Muhtelif - 49. Sayfa - Allah
1) VÜCUT
Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen Allah vardır. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .
Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.
Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür. [1]
Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:
"O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır."
Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz. [2]
Olmak, varolmak, olan, varolan, mevcut.
Kelam ilminde Allah'ın zorunlu varlığını dile getirir. Kelamcılara göre Allah'ın nefsî, zatî ya da sübutî sıfatlarındandır.
Yunan felsefesinin, özellikle Aristo metafiziğin İslâm dünyasına girmesinden önce, kelamcılar genel bir kavram olarak vücud yerine şey ve cisim kavramlarını kullanıyorlardı. Bu dönemde, kelamcıların tartıştıkları başlıca konulardan birini, Allah'a şey ya da cisim denilip denilemeyeceği oluşturuyordu. Sonunda Allah'a cisim denilemeyeceği, çünkü Allah'ın cismin gerekli niteliklerinden olan boyutlu olmaktan münezzeh olduğu sonucuna varıldı. Buna karşılık, diğer şeyler gibi olmamakla birlikte, Allah'a şey denilebileceği kelamcıların büyük çoğunluğu tarafından kabul edildi. Zeydî kelamcılarla Mutezile'den Cehm bin Safvan bu görüşü benimsemediler.
Vücud ve cevher kavramları, İslâm felsefe ve kelamına Aristoteles felsefesinin etkisiyle girdi. Felsefecilerle kelamcılar bu kez de bu kavramları tartışmaya başladılar. Allah için cevher kelimesinin kullanılması uygun görülmedi. Vücudun ise O'nun zatî sıfatlarından biri olduğu kabul edildi. Ama sorun bununla bitmiyordu. Tartışma, vücudun Allah'ın zatından ayrı birşey olup olmadığı konusunda sürdü. Kelamcıların büyük çoğunluğu, vücudun zattan ayrı, zata eklenmiş ezeli, ebedi ve bağımsız bir sıfat olduğunu kabul etti. Ebu'l-Hasan el-Eş'arî ile Mutezile kelamcılarından Ebu'l-Hüseyin el-Basrî ise, İslâm felsefecilerine uyarak vücudun zata eklenmiş bağımsız bir sıfat olduğu görüşünü reddettiler.
Hem Allah, hem de diğer nesneler için ortaklaşa kullanılması, vücud kavramına nisbetleri bâkımından varlıkların derecelendirilmesini gerektirdi. Buna göre varlıklar, vücud kavramıyla nisbetleri bakımından üç kategoriye ayrıldı. Bu kategoriler vacib (zorunlu), mümkün (olabilir) ve mümteni (olması imkansız) biçiminde adlandırıldı.
Vacib vücud, varlığı zorunlu ve zatının gereği olan, varolmakta başka bir varlığa muhtaç olmayan varlık, Allah'tır. Vacib vücudun zatı ile vücudu arasında başkalık yoktur. Vacib vücud aynı zamanda yokluğu düşünülemeyen, yokluğu kabul etmeyen varlıktır. Vücudun yokluğu kabul etmemesi ya zatı gereği ya da başka bir varlıktan dolayıdır. Yokluğu kendi zatı gereği kabul etmeyen (Allah'ın zatı gibi) vücud vacib lizatihi adını alır. Yokluğu kabul etmeyişi başka bir varlıktan dolayı ise (Allah'ın sıfatları gibi) vacib liğayrihi denir. Varlığının başlangıcı ve sonu olmaması; atomlardan, cevher ve arazlardan ya da madde ve suretten bileşmemesi vacib vücudun başlıca özellikleridir.
Mümkün vücud, ne varlığı, ne de yokluğu zatının gereği olmayan, zatı bakımından varlığı ile yokluğu eşit olandır. Mümkün varlık, varlığı da, yokluğu da vacib olmayan ya da varlığı da, yokluğu da mümteni olmayan diye de tanımlanır. Mümkünün varlığı da, yokluğu da eşit olduğundan varolmak için mutlaka tercih edici bir sebebe muhtaçtır. Bu sebep, onun varlığını yokluğuna tercih ederse, varolur. Varlığı, sebebinden sonra olduğu için hadis, sonradan olmadır.
Yokluğu zatının gereği olan, bu nedenle varlığı imkansız şeylere mümteni, muhal ya da müstahil denir. Mümteninin temel özelliği hiçbir şekilde varolmamaktır. Mümteniyi aklen varolan bir nesne gibi düşünmek bile mümkün değildir.[3]
Klasik anlatımda “Vücud” olarak geçen bu sıfatın anlamı şudur: Allah Teâlâ en büyük gerçek olarak vardır. O'nun Zât-ı İlahiye'si için varlığın tersi olanak dışıdır. Yüce Rabb'imizin varlığına, kâinâttaki her şey, canlı ve pek çarpıcı şekilde tanıklık etmektedir. Bu nedenle O'nun varlığını zâten temiz bir fıtratla doğan insanların çoğu sıcak bir şekilde duyumsar. O, “Vâcib'ül-Vücûd” dur. Yani zorunlu olarak vardır ve bu zorunluluk da O'nun varlığından kaynaklanmaktadır. Halbuki O'ndan başka her şeyin var ya da yok olması mümkündür. Dolayısıyladır ki bu karmaşık konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak gibi olumlu bir amaç güdülse bile “Allah olmasaydı hiç bir şey olamazdı” denilmez. Bu, diyalektik bir söylemdir. Böyle bir cürette bulunulamaz! Hatta bir insanın, sırf başkalarını ikna etmek için bu ifadeye benzer şeyler söylemesi, örneğin “Allah Teâlâ Muharrik-i evveldir; illet-i gaiyyedir; ya da Ultimate cause'dır” gibi felsefi deyimler kullanması zorlanmadan başka bir şey değildir. Kur'ân-ı Kerim'in, insanı inandırmaya yönelik öğütlerine baktığımızda böyle bir anlatım bulamıyoruz. Fakat daha sonra “Allah'ın birliği” sıfatını işlerken göreceğimiz gibi farklı ve isabetli anlatımlar vardır.
Allah Teâlâ'nın varlığına inanmak esasen O'nun, insan doğasına yaptığı özel bir yetenek aşısıyla ortaya çıkar. Öyle ise Allah'(cc) ın varlığını duyumsamak, deyim yerinde ise bir “Tevfik-i İlahî” dir; Onun, (iman şerefine nail buyurduğu kulu için) yüce takdiriyle hidâyet yolunu kolaylaştırmasıdır.
Şu kadarını da söylemek yerinde olur ki, kâinâta baktığımız zaman akılları durduran bu çeşitli varlıklar ve olaylar, aralarındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin dayandığı düzen disiplin ve ince hesaplar, bir yaratıcının varlığını kesin olarak hatırlatmaktadır. Çünkü hiç bir şey kendi kendine var olamaz. Nedensellik ilgileriyle eşya ve olaylara tutunarak geriye doğru gidildiği takdirde her şeyin mutlaka bir sebebinin bulunduğu ortaya çıkar. Günlük hayatta da bunun sayısız örneklerini görürüz. Bütün bunlar gösteriyorki Allah (cc)'dan başka her şey sonradan olmadır ve bu gerçek de her şeyin bir yaratıcı tarafından, yoktan var edildiğini kanıtlamaktadır. [4]
İslami Okul Okulların En Önemlisi