* de idi ki, ayağındaki ayakkabılar bile parçalanmıştı,

Harun'un bir cariyesi bu manzarayı balkondan sey­rediyordu.

"Nedir, ne oluyor?" diye sorunca oradakiler:

"Horasan'dan bir âlim geldi. Adı Abdullah b. Mübârek'tir. Millet onu karşılıyor." dediler.

Bunun üzerine o câriye:

"Sultanlık işte budur, Harun'un sultanlığı değil. Çünkü Harun'un sultanlığında polis olmadan işçiler bi­le bir araya toplanmıyor" dedi.

Bu imânî ve ilmî hayat Bağdat'ta apaçık görülüyor­du. Bağdat zevk ü safa, lüks ve ihtişamın merkezi ol­makla beraber ilim öğrenmek isteyenler dünyanın çe­şitli köşelerinden gelerek buraya toplanmışlardı.

Bu şekilde ilim ve amel, dürüstlük ve takva, dîne davet ve ıslahat çalışmalarının da en büyük merkezi olan bu şehirde ilmin Önderleri ve bilginin öğrencileri de İslâm dünyasının çeşitli köşelerinden gelerek top­lanmışlardı.

Tabakât ve tercüme-i hâl kitaplarım inceleyenler, sanki Bağdat'ta salih ve âlimler dışında başka insan yaşamıyormuş gibi; "Allah şöyle buyurdu", "Hz. Pey­gamber böyle buyurdu" seslerinden başka ses duyul-mazmış zannederler. Bu dinî parıltı ve o devlet merke­zindeki dinî ıslahat ve davet faaliyetleri; işte bu işi ha­yatlarının ana gayesi yapan o mücâhid kulların saye­sinde idi.

Süfyân es-Sevrî, Fudayl b. Iyâd, Cüneyd-i Bağdadî, Marûf-i Kerhî ve Bişr-i Hafi, bu hususta adları ve çalış­maları göze en çok görünen ve parlayan kimselerdi. Bu zâtların ahlâk ve hareketleri, samimi Allah korkuları, lekesiz zâhidâne hayat yaşamaları, yaratıklara minnet etmeyişleri, fedakârlıkları ve kal ender likleri, hiçbir maddî amaç gütmeden halka hizmet etmeleri, vecd do-

lu iman halleri, müslüman olmayan vatandaşlara va­rıncaya kadar etki yapıyordu.

Onların üstün kişilikleri sayesinde îslâmın ahlâk vakarı ayakta idi. Bunun sonucu idi ki; onların konuş­malarını dinleyen, onların hareketlerini ve ahlâkını seyreden pek çok yahudi, hriatiyan, mecûsî ve sâbiî müslüman oluyordu [2]

 

Hadis Ve Fıkıh Bilgisinin Kitap Haline Getirilmesi

 

Ümmetin İki Acil İhtiyacı:

 

Ümmetin ruhunu ve ahlâkını korumaya çalışmakla birlikte -ki bu devamlı ve kesintisiz yapılıyordu-, üm­metin sosyal hayatının ve toplum düzeninin, muamelât ve siyasetinin korunması da gerekiyordu. Bu çalışma­lar bunların gelecekte İslâm prensip ve kanunlarına uygun olacağını garantiliyordu. İki kıta (Asya, Afrika) ve Avrupa'nın bir bölümü (İspanya) İslâm kontrolü ve idaresi altında idi. İslâm devleti yeryüzünün en büyük, en geniş devleti idi, dünyanın en medenî ve en gelişmiş ülkelerini içine alıyordu.

Müslümanlar yeni şartlar ve problemlerle karşı karşıya geldiler. Ticaret, zirâat, cizye ve haraç vergile-ri, fethedilmiş ülkelerin yepyeni problemleri ile karşı karşıya gelinmişti. Eski âdetler ve alışkanlıkların bü­yük sayıda olması müslümanların karar verme gerekli­liğini ortaya çıkardı. İslâm'ın hüküm ve kararlarım bekleyen yepyeni zorunlu hallerle karşılaşılmıştı. Bu zorunlu hallerden hiçbiri ne hafife alınabilirdi, ne de rastgele geçiştirilebilirdi. Devlet; açık, net ve gelişmiş bir temel kanun ve devlet anayasası bekliyor ve istiyor­du. Devletin çalışan mekanizması durdurulamazdı.

Eğer İslâm hukuk düzeninin kanunlarını düzenle­mekte gecikilirse, yeni fetholunnmş ülkeler Bizans ve-

ya Pers kanunlarını kabul etmeye mecbur olurlardı. Bu da bu devrin anlı şanlı İslâm devletlerinin uğradığı so­nucu doğururdu. Âlimlerin küçük bir ihmal ve gafleti, sünneti koruyanların fikrî çalışmalarında, ilmî faali­yetlerinde tembellik gösterip atâlete düşmeleri, bu üm­meti binlerce sene için islâmî toplum yapısından ve onun sosyal kanunlarının lütuf ve keremlerinden, sayı­sız iyiliklerinden mahrum ederdi. Şâir ne demiş:

"Bir an gafil bulundum, yolum yüz yıl uzadı."     

O sırada iki konuya çok süratle yönelmek gerekij-yordu: Biri, tefsirciler ve hadis âlimlerinin kafalarında ve dağınık gemilerinde (yazmalarında) bulunan ve yeni yetişen neslin öğrenimi için büyük bir araç ve İslâm fıkhı için en zengin bir kaynak olan ve bununla birlikte ümmetin İslâm karakterinin ve hayatın islâmî yapısı­nın korunması için de bir vasıta olan hadis ve sünnet sermayesinin (elde bulunan hadis ve sünnete ait bilgi ve görgü olarak ne varsa hepsinin) korunması, bir ara­ya toplanarak kitap haline, düzenli bir yazı haline geti­rilmesiydi.

Hadis, Rasûlullah'm en açık, geniş ve sağlam hayât örneğidir. O; peygamberlik döneminin yirmiüç senelik, .hiçbir peygamberin ümmetine nasip olmamış bir çeşit ruznâmesidir, (günlük tutanağıdır).

Bunun kaybolması büyük bir dinî ve ilmî facia olur­du. Bununla birlikte bu ilimde; ümmetin ahlâkını ıslah etme ölçüsü, doğru maneviyatçılık, zühd, takva ve inkı­lap ve değişmeye teşvik eden muazzam bir güç vardır. Bu gücün etkisi ile her zaman ve dönemde davet ehli, dâva adamı ortaya çıkmaya devam edecek ve her döne­min müslüman toplumunun şer'î ve ahlâkî muhasebesi yapılacak; kontrol edilip, sapmalar önlenecek, her dö­nem ve her sınıfın bid'atlarına (din dışı hareketlerine)

karşı konulabilecektir[3]

Diğer gerekli konu da; fıkhın kaleme alınması, icti-had ve hüküm çıkarılmasıydı. Her ne kadar Kur'an-ı Kerim ve hadiste hayatın her bölümü için prensipler ve küllî bilgiler varsa ve onun dışında bir başka şeye baş­vurmaya gerek yoksa da, hayat değişken olduğundan ve insanın hayat şartları, ihtiyaçları sınırsız ve son de­rece çeşitli ve değişik olduğundan, o prensipler ve küllî bilgiler hayatın bu değişmelerini ve çeşitliliklerini de içine alsın ve her yeni duruma, yeni ihtiyaca cevap ver­sin, ona çözüm getirsin diye hüküm çıkarmaya ve icti-had yapmaya ihtiyaç vardır.[4]

 

Hadisin Yazılıp Kitap Haline Getirilmesi:

 

İlk ihtiyaç için tabiî olarak; İslâm'ın doğması için doğru sözlülüğü, dürüstlüğü, ezberleme gücü ile dünya­da seçkin olan o ülke ile o milletin seçilmesi uygun gö­rülmüştü. Sahabe-i kiram ne gördü, ne duydu ise onu ezberledi. Ezip bozmadan, eksiltip çoğaltmadan onu da­ha sonraki nesle aktardı. Diğer milletler kendi peygam­berlerinin heykellerini yapıp put haline getirdi; onların resim ve tasvirlerim yaptı. İslâm'da heykelcilik ve re-simcilik haramdır. Ama sahabe-i kiram, Hz. Peygamberin fizikî yapısını ve genel davranışlarını, sözlü tarif-leriyle öyle kusursuz olarak mükemmel bir tasvirini çizmişlerdi ki, bu sayede hiçbir resme ihtiyaç kalmamış ve ve resmin doğuracağı kötü sonuçlardan da uzaklaşılmıştır.[5]

 

Hadisçilerin Üstün Cesaretleri ve Fedakârlıkları:

 

Sonra bu hadis rivayetlerinin korunması ve etrafa yayılması için Allah Teâlâ, yüzlerce sayıda, öyle üstün cesaretli, akıllı, canh, hareketli öğrenciler ayarladı ki onlar hafıza gücü ve zekâ bakımından benzersizdiler. Arabistan'ın dışındaki yabancı ülkelerden bir sel gibi kükreyip geldiler. Allah onların gönlüne öyle bir hadis aşkı yerleştirmişti ki, onların bu bakımdan sakin otur­maları imkansızlaşmıştı. Her yerden bu ilmi; derleme, kafa ve kalplerinde onu koruma, ezberleme hırsına ka­pılmışlardı. İlimler tarihinde ve diğer peygamberlerin ümmetlerinde bu aşk, bu hırs, sonra da bu güvenilirlik­le ihtiyat ve tedbir örneği görülmemektedir. Onlar bu hadisleri bir araya toplamak ve bu hadis rivayetlerini bizzat rivayet edenlerin kendilerinden duymak için İslâm dünyasını köşe bucak dolaşmışlardı.1

Bu çöl ve sahraları arşınlamanın nasıl olduğunu şu olaydan tahmin eder, ölçebilirsiniz: İmam Buhârî on-dört yaşında seyahate başlamıştı. Buhara'dan başlaya­rak Mısır'a kadar ne kadar ülke ve bölge varsa hepsini dolaşmıştı. İmam Ebu Hatim er-Râzî şöyle diyor: "Ben üç bin fersah (18 bin km)'den fazla mesafeyi yaya ka-tettim. Sonra da km. saymayı bıraktım." Endülüslü ha­dis âlimi İbn Hayyân, Endülüs (İspanya), Irak, Hicaz ve Yemen'deki hadis yetkililerinin yanlarına giderek

hadis toplamıştır. Bir bakıma Atlas Okyanusu kıyısın-: daki Tanca'dan başlayarak Süveyş'e kadar bütün Afri­ka kıtasını, sonra da Kızıl Deniz'i aşmış, buraları adım, adım dolaşmıştır.

Pek çok hadis âliminin seyahatnameleri üç kıtayı birden yani Asya, Afrika, Avrupa (îspanya)'yı içine al­maktadır. O devrin medenî ve herkesçe bilinen dünya­sında uzak batı (Endülüs)'dan, Uzakdoğu (Horasan)'ya kadar yolculuk yapmak ve şehir şehir dolaşmak basit " işti. [6]

 

Biyografi İlmi (Esmâü'r-Ricâl):

 

Bu ihlâs ve samimiyet dolu insanlar, sadece hadis ve rivayet toplamakla kalmamışlar, hatta iki halkanın; arasındaki vasıtayı (birleştirici halkayı) da incelemişler ve kendilerine bu rivayetleri nakledip veren nakilcile-rin adını, sanını ve hayat hikâyesi ile ahlâk ve âdet­lerini yazıp kaydetmişlerdir. Bu şekilde kendisi hak­kında Allah'ın, "Senin zikrini, (nâmını, şanını) yükselt­tik." diye müjde verdiği kişinin yüzü suyu hürmetine yüzbinîerce insanın hayatı aydınlanıyordu. Bu binlerce, yüzbinlerce insanm öneminin sebebi: onların sadece bu büyük varlığın sözlerinden, hareketlerinden, ahvâlin­den bir parçanın rivâyetçisi olmaları ve o rivayet zinci­rinin nakledicisi olmaları idi.

Sonuç şu oldu: Hadis ve rivayetlerin yazılması ile birlikte yeni bir ilim dalı olan "Esmâü'r-Ricâi" (Biyog­rafi) ilmi doğdu. Bu ilim dalı, hadis âlimlerinin üstün gayretlerine, ilim aşklarına, araştırma tutkuları ve so­rumluluk duygularına açık bir örnektir.

Bu ümmetin övünülebilecek başarılarından biri olan bu icâdlanm Dr. Springer, Hafız İbn Hacer'in el-

îsâbe fi Ahvâli 's-Sahâbe isimli eserine yazdığı İngilizce giriş bölümünde çok doğru olarak şöyle yazmıştır: "Bu­gün beş yüz bin kişinin durumunu anlatan Esmâu'r-Ricâl(=Biyografi) gibi muhteşem bir ilim daimi icâd eden müslümanlar gibi bir millet ne daha önce geçmişj-tir, ne de bugün vardır."[7]

 

Hadis Âlimlerinin Tedbirli Oluşları ve Güvenilirliği:

 

Hadis âlimleri sadece hadis nakli ile ilgili kişilerin durum ve ahvâlini toplayıp yazmamışlar, tamamen doğru ve gerçek olayları yazmaya da bağlı kalmışlar ve bu konuda çok titizlik göstermişlerdir. Hadisleri nakle­den kişilerin ahlâk ve âdet, güç, kuvvet ve zaaf, tedbir ve tedbirsizlik, doğruluk ve takva, ilim ve hafızaları hakkında çağdaşlarının anlattıklarını ve her çeşit ma] lumatı bir araya toplamışlardır. İsterse anlattıkları o kişiler kendi devirlerinin lideri olsun, isterse o dönemin ermiş kişisi olsun, onun hakkında ne lehde ne aleyhte taraf tutmamışlardır.

"Râvîleri taramakta ve incelemekte o derece düj rüştçe, doğru sözlülük ve hakkaniyetle hareket etmişi lerdir ki; bugün o gerçekler İslâm'ın övüneceği olaylaıj içindedir.

Râvîler arasında kılıçlarının dehşeti kalblere oturmuş olan koca koca halifeler, vezirler bile vardı. Ama hadis âlimleri korkusuzca hepsinin iç yüzünü, gerçek halini anlatmışlar, onlara Allah'ın huzurunda elde ede­bilecekleri değer ve dereceyi vermişlerdir.

İmam Vekî' büyük bir muhaddis (hadisçi, hadis âlimi) idi. Babası devlet hazinecisi olduğu için ondan rivayet yapmak zorunda kalınca onu destekleyen bir başkasını mutlaka rivayet zincirine eklerdi. Yani yal­nızca babasının rivayetini gerçek kabul etmezdi. Onla­rın bu tedbirli oluşlarının ve dürüstlüklerinin bir sınırı var mıdır? "[8]

Mes'ûdî bir muhaddistir. H. 154 yılında bir imam (müctehid alim) olan Muâz b. Muâz, onun kendi elinde bulundurduğu notlarını görmesi gerektiğini, yazılı no­tuna bakmaya ihtiyaç duyduğunu gördü de onun hafı­zasına güvenmediğini orada açıkladı.

Bu İmam Muâz öyle büyük bir zattır ki, adamın bi­ri bir gün ona bin dinarı -bugün bunun değeri yüzlere katlanır-, sadece kendisini tanıtırken güvenilir kişi gös­termesi veya güvensiz v.s. dememesi yani onun hakkın­da sessiz kalması karşılığında vermeyi istediğinde, o bu altın kesesini hakaretle itti ve: "Ben kimsenin hiçbir hak ve gerçeğini gizleyemem." dedi.

Tarih bundan daha fazla titizliğe, bundan daha faz­la dürüstlüğe bir örnek gösterebilir mi? [9]

 

Hafıza ve Hatırlama Gücü:

 

Bu hadisçiler topluluğu (muhaddisler) İran ve Tür­kistan'ın en üstün beyin cevheri (özü) idi. Onlar soy olarak çok sıhhatli, güçlü, eziyete katlanır, üstün cesa­retli, bilgiye hırslı ve hafızaları çok güçlü kimselerdi. Hafızaya güvenip onu çalıştırdıklarından dolayı -spor­dan, beden hareketlerinden ve beslenmeden dolayı nor­mal üstü gelişen bütün insan organları gibi- onların ha­fızaları, ezberleyebilme gücünün hayret verici örneklerini gösteriyordu.

Unutkanlığın ve hafıza zayıflığının bilgiyi tamame; kitapçılığa döndürdüğü bu devirde insamn bazan buna inanası gelmiyor. Fakat tarih bunun gerçek olduğunun inkâr edilemez en güvenilir tanıklıkları ile doludur. Tecrübeler de bunun olabileceğini tasdik etmektedir. İl­men isbatlanması da hiç zor değildir. Bir konu üzerinde çok çalışmak, onunla tam ilgi kurmak ve kendi konusu­na aşk ve muhabbetle sarılmak, o insanda, konu ile il­gisi olmayan kişileri hayrete düşüren bir meleke (kabi­liyet) meydana getiriyor ve zihnin kavrama ve hatırla­masının böyle insanı şaşırtan Örneklerini gösteriyordu.

İmam Buhârî Bağdat'a geldiğinde, Bağdat âlimleri onu denemek, hafıza gücünü kontrol etmek için şöyle bir imtihan biçimi uyguladılar:

Yüz tane hadisin söz dizisi (metin) ile sened (rivayet edenlerin bir biri ile olan bağ zinciri) ini karış­tırarak bir hadisin senedim başka bir hadise, bir hadisi de başka bir hadisin senedine katarak yerlerini değiş­tirdiler. Ve her on hadisi de ona.sorsun diye bir kişiye havale ettiler. İmam Buharî toplantı yerine gelince her bir kişi onar hadis okudu ve İmam Buharî'nin bunlar hakkındaki bilgisini sordu. O, bunları dinledi ve: "Ben bunları (böyle bir senedle gelen hadisleri) bilmiyorum." dedi. İlim erbabı bu sırrı (sözdeki gizli cevabı) anladı­lar. Bilgisi olmadığı için sözdeki gizli cevabı anlama­yanlar güldüler. Her bir kişi şurası geldikçe kendi pay­larına düşen hadisleri okuduktan sonra İmam Buharî teker teker hepsine dönerek dedi ki: "Okuduğunuz on hadisin söz dizisi (metni) şudur, senedi şudur." Sonra ikincisine, üçüncüsüne döndü; nihayet hepsinin okudu­ğu hadisin doğru şeklini okudu (tashih etti) ve hangi metnin senedi hangisi ise, hangi senedin de metni han-

gisi ise eksiksiz okudu. Orada bulunanlar, onun bilgi derinliğine, intikal süratine (hızlı hatırlamasına), hafı­za gücüne şaşıp kaldılar[10]

 

Ders Meclisine Dinleyicilerin Hücumu:

 

Bu zeki insanlar sınıfının derin ilgisi, hadis ilmine gönülden bağlanması, bir de hadise olan ihtiyacın his­sedilmesi; hadise karşı öyle bir istek, onu öğreten, rivayet eden ilmî toplantılara katılmaya ve bu ilim ta­lebesi olup faydalanmaya öyle bir hırs meydana getir­mişti ki: hadis otoritelerinin toplantılarında bulunanla­rın sayısı binleri aşıyordu ve bu toplantılarda padişah­ların huzurundakilerden daha fazla ciddiyet, sükûn ve intizam vardı.

Yezîd b. Harun Bağdat'ta hadis dersi verdiğinde, dersinde bir keresinde yetmiş bin kişinin bulunduğu tahmin edilmişti.

İmam Âsim b. Ali hadis yazdırması sebebiyle Bağ­dat'ın dışında hurma bahçelerinde yüksek bir çardak üzerine otururdu. Halife Muta sim billah, bir keresinde güvendiği bir adamını bu derse katılan insanları ölçüp biçip miktarım belirlemesi için gönderdi. O da tahmi­nen yüzyirmi dört bin kişi olduğunu belirledi.

Ahmed b. Cafer şöyle rivayet ediyor: Ebû Müslim Bağdat'a geldiğinde Rahabe-i Ğassân denilen bir yerde hadis yazdırdı. Yedi yazdıncı ayağa kalktı, her biri di­ğerine Ebû Müslim'in rivayetini bağırarak ulaştırıyor, böylece o büyük kalabalığa ses iletilmiş oluyor, halk da ayakta okunan hadisleri yazmakla meşguldü. Divitler sayıldı. Kırkbinden biraz fazla divit vardı. Yazmayan, sadece dinlemekle yetinenler bu sayının dışmdaydı.

Dönemin hadis otoritesi Feryâbî, Bağdat'ta hadis yazdırdığında toplantıda yüksek sesle bağırarak hadis yazdıran üçyüz onaltı kişi bulunuyordu. Tahminen ora­da bulunanlar otuzbin kişi idi.

Ferberî'nin rivayetine göre, İmam Buhârî'nin, Cami' el-Sahîh isimli meşhur eserini ondan doksan bin kişi dinlemişti. [11]

 

Sıhâh-ı Sitte (Altı Hadis Kitabı):

 

Bu umumi arzu, muazzam ilgi ve öğrenme yansı, heyecanı hikmetten, mantıktan uzak değildi. Bu genel ilgi ve hevesin sonucu olarak İslâm ümmetinin en bü­yük serveti, ıslah ve yenileme çalışmalarının en büyük gücü ve kaynağı olan hadisler muhafaza altına alınmış ve bu sağlam hazine toplanmış oldu.

Bu hazine içinde İmam Buhârî'nin Sahih-i Buharı' si ile İmam Müslim'in, Sahîh-i Müslim' ine -ki bu ikisi genellikle Sahlhayn adı ile anılır- en üstün ve seçkin bir değer verilmiştir. Bu ikisinin birlikte rivayet ettiği hadise "muttefakun aleyh" (=üzerinde görüş birli­ğine vanlmış) terimi kullanılır; bu terim ise hadisin en üstün derecesi için kullanılır.

Bu ikisinden sonra İmam Mâlik'in Muvatta 'ı, İmam Tirmizî'nin Cami 'i, İmam Ebu Dâvûd Sicistâ-nî'nin Sünen'i, İmam Nesâî ve İmam İbn Mâce'nin Mecmua' lan kendi özelliklerinden dolayı mümtaz ve seçkin bir yer tutarlar.

Daha sonraki ıslâh çalışmalan, yenileme mücadele­lerinde o mübarek hadis yetkililerinin başlangıçtaki gayretlerinin büyük payı vardır. Bugün bile ciddi ve haysiyetli bir ıslah hareketi ve dinî inkılap çalışması,

bu emeklerin biriktirdiği hazineye ihtiyaç duymamaz-hk yapamaz. [12]

 

Fıkhın Kitap Haline Konması:

 

Aynı bunun gibi fıkhın kitap haline getirilmesi, me­selelerin kaynaklarından çözüme kavuşturulması, ha­dis ve âyet kaynağından bu sorulara cevap ve çözüm bulunması, ayrıntıların belirlenmesi, fetvaların metod-lu bir şekilde tertip edilmesi gerekiyordu ki, bu daha sonraya bırakılamaz, bekletilemezdi.

Çünkü bu işin beklemeye tahammülü yoktu. İslâm Arap yarımadasından çıkarak, Suriye'ye, Irak'a, Mı­sır'a, İran'a ve diğer geniş münbit topraklara ulaşmıştı. Toplum düzeni, ticaret, ülke idare düzeni hepsi çok ge­niş ve karmaşık bir şekil almıştı. O dönemde bu yeni şartlar ve sorunlara İslâm'ın temel prensiplerini uygu­lamak için fevkalâde üstün bir zekâya, iş yürütme an­layışına, ince görüşlülüğe, hayat ve toplumu çok iyi ta­nımaya, insan psikolojisini ve onun zayıf noktalarını bilmeye, milleti meydana getiren halkın sınıflarını ve hayatın değişik açılarını çok iyi tanımaya; bundan da Önce İslâm tarihini, rivayetle gelen bilgileri ve şeriatın ruhunu, özünü derinden kavramaya, Hz. Peygamber dönemini ve sahabe-i kiramın durum ve ahvalini tam tanımaya ve İslâm'ın ilim hazinesi olan Kur'an-ı Ke-rim'i, hadis-i şerifi, dil ve dil bilgisini eksiksiz bilip, bunlarda uzman olmaya ihtiyaç vardı. [13]

 

Dört Müctehid İmam ve Özellikleri:

 

Allah'ın büyük bir lütuf ve keremidir ki, bu ümmete en büyük iyiliği yaptı da bu muhteşem, büyük işi ba-

şarmak için, zekâ, dürüstlük, samimiyet ve bilgide tari­hin en seçkin kişileri ortaya çıktı. Onlardan, İmam Ebu Hanife (ö. 150 H.), İmam Mâlik (ö. 179 H.), İmam Şafiî, (ö. 204 H.) İmam Ahmed b. Hanbel (ö. 241 H.), bu dör­dü fıkhın dört büyük ekolünün önderleri (imamları) dır-lar. Ortaya koydukları nkıh ekolü, İslâm dünyasında bugüne kadar canlı ve makbul olarak süregelmiştir. Al­lah'a olan bağlılıkları, Allah rızasına göre hareket et­meleri, hukuk anlayışları, kendilerini ilme verişleri ve hizmet aşkları bilhassa büyük Özellik taşır.

Bu mübarek insanlar bütün ömürlerini ve bütün yeteneklerini bu büyük gayeye, bu çok önemli hizmete adamışlardı. Onlar dünyanın hiçbir makam ve mevkii­ne, hiçbir zevkine ve keyfine ilgi göstermemişlerdi.

İmam Ebu Hanife'ye ikinci kez baş hâkimlik (ada­let mekanizmasının başına geçme) teklif edildi de o bu­nu reddetti. Nihayet hapishanede vefat etti.

İmam Mâlik bir konudaki görüş ve kanaatini belirt­mesi üzerine kırbaçlandı. İmam Şafiî'nin hayatının bü­yük bir bölümü darlık içinde geçti. Sıhhatini, sağlığını feda etti. İmam Ahmed tek başına dönemin arzusuna ve o devrin resmî devlet mezhebine karşı koydu. Dim­dik ayakta durdu.

Onlardan her biri kendi konusunda tek başına öyle işler başarmışlar, meseleler ve çözümlerle ilgili öyle bü­yük bir bilgi hazinesi meydana getirmişlerdir ki; büyük çaptaki düzenli cemiyetler ve ilmî teşkilatlar bile ko­laylıkla bunu meydana getiremezlerdi. İmam Ebu Hanîfe, 83 bin meseleyi kendi diliyle açıklamıştır ki bunlardan 38 bini ibâdetle ilgili, 45 bini ise muamelâtla (insanların bir biri ile ilişkileri ile) ilgilidir.

Şemsul-Eimme Kerderî şöyle yazmaktadır: c\   "İmam A'zam'm yazdığı meselelerin sayısı altıyüz

bindir. İmam Mâlik'in fetvalar mecmuası olan el-Mü-devvene adlı kitabında 36 bin mesele vardır. İmam Şâfiî'-nin anlattıkları ve söyledikleri meselelerin top­landığı kitap, Kitâb el-A'lâm yedi büyük cilttir. H. 311 yılında Ölen Ebu Bekir Hallâl; İmam Ahmed'in mesele­lerini ve verdiği çözümleri kırk (40) cildde toplamıştır." [14]

 

Dört İmamın Talebeleri ve Onların Yerine Geçenler:

 

Sonra da onlara öyle talebeler nasîb olmuş ki, onlar bu ilim hazinesine katkıda bulunmuşlar ve onları karı­şıklıklardan temizleyip sıraya ve tertibe sokma işini sürdürmüşlerdir.

İmam Ebu Hanîfe'nin talebeleri arasında İmam Yu­suf gibi hukuk kafası taşıyan, kanun beynine sahip biri bulunuyor. O; Hânın Reşîd'in çok geniş sahalara yayı­lan devletinin başkadıhğını (adliye mekanizması baş­kanlığını) başarı ile yürütmüş ve İslâm'ın temel iktisad kaideleri üzerine Kitabü'l-Harac gibi en Önemli ilmî eseri hazırlamıştır.

Aynı şekilde onun öğrencileri arasında İmam Mu-hammed gibi bir fıkıhçı ve eserler ortaya koyan, İmam Züfer gibi bir mukayeseci göze çarpıyor ki o Hanefî fık­hına dört yıldız eklemiştir (en ileri seviyeye çıkarmış­tır).

İmam Mâlik'e de Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. el-Kâsım, Eşheb b. Abdülaziz, Abdullah b. Abdülha-kem, Yahya b. Yahya el-Leysî gibi fedakâr talebeler ve yetenekli âlimler nasib olmuştur ki, onların gayretleri ile Mısır ve Kuzey Afrika, Mâliki fıkhına (mezhebine) bağlanmışlardır.

İmam Şafiî'ye; Büveytî, Müzenî ve Rebî' gibi çalışkan ve zeki talebeler nasib olmuş, onlar da Şâfîî fıkhını (mezhebini) tertibe sokmuş ve pürüzsüz şekilde takdim etmiştir.

İmam Ahmed'in mezhebine îbn Kudâme gibi bir âlim ve otoriter araştırıcı nasib olmuş, İslâm fıkhının en zengin hazinesinde özel bir yeri olan el-Muğnî adın­daki muhteşem eserini yazmıştır. [15]

 

Fıkhı Kitaplara Geçirmenin Faydaları:

 

İslâm'ın ilk yüzyıllarında böyle büyük ilim önderle­rinin, böyle ictihad sahibi âlimlerin ortaya çıkması; bu dinin canlılığının ve bu ümmetin iş becerme yetkisinin delili idi. Onların gayretlerinden ve zekâlarından dola­yı bu ümmetin amelî ve uygulamalı hayatında bir dü­zen ve birlik meydana geldi ve daha ilk çağında gücünü kaybeden toplum yapısı o dağınık görüşlerden, düzen­siz toplum yapısından ve adilikten korunmuş oldu.

Onlar; daha sonra ortaya çıkan meseleleri ve prob­lemleri çözmekte kendisinden bolca yararlamlabilen ve genel, normal hayatın rahatlıkla ve şeriat idaresi altın­da, onun önderliğinde yaşayan bir mezhep temeli attı­lar, bir sistem kurdular. [16]

 



[1] El-Me'mûn, ŞiblîNmnânî, s.157.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/107-108.

[2] Bk. Hatîb Bağdadînin Tarih-i Bağdâd'ı, Ebu Nuaym'ın Hilyetü'l-Evliyâ'sı ve İbnüHallikân'ın Tarihi.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/109-111.

[3] Hadisin toplanıp kitap haline getirilmesi işi tabiîn dönemin­de başlamıştı. Bu konuda Hz. Ömer b. Abdülaziz'in ihti­mam ve dikkatini yazmıştık. İkinci hicrî yüzyılda çeşitli ha­dis risaleleri yazılmıştı. Bunlardan İbni Şihâb ez-Zührî (Ö.124), îbn Cüreyc el-Mekkî (Ö. 160), İbn İshâk (Ö. 151), Saîd b. Ebi Arûbe el-Medenî (Ö. 156), Muammer Yemenî (Ö. 153)- Rabî' b. Sabîh (Ö. 160) vs.nin risaleleri özellikle meş­hurdur. Fakat bunların daha çok ilmî ve gelişmiş bir şekil­de yapılmasına ihtiyaç vardı.

[4] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/112-114.

[5] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/114-115.

[6] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/115-116.

[7] Kalküta baskısı, 1854-1864.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/116-117.

[8] Tehzîb et-Tehzîb, cll, s.130

[9] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/117-118.

[10] Fethul Bârî mukaddimesi, s.487.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/118-120.

[11] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/120-121.

[12] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/121-122.

[13] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/122.

[14] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/122-124.

[15] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/124-125.

[16] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/125.