Muhtelif - 31. Sayfa - Ehl I Kitap
İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimelere dayanarak, ehl-i kitabın Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun getirdiği dine inanmadan da kurtuluşa erip cennetliklerden olacaklarını iddia edenler olmuştur. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, Kur’an’daki bazı âyetlerden “Allah'a şirksiz, âhirete şeksiz inanıp da amel-i sâlih işleyenler”in, İslâm dinini kabul etmeseler bile, ehl-i necât olacakları ifade edilmektedir. Önce bu âyetleri görelim:
“Şüphesiz iman edenler; yahûdiler, hıristiyanlar ve sâbiîler, bunlardan kim ki Allah'a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfatları vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara, 62) “İman edenler, yahûdiler, sâbiîler ve hıristiyanlar(dan) Allah'a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.” (5/Mâide, 69) “Mü’min olanlar, yahûdi olanlar, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler ve müşrik olanlar (yok mu), şüphesiz Allah kıyâmet günü bunlar arasındaki hükmünü verecek (haklıyı haksızı ayıracaktır). Şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir.” (22/Hacc, 17).
İddia sahipleri, bu âyetlerde sayılan din mensuplarının başında iman edenlerin de sayıldığına ve iman esası olarak da sadece Allah'a ve âhiret gününe imanın zikredildiğine dayanarak mezkür hükümlerine ulaşıyorlar. Bugün bir kere, ehl-i kitap içerisinde Allah'a şirksiz, âhirete şeksiz inananların bulunduğunu iddia etmek çok zordur. Hıristiyanların teslis akîdesini kabul etmekle şirke düştükleri, Kur’an ifadesiyle kâfir oldukları (5/Mâide, 73) çok açıktır. Yahûdilerinse yine, ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ demeleri (9/Tevbe, 30) ve âhirete olan inançlarının kıt oluşu ve daha başka Allah'a yakışmayan iddialarda bulunmalarıyla kâfir damgasını yine Kur’an’dan yedikleri (98/Beyyine, 6) bir gerçektir. Yahûdiler, bugün Uzeyr’e Allah’ın oğlu dediklerini inkâr ediyorlarsa da bir zaman bu iddiada bulundukları kesindir. Koyu bir materyalist hayat yaşarlar, âhireti hiç düşünmezler. Bunun içindir ki Allah Teâlâ onlar hakkında “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler...” (6/En’âm, 91; 39/Zümer, 67) buyurmuştur. Yani, Allah'a şirksiz ve şânına lâyık bir imanı ve şeksiz, yani yakînî bir âhiret inancını da insanlığa öğretecek olan ancak ve ancak Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği İslâmiyet’tir. Başka hiçbir din, tahrif olmuş bugünkü şekilleriyle ulûhiyeti ve âhiret inancını Allah’ın istediği ve râzı olduğu şekilde tanıtamamıştır.
İkinci bir husus, Kur’ân-ı Kerim’de iman konusuna temas eden âyetlerin, iddia sahiplerinin öne sürdükleri yukarıdaki âyetlerden ibaret olmadığıdır. Halbuki bir konuda doğru bir karara varmak için o konuyla ilgili bütün âyetleri ve sahih hadisleri bir arada mütâlaa ve mülâhaza etmek gerekir. Çünkü İslâm’ın iki temel kaynağı Kitap ve Sünnettir. İmanın esasları vardır. Bunların bir kısmı bu âyetlere dâhil olmakla birlikte, öteki esaslar, konuyla ilgili diğer âyetlerden (Meselâ, bkz. 2/Bakara, 4-5; 285 vb.) çıkarılmaktadır. Yani bir konu değişik âyetlerde geçebilir. Aynı konunun bir kısmı bazı âyetlerde zikredilirken, diğer bir kısmı başka başka âyetlerde yer alabilir. Meselâ şu âyette imanın başka bazı rükünleri zikredilir: “...Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 136) Yoksa, bir veya iki âyeti ele alıp diğerlerini görmezden gelmek, insanı daima yanlış hüküm vermeye götürebilir. Sonra bu konular, İslâm’da çoktan halledilmiş, tespit edilmiş ve hükme bağlanmış hususlardır. Böylesi ümmetin icmâ ettiği konularda yeniden insanları şüpheye düşürmek, tartışma başlatıp ihtilâf çıkarmak, kime ve neye yarayacaktır? Kaldı ki, müfessirler dahil hiçbir âlim, mezkür âyetlerden, imanın ve kurtuluşun Allah'a ve âhiret gününe imandan ibaret olduğunu söylememişlerdir. Allah'a ve âhiret gününe imanın bu âyetlerde özellikle vurgulanması, Allah’ın bilgisinden hiçbir şeyin kaçamayacağını, insanların âhiret günündeki hesap ve sorumluluklarını hatırlatmak içindir. Nitekim bu âyetlerde iman belirtildikten sonra insanların yapacakları işlere önem vermeleri istenmektedir.
Geçen iddiaya dayanak kabul edilen bu âyetlerin tahliline gelince; yahûdiler, hıristiyanlar, sâbiîler, mecûsîler ve müşrikler gibi din mensuplarının başında iman edenlerin zikredilmesi, her şeyden önce, mü’minlerin bir hak grup; inkâr edenlerin de diğer bâtıl grupları teşkil ettiklerini ifade eder. Yani bu inkârcı din mensubu sınıflar, mü’min olan ve başta zikredilen gruba mukabil olarak zikredilmişlerdir. Nitekim Hacc sûresi 17. âyet-i kerimesinde: “... Şüphesiz Allah, kıyâmet günü bunlar arasında hükmünü verecektir; şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir” buyrulmakla, kimin haklı ve hak yolda olduğunun, kimin haksız ve yanlış yolda olduğunun hükmünü verecek ve bu gruplar arasını böylece ayıracaktır denilmek istenmektedir. Bu ise âyetteki müjde ve vaadin ancak mü’minlere mahsus olduğunu gösterir (Elmalılı, Eser Y. 3/1739) Bu son âyet, Bakara ve Mâide sûrelerindeki ilgili âyetlere bir nevî açıklama da getirmiş oluyor. Yine diğer din gruplarına da bir çeşit tehdit anlamı taşımaktadır (Nesefî, Medârik 2/96; Beydavî, Celâleyn, 2/87-88).
Ayrıca “iman edenlerden, yahûdilerden, hıristiyanlardan, sâbiîlerden, her kim iman ederse” ifadesindeki “iman edenler”den, görünüşte iman edip İslâm toplumunda müslüman muâmelesi gören münâfıkların kastedildiği açıklaması getirilmiştir. Diğer gruplardan insanların olduğu gibi, bunlar da ihlâsla, samimiyetle ve kalpten Allah'a ve âhiret gününe iman eder ve amel-i sâlih işlerlerse, onlara da bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri bildirilmektedir. Böylece zâhirde mü’min görünen manâfıklara bu halleriyle hitap edilmiş, onlara gerçek iman fırsatı verilmiş ve bu maksatla iman dâveti yapılmış, onların da inkârlarını atıp gerçek mü’min olmaları telkin edilmiş olmaktadır (Zemahşerî, Keşşâf 1/146, 661; Nesefî, 1/52, 293; Beydavî, 1/60; Elmalılı, 1/371).
Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: İnsanlardan kim olursa olsun samimi bir imanla, iman edilmesi gerekli tüm esaslara gerçekten iman edip bu imanını hayatı sonuna kadar koruyarak sâlih ameller işleyenler kurtuluşa ve cennete erecek, korkuya ve kedere uğramayacaklardır.
İnsanı cennete götürecek bu imanın içerisinde, Allah'a imandan hemen sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman gelir. Allah'a imanın zikredildiği her yerde zımnen Hz. Peygamber’e iman da mevcuttur. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimiz bu gerçekleri, bu ölçüleri ve bizzat Kur’an’ı bize getiren O’dur. Nitekim bir kimsenin müslümanlığını belirleyen kelime-i şehâdetin içerisinde de ikinci şâhitlik, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şâhitlik etmektir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e iman, kelime-i tevhidde de yer alır. Şu halde konumuz olan âyetlerde geçen Allah'a ve âhiret gününe imanın Allah'a iman kısmında Hz. Muhammed’e iman da dâhildir. Zira kemal sıfatlarıyla Allah’a şirksiz, âhiret gününe de şeksiz (yakînî) imanı ve diğer tüm iman esaslarına da nasıl iman edileceğini getirip öğreten O’dur.
Ehl-i kitap da dâhil hangi gruptan insan olursa olsun, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiği İslâm’a iman etmedikçe cenneti ve kurtuluşu kimse bulamaz. Müfessirler de ilgili âyetleri tefsir ederlerken bu gerçeği dile getirmişlerdir Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmayan, Allah'a iman etmiş olur mu? İman parçalanma kabul etmez. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; hiç inanmamaktır, imansızlıktır (2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 150-153). Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmeden önce bile Tevrat ve İncil sahipleri ehl-i kitap, istikbalin bu büyük peygamberine “ahdimi yerine getirin.” (2/Bakara, 40) buyruğuna göre, iman ile mükellef tutulmuşlar iken, O gönderildikten sonra onu inkâr ederek hakiki iman erbâbı olmak tasavvur edilebilir mi? Tarihin şehâdet sayfalarında Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha bâriz bir risâlet var mıdır? (Elmalılı, 1/372-373)
Ehl-i kitap veya tüm insanlar ne şekilde âhirette kurtuluşa erip cennetlik olacaklar, korku ve kederden emin olarak Rabbinin mükâfatlarına ve nimetlerine nâil olacaklardır? Bunun yolu tüm insanlar için olduğu gibi ehl-i kitap için de aynıdır. O da şudur: Allah’a, O’nun son elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, onun getirdiği Kur’an’a ve dine eksiksiz iman etmek ve hem kendileri ve hem de hemcinsleri olan diğer insanların yararına olan Allah’ın emrettiği amel-i sâlih dediğimiz iyi, doğru ve güzel amelleri işlemektir. “Artık (yahûdi ve hıristiyanlar) sizin (bu) inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 137)
Şu halde onlar müslümanların inandığı gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olacaklardır. Bir konuda bundan daha net, daha açık bir hüküm olabilir mi? Bunu Allah söylüyor. “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık” (5/Mâide, 65) Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.
Bunun dışında yollar aramak, çıkmaz sokaklara sapmaktır. Çünkü yahûdilerin ve hıristiyanların dinleri nesh edilmiş, yani hükümden ve yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, Mûsâ hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadis-i şerifte: “Mûsâ ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.” (İbn Kesir, 1/378; Âlûsi, 3/210) buyurur. Yine şöyle buyurur: “Beni (gönderildiğimi) işitmeden önce İsa’nın dini üzere ölen kimse bir hayır (doğru yol) üzeredir. (Benim peygamber olarak gönderildiğimi) işitip de bana iman etmeden ölen kimse ise helâk olur.” (Taberî, 1/320, 323; İbn Kesîr, 1/103; Âlûsî, 1/279). Hz. Peygamber’den önce Hz. İsa’nın dini üzere yaşayıp Hz. Peygamber’e yetişmeden ölen kimse hayırdadır; fakat Rasûlullah’a yetiştiği halde Ona inanmadan eski dini üzere ölen kimse helâk olur, yani cehennemlik olur demektir. Hakikat bu kadar açık iken nassları zorlayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadan bugünkü halleriyle ehl-i kitaba cennetten yer ayırmaya çalışanları, cennette kendileri için yer bırakmayacaklarından korkulur. (10)
İslami Okul Okulların En Önemlisi