Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 183. Sayfa - Allah

69) Sünnetullah:

 

Allah'ın sünneti, kanunu demektir. Lügatte "yol" mânâsına gelen sünnet, "Allah" adıyla birlikte kullanıldığında, Allah'ın kâinatı idâre ederken koyduğu kurallar; Cenâb-ı Allah'ın yaratıkları hakkındaki hüküm ve âdetleri anlamına gelir.

Kâinatta meydana gelen olaylar Allah'ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tâbidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyâmet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, neslin devamı erkek ve dişi canlının birleşmesi sonucunda oluşan döllenme ile sağlanır. Her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur... Kâinatta insanlar tarafından alışılmış ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah'ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır; normal şartlarda değişmez. Ancak, bu İlâhî kanunlar eşyanın zorunlu bir neticesi olmadığından dolayı Allah dilerse insanların alışageldikleri tabiat olaylarının dışında bazı hârikulâde olayları da meydana getirmeye kaadirdir.

İkisi kulların te'dib ve salâhı ile ilgili olmak üzere sünnetullah üç kısımdır:

1- Gönderilen peygamberlerin bölgesinde peygamberliklerine delâlet eden mûcizeleri gördüğü halde inad edip bir türlü inanmayan ve peygamberleri yalanlayan kavimlerin helâk edilmesi sünnetullahtır. Peygamberlerin doğruluklarına delâlet eden beyyine ve mûcizelerini gördükten sonra halkın bir kısmı onlara inanırlar. İman edenlerden sonra geriye ıslâhı mümkün olmayan kalpleri katılaşmış, inatçı, bozguncu ve şerli insanlar kalır. İşte o zaman onlara helâk âyetleri gösterilir. Her zaman peygamberlerini yalanlayan inatçı, zâlim kimse ve milletleri Allah Teâlâ cezâlandırmak için helâk etmiştir. Kur'ân'da da anlatılan sünnetullah ve sünnetül-evvelîn'in ifâde ettiği mânâ budur.

"Çünkü onlar yeryüzünde büyüklenmek, fenâ ve hileli tuzaklar kurmak istiyorlar. Halbuki kötü düzen ona ehil olandan başkasını sormaz. Onlar, daha evvelki ümmetler hakkında cârî olan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, sen Allah'ın kanununda asla bir döneklik de bulamazsın.” (Fâtır: 35/43).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah'ın bu sünneti hakkında

"Ümmetler peygamberleri yalanladıkları ve emrine âsî oldukları zaman, Allah onları helâk etmek sûretiyle peygamberlerinin gözünü aydınlatıp memnun eder" buyurmuştur.[1]

2- "Allah, kendilerindeki güzel şeyleri (ahlâkı) bozup değiştirmedikçe bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) değiştirip almaz. (Güzel ahlâkını bozması sebebiyle) bir kavme fenâlık dileyince, artık onun reddine bir çare yoktur. Onlar için Allah'tan başka hiç bir velî ve yardımcı da yoktur." (Ra'd: 13/11) âyetinin hükmü gereği, İlâhî sünnet ve âdeti şöyle ifade etmek mümkündür: Allah Teâlâ bir topluma iman, güzel ahlâk, amel ve sa'y ü gayret gibi nefislerindeki kemâlât sebebiyle verdiği nimetlerin değiştirilip alınmasını, yine ahlâksızlık, küfür, gayretsizlik ve ciddiyetsizlik gibi kötü halleri kazanmasına bağlamıştır. "el-Hükmü li'l-ekser". Bir millet hakkında Allah'ın hükmü çoğunluğun iyi veya kötü olmasına bağlıdır. İyiler çoğunlukta olursa, iyilik, âfiyet ve diğer güzel haller husûle gelir; kötüler çoğunlukta olursa, fitne, musîbet, düşman tasallutu ve hezimetler gibi fenâlıklar meydana gelir ve pek çok nimet elden gider. Göz göre göre pek çok fırsatlar kaçırılır. Yarıdan az iyilerin bulunması yetmez. Kurunun yanı sıra yaş da yanar.

İman, amel, ahlâk gibi nefislerindeki kemâlâta bağlı olmadan bazı toplumlara verilip alınan nimetler, bu konunun dışındadır.

3- Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezegen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar birtakım kanunlar koymuştur:

"Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)..." (Fussılet: 41/12).

Bu kanunlar, eşya ve olaylar arasındaki sâbit nispetlerdir. İlmi çalışmaları esnâsında, insanlar, bunların bir kısmını gözlemleyerek formüle etmeğe muvaffak olmuşlardır. Bunlara ilimde, değişmez münâsebetler denir. Fizik, Kimya ve Biyoloji kanunları gibi. Bu kanunlar, zorunlu olmayıp mümkün ve hâdistirler; kıyâmete kadar değişmezler. Meselâ, Allah Teâlâ, dünyada canlıları yaratmış, sonra bunları tekrar tekrar yaratmayı (canlıların cinslerinin devamını) tohum hücrelerine bağlamıştır. Her canlı cinsinin tohumundan o canlı cinsine ait fertler vücûda getirilir. Buğdaydan buğday biter, arpa bitmez. Koyundan koyun doğar, kurt doğmaz. Fakat her canlı cinsinin tohum hücrelerine o canlının planını koyan ve bundan canlıyı yaratan Allah'tır.

Tabiat kanunları (eşya hakkındaki sünnetullah) eşyanın özünden gelen ne bir emir, ne de müstakil olan bir kuvvettir. Çünkü atomlar ve bunlardan meydana gelen eşya ve canlıların vücudunda malzeme olarak kullanılan elementler; cansız, şuursuz, akılsız, âtıl ve dağılıp saçılan şeylerdir.[2] Eşya üzerindeki bu kanunların değişmezliği kendi zatlarından gelmeyip bunları yaratıp koyan böyle istediği için bir müddet sâbittirler. Bunlar, Allah'ın irâdesi ve emri altındadırlar. Allah dilerse, bunları değiştirir, yerine başkalarını koyar. Nasıl ki bir otomobilin yapılış ve işleyişi akıllı bir yapıcıya muhtaçsa; kâinatın düzenli işleyiş ve hareketleri de şuurlu ve bilgili bir yaratıcıya muhtaçtır. Otomobilin yapıcısı isterse, onun hızını artırmak gibi işleyiş tarzında değişikliği yapabilir veya onun hızını durdurabilir. Kâinata işleyiş düzenini veren zat da isterse onun bu düzenini değiştirebilir ve tekrar da ona eski nizamını verebilir.

Allah Teâlâ'nın yarattığı her şey mümkündür. Mümkün; varlığı ve yokluğu zâtının muktezâsı (özünün gereği) olmayan, varlığı da yokluğu da eşit bulunan, var olması ve devam etmesi için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olan şey, kanun ve olaydır. Mümkün, şöyle de târif edilebilir: Akılda, öznesi ile yüklemi arasında çelişiklik bulunmayan bir fikir ve tasavvurdur ki, hâriçte buna tekabül edecek varlığı için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olur. Bu yaratıcı da varlığı mümkün olmayıp vâcib bi-zâtihî (zâtından dolayı zorunlu) olan ve varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'tır.

Mümkinler hâriçte var olmaları itibarıyla ikiye ayrılır.


 

[1] Müslim, Fadâil, 81.

[2] Nahl: 16/20-21.