Rü'yetin Âhiretteki Vücûbu - İslami Bilgiler - Allah - 74. Sayfa
Rü'yetin Âhiretteki Vücûbu:
Rü'yetin âhiretteki vücûbu ile ilgili olarak bazı âyetler delil olarak kullanılmaktadır. Burada özellikle ahiretteki vücûbiyyetin söz konusu edilmesi, bu âyetlerde, âhiret halinden ve Cennet'ten söz edilmesinden dolayıdır: Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:
"O gün yüzler vardır, Rabblarına bakıp parıldayan" (Kıyâme: 75/22-23).
Rü'yetin âhirette vücûbu ile ilgili olarak, Ehl-i Sünnet nazarında en kuvvetli delillerden birisi bu ayettir. Ayetin öncesine dikkatle bakıldığında; ayetin içinde bulunduğu surenin isminin bile, ahiret ahvalinden bahsedildiğine işaret ettiği görülecektir. Zira, surenin ismi "Kıyame suresi"dir. Surenin başında kıyamet ahvalinden bahsedilmekte ve bu ayetten bir iki ayet öncesine kadar, müşriklerin acıklı hallerinden söz edilirken, sıra mü'minlere gelmekte ve Cennet ahvaline geçilmekte; o arada da, rü'yet ile ilgili bu ayetin zikri geçmekte ve o gün mü'minlerin büyük bir neşe ve sürur içinde oldukları ifade edilmektedir. Dolayısıyla açık ve net bir şekilde rü'yetin vukuu ifade edilmektedir.
Âyet üzerindeki tartışma ve mütalaalara gelince; özetle şunları söylemek mümkündür: Rü’yetin câiz olmadığını ileri sürenlerce -ki, bunların öncülüğünü Mutezile fırkası yapmaktadır- bu ayette geçen "nazar" kelimesinin, görmek anlamında değil, "bekleme" anlamında alınması gerektiğini, bunun Kur'ân'da bir çok örneklerinin bulunduğunu söylemektedirler.
Ehl-i Sünnet ise, "nazar" kelimesinin Kur'ân'da sadece beklemek değil, daha bir çok anlamlarda kullanıldığını; bunlar arasında ummak, şefkat etmek, ibret almak, düşünmek, hüküm vermek gibi anlamların bulunduğunu da söylemektedir. Ancak, bu ayette zikri geçen "nazar" kelimesinin bir özelliği bulunduğunu zira burada bu kelimeyle birlikte, aynı cümle içinde hem (e-l) harfi cerinin bulunduğunu, hem de insan yüzü anlamına gelen (ve-ce-ha) kelimesinin bir arada bulunduğunu, bunun ise, bütün dilcilerin ittifakıyla, mutlaka (re-a-ye) yani "görmek" anlamına geldiğini ifade etmektedir ki, bu gerçekten ittifakla kabul edilen bir husustur. Bu ittifaktan dolayıdır ki, rü'yetin nefyini avunan Mutezile fırkası burada zikri geçen (i-la) harfi cerinin, harfi cer olmayıp, "nimet" anlamında bir kelime olduğunu ifade etmiştir. Zira, onlar da bu ittifakın olduğunda hem fikirdirler. Öte yandan mantıkî bütünlük açısından da, gerek beklemek ve gerekse şefkat göstermek gibi anlamların burada kullanılması mümkün değildir. Zira Cennet bir bekleme yeri değil, mükafatların verildiği nimet yeridir. Ayrıca, beklemekte bir bıkkınlık ve sıkıntı vardır. Oysa Cennet'te böyle şeylerin olması düşünülemez bile. İbaredeki kullanılış açısından da, şefkat anlamının olması mümkün değildir. Zira, ibarenin akışına göre kulların Yüce Allah'a şefkat göstermesi gerekir, gibi bir anlam çıkmış olacaktır ki; bu, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir ihtimaldir.
Netice itibarıyla, bu âyetin delâletiyle, rü'yet, ahirette vacibtir ve mü'minler Yüce Allah'ı keyfiyeti belli olmayacak bir şekilde göreceklerdir. Keyfiyeti belli olmayacak şekilde diyoruz; zira ahiret aleminde söz konusu olacak şeyler hakkında keyfiyet belirtmek, şekli ve durumu şöyle veya böyle olacaktır demek mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz, Cennet ile ilgili bir sözlerinde "Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler vardır" buyurmuşlardır. Şu ana kadar gözlerin görmeyip, kulakların işitmediği bir şey hakkında her hangi bir tavsifde, vasıflandırmada bulunmak doğru değildir. Yapılan zannî bir tahminden öteye geçmez.
Rü'yetin mümkün olup olmadığı hususunda kullanılan bir başka ayet ise el-Enâm sûresindeki âyettir:
"Gözler O'nu idrak edemez. O bütün gözleri idrak eder" (En’âm: 6/103).
Bu âyet-i kerime de diğer âyetler gibi hem ehl-i Sünnet hem de Mutezile tarafından kuvvetli bir delil olarak ileri sürülmüştür. Tartışma esas itibariyle daha çok, ayette geçen "idrak" kelimesinin değişik manalara gelmesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; idrak, mahdut olan bir şeyi ihata etmek, demektir. Mahdut ise, hududu ve nihayeti olan bir şeydir ki, idrak o hududla vukû bulur. Renk, tad, zevk ve koku gibi şeyler de böyledir. Her birinin kendine has yönü ve hududû vardır. Onları idrak etmek, ancak bununla mümkün olabilmektedir. Kısacası idrak, bir şeyin hududunu; rü'yet ise, genelde görmektir. Buradan anlaşılıyor ki, idrak ile rü'yet aynı şey değildir. İdrak hususi, rü'yet ise umumidir.
Fahreddin Razi, idrak ile rü'yet ilişkisi ve farkını şöyle izah etmektedir; Rü'yet ikiye ayrılır: Birincisi: Sınırları ve sonu olan bir şey, bu sınırlar ve son ile görüldüğü zaman, o şeyin görülmesi, idrak ile ifade edilebilir. Bu takdirde rü'yet ile aralarında bir fark olmayabilir. İkincisi ise; hududsuz ve nihayetsiz olan bir şeyin görülmesidir ki; onun idrak edilmiş olduğu anlamına gelmez. Buna göre, rü'yetin bazen idrakle birlikte, bazen de idrakten ayrı olarak meydana geldiğini söylemek mümkündür.
Şimdi her iki halde de "rü'yet" kelimesinin kullanılması mümkün olsa ve mesela "falan şeyi gördüm" denilmek suretiyle, hem mücerred rü'yet, hem de idrakle birlikte rü'yet kastedilmiş olsa bile; idrak kelimesinin kullanılması ve mesela, "falan şeyi idrak ettim" denilmesi, idrak etmeksizin mücerred rü'yetin kastedilmiş olduğuna delalet etmez.
Bundan da anlıyoruz ki; rü'yet genel, idrak ise özeldir. Bu bakımdan özel olan bir şeyin ispatı, genel olanın ispatını gerektirmiş olsa da özel olanın olumsuz kılınması, genel olanın olumsuz olmasını gerektirmez. Her idrak rü'yettir, fakat her rü'yet idrak değildir.
Bu açıklamalar ışığında sözü geçen ayete bakacak olursak; Yüce Allah bu ayette id'raki nefyetmiş olsa bile, onun nefyi, rü'yetin nefyini gerektirmez. Bu ayette Yüce Allah, kendisinin yön ve hududu olmadığını, bu bakımdan da gözlerin O'nu görse bile idrak edemeyeceğini bildirmiştir. Görmek idrak etmek demek değildir. Zira, idrak etseydik, Yüce Allah sınırlı bir varlık olmuş olurdu ki, bu Yüce Allah için düşünülemez. O, hududu ve sınırı olmayan, düşündüklerimizin de ötesinde olandır. Bu duruma göre, ayetin manası şöyle ifade edilebilir: "Gözler Allah Teâlâ'nın hakikatını ihata edemezler. O ise bütün gözleri görür ve ihata eder".
Âyetin delil olarak ele alındığı bir başka yön de; Yüce Allah'ın burada kendisini methetmesi yönüdür. Bu konuda hemen hemen bir ittifak söz konusudur. Şayet, rü'yet mümkün olmasaydı, tıpkı, görülmesi imkansız olduğu işin, görülmemesi övgü konusu olmayan "yokluk" gibi, "Gözler O'nu idrak edemez" sözüyle bir medh söz konusu olamazdı. Bir şeyin görülmesi mümkün olur da, büyüklükte tek ve eşsiz olduğu için, şartlar müsait olmadığı için görülmez ise, o zaman bir medh söz konusu olur. Yoksa şayet görülmesi mümkün değil ise nasıl bir medh söz konusu olacaktır? Zaten görülmesi o anlayışa göre mümkün değildir.
Bu âyette O'nun görülür olduğu ortaya konulmuş, fakat aynı zamanda O'nu görecek olan gözlerin de, bu dünya hali ile görmekten aciz olduklarına işaret edilmiştir. Gözleri, kendisini görmekten aciz bırakan da kendisidir. İşte, medhe ve övgüye layık olan da bu noktadır. Buna göre, gözlerin O'nu görmekten aciz kalması, O'nun görülmez olmasını gerektirmez. Fakat O'nun görülür olduğu halde, gözlerin O'nu görmemesi, kudret ve azametine layık bir iftihar ve öğünme vesilesi olur. Gözleri bu haliyle görmekten aciz bırakan O'dur. Fakat dilediği anda, onları acizlikten kurtaracak ve onlara görme gücünü verecek olan yine kendisi olacaktır ki; bu, ahirette vukû bulacaktır. Mü'minler için de en büyük nimet mesabesinde olacaktır.
Rü'yet ile ilgili olarak delil getirilen diğer bir ayet de Yûus sûresindeki âyettir:
"İyi davrananlar için Cennet ve nimetleri ve (bir de) ziyâde vardır." (Yûnus: 10/26).
Bu âyetin rü'yete delaleti, ayetin içinde yer alan "ziyade" kelimesinin "Allah'a nazar etmek" şeklinde tefsir edilmesi dolayısıyladır. Bu tefsir Hz. Peygambere ve bazı sahabelere varan isnadlarla kuvvet kazanmıştır. Ubeyy b. Kâ'b'a varan bir isnada göre, Hz. Peygambere "ziyâde" kelimesinin mânâsı sorulduğunda, Hz. Peygamber "Rahman'ın yüzüne nazardır" diye cevap vermiştir.
Ehl-i Sünnet âlimleri bu ve benzeri isnadlara dayanarak bu ayeti rü'yete delil olarak kabul etmektedirler. Âyet üzerindeki etimolojik yorumlara gelince; bunları da şöyle özetlemek mümkündür: Ayette geçen "el-Hüsnâ" kelimesi, harf-i tarif almış müfred bir kelimedir, yani marifedir. Bu bakımdan bir önceki âyette geçmiş olan bir isme delâlet etmiş olmalıdır. Önceki ayetle beraber bu ayetin meali ise şöyledir; Allah, Dâru's-Selâm'a çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir. İyi davrananlar için hüsnâ ve bir de ziyâde vardır. "
Allah'ın insanları dâvet ettiği yer, Dâru's-Selâm, yani Cennettir. Binaenaleyh iyi davrananlar için ve güzel amel sahipleri için Cennet vardır. Nitekim, gelen haberlerden "hüsnâ" kelimesi Cennet ile tefsir edilmiştir. Bu sabit olunca, insana Cennetle birlikte verilecek olan "ziyade"nin Cennetten ayrı bir şey olması gerekir. Çünkü, insana verilen Cennet, içindeki bütün nimetleriyle birlikte verilir. Ziyâde ise, bunların dışında bunlardan ayrı bir şeydir. Aksi halde, eğer Mutezile'nin dediği gibi burada ziyadeden maksat Cennet olmuş olsaydı, iki ayrı kelime ile aynı şeyin verileceği bildirilmiş olurdu ki, bu da lüzumsuz bir tekrardan ibaret olurdu.
"Ziyâde"nin Cennet nimetlerinden ayrı bir şey olması hususunda Fahrettin Razi'nin güzel bir açıklaması vardır: "Üzerine ilâve olunan şey, belirli bir miktar ile tayin edildiği zaman "ziyâde"nin o şeyin cinsinden olması gerekir. Fakat belirli bir miktar ile tayin olunmamışsa, "ziyâde"nin ondan başka bir şey olması gerekir. Meselâ, bir kimse, "Sana on kilo buğday ve bir de ziyâde verdim" derse, bu ziyadenin buğday cinsinden olduğu anlaşılır. Fakat miktar tayin etmeksizin "Sana buğday ve bir de ziyâde verdim" derse, buradaki "ziyâde" buğdaydan farklı bir şey olması gerekir ve öyledir"[1]
İşte burada da, "Cennet ve bir de ziyâde" ifadesi vardır. Öyle ise, söz konusu olan nimetin, Cennetten farklı bir şey olması gerekir ki, o da rüyettir. Diğer bir delil el-Mutaffifîn sûresinin âyetidir:
"Hayır, onlar o gün muhakkak ki, Rablarından mahcub kalırlar." (Mutaffifîn: 83/15)
Bu âyet de Ehl-i Sünnete göre, rü'yete delalet eder. Örtmek ve menetmek manasına gelen "hicab" kelimesi, ayette ba'sı ve hesap gününü inkâr eden kimseleri tehdit etmek ve onlara korku vermek için zikredilmiştir. Kâfirler için tehdit ve korku vasıtası olarak zikredilen bir şeyin, mü'minler hakkında söz konusu olması düşünülemez. Bu bakımdan kâfirler kıyamet günü Rabblarını görmekten alıkonulacaklar. Fakat mü'minler O'nu göreceklerdir.
Ehl-i Sünnet ve Mutezile, ayette geçen "mahcub" kelimesinin "memnü" manasına geldiğini kabul etmekte, fakat, hangi hususta mahcub oldukları hususunda ayrılmaktadırlar. Bir kimsenin bir başkasının yanına girip, onu görmesine engel olunmasının "hicab" kelimesi ile ifade edildiğini kabul etmiş görünse bile, Mutezile, burada aynı manayı ifade eden ayeti, tecsim ve teşbihe götürür endişesiyle kabul etmemekte, ayetin manasını; "Kâfirler Allah'ın rahmet ve sevabından uzak kalacaklardır" şeklinde anlamaktadır. Zira Mutezile'ye göre, rü'yet, göz bebeğini bir yöne çevirmek olarak anlaşılmaktadır. Bunun için de, yani göz bebeğinin bir yöne çevrilmesi için de o şeyin cisim olması gerekir. Öyle ise; Yüce Allah'ın görülebilmesi için cisim olması gerekir. O halde O, görülmez.
Ehl-i Sünnet ise, "kesin bir delil olmaksızın ayetin zahirini terketmek ve ondan uzaklaşmak mümkün değildir" prensibinden hareketle, burada da manayı rü'yete hamlederek rü'yetin vukûuna delil getiriyor. Zira Ehl-i Sünnet alimleri de Yüce Allah'ın cisim olmadığı hususunda müttefik oldukları gibi, bu hususta her iki grupta da bir şüphe söz konusu değildir. Ancak, Ehl-i Sünnet alimleri burada "bir şeyin görülüp görülmemesinin mümkün olması, O'nun cisim olup olmamasına bağlı değildir görüşündedirler. Nitekim, renkler de cisim ve cevher olmadıkları halde görülürler. Görülmesi caiz olmayan şey, yalnız "ma'dum"dur. Allah Teala ise mevcud olduğuna göre, kendi nefsini bize göstermesi imkansız değildir.
Burada önemli bir noktaya gelinmiştir, o da; Ehl-i Sünnetin bu hususa özellikle önem vermiş olmasıdır. Zira ay'ı görmemiz, bizim irademizin dışındadır. Biz istesek te istemesek de onu görürüz. Tıpkı, görmek ve bakmak arasındaki fark konusunda görmenin irade dışında da mümkün olması gibi... Rü'yeti yaratmaya yani Yüce Allah'ın kendisini göstermesine bir engel yoktur. Onu Yüce Allah yaratmaktadır; isterse görme fiilini yaratabilir. Zira burada konu vucubiyyet değil, caiziyyet safhasındadır. Biz, görülmez demekle O'na bir engel getirmek hakkına sahip değiliz. Öte yarıdan O'nun görülmez oluşu, bir nevi noksanlık olarak telakki edilmektedir.
Netice itibarıyla, İslâm akaidinde önemli bir yer tutan "rü'yetullah" meselesi, temelde Yüce Allah'ın teşbih ve tecsimi kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira gerek Ehl-i Sünnet "Yüce Allah görülür" derken ve gerekse Mu'tezile "O görülmez" derken, her ikisinin de taşıdıkları ortak bir kaygı ve korku vardır ki; o da acaba görülür veya görülmez dersek, O'nu teşbih ve tecsime düşürmek gibi, akaid esaslarına göre sakıncalı olan bir konuma düşebilir miyiz korkusu ve kaygısıdır. Bir başka ifadeyle her ikisinin de düşünce yapılarının temelinde, iyi niyet ve Yüce Allah'ın azameti ve yüceliğine her hangi bir leke düşürmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu itibarla bu konuda yapılan tartışma ve ileri sürülen görüşleri, kendi içerisinde ve bütünlüğüne göre değerlendirmeli ve öyle görmelidir.
Öte yandan bu mesele, esas itibariyle de, İslam Akaidinde temel hususlar, dinin özü ve esası olarak kabul edilen Tevhid, Nübüvvet ve Mead prensiplerinin esasından olmadığı gibi; bunlara aykırılık teşkil eden hususlardan da değildir. Bir mesele eğer bu üç meselenin esasına dahil olmayan bir mesele ise, bunlar üzerinde farklı düşünmekte hiç bir mahzur olmadığı gibi; bunlar üzerinde düşünmek meselenin hikmetini anlamak bakımından teşvik bile edilmiştir, denilebilir. Zira, Kur'ân bu konuda oldukça serbest ve geniş bir tablo sergilemekte olup, bir bakıma bu gibi hususları "eşyanın hakikatını anlama" teşviki çerçevesinde bile ele almaktadır. Önemli olan düşünce çerçevesinin Kur'ân ve Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde olmasıdır. [2]
İslami Okul Okulların En Önemlisi