Şefaat dilemek ve şirk - Derleme - Sefaat Dilemek Ve Sirk
Şefaat dilemek ve şirk
“Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâma “Makam-ı Mahmud”
verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir.”
Şualar
“Senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefaatini kendine
celbetmek için, sünnetine ittiba et!” Mektubat
Hak ve hayır, vasat olan, orta olan, doğru olan yoldadır. Onun
için nefis daima aşırılığa meyleder, uçlarda
dolaşmak ister.
İfrat ve tefrit, aşırılığın iki zıt
kutbu. Birincisinde ileriye ve yukarıya, ikincisinde ise geriye yahut
aşağıya doğru gidilir.
Bir kimsenin değeri, faraza, yüz birim ise, bunu on binlere, milyonlara
çıkarmak irfat, sıfıra indirmek, onunla da yetinmeyip eksi
sonsuza doğru yol almak ise tefrittir. Bunların ikisi de
aşırı, ikisi de zulüm. İkisinde de insaf ve adaletten eser
yok.
Bu mesele sadece şahıslar için değil, çoğu zaman mefhumlar
için de geçerli.. Bunları yok saymak tefrit, onlara aşırı
değer vermek ise ifrat.. İkisi de zarar, ikisi de istikametten uzak..
İkisi de rıza çizgisinin, hak çizgisinin, hikmet çizgisinin
dışında...
İfrat ve tefritin at oynattığı meydanlardan biri de
“şefaat” meselesi.
Bazılarını görürsünüz. Allah’ın sevgili
kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz
rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler
orada medfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi...
Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı
inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî
hizmet sayarlar. Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre doğru
dua etmeyi şirk sayarlar.
Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın
ruhundan uzak davranışlar.
... Konuyla yakın ilgisi dolayısıyla şirk meselesi üzerinde
biraz durmak isterim.
Şirk, Allah’a ortak koşma cinayeti.. Bununla daha çok, tevhid
inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kast edilir. Zaten
şirkin en dehşetli derecesi ve afdan mahrumiyete götüren şekli
de budur.
Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk... Bunda Allah’ın
zâtı birlenmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem
verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâb-ı Hakk’a
ortakmışçasına bir değer kazanırlar. Şefaatla
ilgili tartışmalar da şirkin bu ikinci şekli üzerinde
cereyan eder.
Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var:
Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor. Bu, O’nun
kudsî hikmetinin bir gereği. Sebepleri yaratan da O, belli vazifelerde
çalıştırılan da. O halde, sebep ne inkâr edilecek, ne de
ona olduğundan fazla önem verilecek. Bunların biri ifrat, diğeri
ise tefrit. Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzak.
“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi”, diyen adam,
ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını
bilir. Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder. Ama meyveyi
ağacın eliyle aldığı için konuşmasında,
mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır. Şimdi, bu adama:
“Sen şirke düştün, ağacı Allah’a, haşa, ortak
koştun” diyen adam ifrattadır.
İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran
Allah’dır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep
kılmıştır. Aynı şekilde, Güneşi de zemin
yüzünün aydınlanmasına sebep etmiştir. Maddî rızıklara
ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî
ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması
aynı şekilde değerlendirilmeli...
Vaktiyle bir eserde şöyle bir cümle okumuştum. Beni oldukça
düşündürmüştü. Buyruluyordu ki:
“Kur’an, Muhammed aleyhisselâmın ağzından dökülmüştür; ama
kim, O’nu Muhammed söyledi derse kâfir olur.”
Bu aslında her mü’minin bildiği bir hakikat. Ama bunu böyle harika
bir üslûpla ifade etmek, birçok hakikatlara kapı açıyor.
Resulûllahın (a.s.m.) ağzından dökülen âyetleri dinleyen
mü’minler, burada Allah Resulünün (a.s.m.) sadece bir elçi olduğunu,
kelâmın Allah fermanı olduğunu tasdik ederler. Tıpkı
nur verenin de, rızık verenin de Allah olduğuna, Güneşin ve
ağacın sadece birer sebep olduklarına inandıkları
gibi, hidayetin de Allah’tan olduğuna, peygamberin buna sadece bir vesile
olduğuna inanırlar.
İstikamet yolu budur. Bunun ötesi ya ifrata veya tefrite çıkar..
Hidayet şefaattan çok daha önemli ve neticesi çok daha büyük bir hâdise...
Çünkü, hidayete eren bir insan, imanla göçmek kaydıyla, er-geç Cennete
girecek demektir. O artık Rabbini tanımış, O’nun kulu
olduğunun şuuru içinde, O’nun razı olduğu tarzda bir ömür
geçirmeye başlamıştır. Yolculuğu ebede, rızaya,
Cennetedir.
Böyle bir kul, beşeriyet itibariyle birtakım günahlar
işlemiş olabilir. Mahşer meydanına
çıkıldığında bu günahlarının
bağışlanması için, kendilerine bu noktada izin verilmiş
seçkin kulların Allah’dan mağfiret dilemeleri niçin şirk
olsun!?..
... “Her hayır Allah’ın elindedir” hakikatınca hiçkimsenin ve
hiçbir şeyin elinde O’nun vermediği bir hayır olamaz. Eğer
Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle
veriyorsa, biz o hayırda yine O’nun rahmetini görür, şükrümüzü O’na
yaparız. Bu bizim tevhid inancımızın gereğidir.
Affa mazhar olmak da bir hayır... Bu da ancak Allah’dan beklenir. Bir
Peygamberin yahut bir velinin kabrine, her hayır onların
elindeymişcesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette
İslâm’ın ruhuna zıt ve bunu tasvip etmek de mümkün değil...
Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin
şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtların hürmetine
bağışla” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mümtaz, o
hatırlı, o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu
şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.
İbrahim aleyhisselâmın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi
şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili
Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları
da anlaşılacak bir mantık değil...
... Bir takım kimseler, şefaatı inkâr ederlerken
karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar.
İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba
bu hususda tefsir âlimleri ne buyurmuşlar” diye lütfen merak bile
etmiyorlar. Arapça bilmelerine güvenerek, yahut sadece meal okuyarak
yanlış sonuçlara varıyorlar.
Her Arapça bilen Kur’an’dan hüküm çıkarabilseydi, bütün Arap
çocukları âlim olur ve artık ne fâkihe, ne müfessire, ne müçtehide
lüzum kalmazdı.
Kur’an’ı anlamak bir ilim meselesidir. Onu tefsir etmek, Kur’an’ın
edebî inceliklerini kavrayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisi yanında,
âyetlerin nüzul sebeplerini, nâzil oldukları şartları,
makamları, ilgili oldukları tarihî hâdiseleri ve daha nice
şeyleri bilmeye bağlı. Mesele, sadece basit bir lügat meselesi
değil.
Ben de bunun şuurunda olarak, tefsir âlimlerimizin eserlerinden
aldığım dersleri nakletmekle yetineceğim.
Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin
doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu
işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar,
putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı.
İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu
bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal:
“Yoksa onlar. Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler. De
ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da
mı (onları şefaatçı edineceksiniz)!?.. (Zümer Sûresi, 43)
İslâm’ın, şu âyet-i kerimelerde kat’i ifadesini bulan temel bir
hükmü vardır:Kişi ancak kendi ameliyle iyi veya kötü bir âkıbete
uğrar.
“Her nefsin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı
(şer) de kendinedir.” (Bakara Sûresi, 286)
“Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.”
(Fâtır Sûresi, 18)
İşte şefaatla ilgili bazı âyet-i kerimeler mü’mine
başkasının yardımına bel bağlamadan, bu dünyada
elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesini öğüt
verme makamındadır.
Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve
mahşer meydanının, Resulûllah Efendimize (a.s.m.) şefaat
müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.
Bu âyet-i kerimelerden iki misal:
“Öyle bir günden korunun ki, o günde hiçkimse hiçkimseye hiçbir fayda
sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçı kabul edilir, ne de bir fidye
alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara Sûresi, 48)
“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından,
eşinden ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yetecek
bir derdi vardır.” (Abese Sûresi, 34-37)
Bu âyet-i kerimeler yanında bir çok âyetler de şefaatın hak
olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği
derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun
razı olduğu kullara yapılabilir.
Kulun günahını ancak Allah affedebilir. Ama bu affı,
dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla
onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder. Bu mânâya en büyük
mazhar Resulûllah Efendimizdir (a.s.m.). Allah’ın O en sevgili kulu,
mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda
Rabbine secde edecek, yalvarıp yakaracak, Allah’ın kendisine ilham
ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim
edecek ve sonunda kendisine şefaat izni verilecektir. O da (a.s.m.) ancak
Rabbinin razı olduğu kimselere şefaat edebilecektir.
Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:
“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının
şefaatı fayda vermez.” (Sebe’ Sûresi, 23)
“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı
olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir
işe yaramaz” (Necm Sûresi, 26)
“O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır.
Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar.
Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe Sûresi, 38)
“O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!”(Bakara Sûresi, 255)
Bu âyet-i kerimeler şefaatın hak olduğunu açıkca ifade
ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi selâhiyetle ve
neye dayanarak karşı çıkabilir!?..
Son âyet-i kerime, Âyet-el Kürsî’de geçer. Bu âyetin tamamında tevhid
işlenir. Allah’ın azameti ve kudsiyeti ders verilir.
Şefaatla ilgili bu âyetten bir önceki âyette: “göklerde ve yerde her ne
varsa hepsi O’nundur” buyurulur. O halde ne sema, ne de arz ehli, O’nun izni
olmaksızın şefaat edemezler.Bir sonraki âyette ise: “O,
kişinin önünü ardını (geçmişini geleceğini) bilir.
Onlar, O’nun bildirdiğinden başka, O’nun ilminden hiçbirşeyi
ihata edemezler (bilemezler)” buyrulur. O halde, kime rahmet edileceğini,
kimin şefaat etmeye yahut edilmeye lâyık olduğunu da en iyi O
bilir. Ve O’nun sevgili kulları da ancak O’nun bildirdiği lâyık
kullara şefaat edebilirler...
Bu konuyla ilgili olarak, yanlış yorumlara uğrayan bir Hadis-i
Şeriften de kısaca bahsedelim.
Resulûllah Efendimiz (a.s.m.): “Benim şefaatım ümmetimin günah-ı
kebair (büyük günah) işleyen kısmınadır”
buyurmuşlardır.
Bu kelâmın sahibi, peygamberlerin şahı Resulûllah Efendimiz
(a.s.m.) “ismet” sıfatına sahip... Yâni O’na günah dokunamaz. O’nun
yaratılışı günahsızlık üzeredir. Bu sıfat
bütün peygamberler içinde de geçerli...
Peygamberleri insanlar için birer rehber, birer önder olarak gönderen Allah,
onları günahsız kılmakla insanlara şu mesajı da
vermiş oluyor: “Günah işlememeye bütün gücünüzle
çalışın!”
Sözü edilen Hadis-i Şerifi bu gerçeğin
ışığında değerlendirmek gerek. Bu hadisten;
“şefaatın ancak büyük günah işleyenlere
yapılacağını, küçük günah işleyenlerin bundan mahrum
kalacaklarını” anlamaya mantıken imkân yok.
Dikkatle incelenirse, bu Peygamber kelâmından şu iki büyük mesaj
hemen alınabilir:
Birincisi: Bu Hadis-i Şerif, “Büyük günah işleyenin küfürle iman
arasında kalacağını” iddia eden Mutezile
fırkasına en güzel bir cevap... Ümmetinin yetmişüç fırkaya
ayrılacağını haber veren Allah Resulünün (a.s.m) bu mübarek
sözü, ehl-i sünnetin en büyük bir delili...
Diğer mesaj da şu: Şefaat izninin verilmesinden sonra,
başta peygamberler olmak üzere, melekler ve salih kullar mü’minlerin
günahlarının bağışlanması için Allah katında
şefaatçı olacaklar.Bu herkesin manevî mertebesine göre
gerçekleşecek.. Büyük günahlar ise, Allah katında hatırı en
ileri olan Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatıyla af edilebilecektir.
... Nice insanların imana susadığı, iffetsizlikle
kavrulduğu, cehalet içinde çırpındığı ve
kendilerine uzanacak şefkatli eller beklediği bu dehşetli
zamanda, bütün bunları bir tarafa bırakıp bu gibi, zihinleri
karıştıracak meseleleri gündeme getirmek en azından büyük
bir gaflet. Ve bunda ne fayda görüldüğünü anlamak da mümkün değil!..
Prof.Dr. Alaaddin BAŞAR
İslami Okul Okulların En Önemlisi