Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İman-Emânet İlişkisi - İslami Bilgiler - Emanet - 6. Sayfa

İman-Emânet İlişkisi:

 

İman kelimesi ile emânet kelimesi aynı kökü paylaşan, birbiriyle çok yakın anlam ilişkileri olan iki kavramdır. İman'ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü'min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.

Kur'an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor (7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...). Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrâil'in de emin olduğunu belirtiyor (26/Şuarâ, 193). Yine Kur'an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emâneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emânet de güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşır (Bkz. 33/Ahzâb, 72). İman sahibine mü'min denir ki, bir anlamı da emânet taşıyan kişi demektir.

Mü'min, hem Allah'ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmâü'l-Hüsnâ'dan biri, el-Mü'min'dir. Allah'ın mü'minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü'minliği de el-Mü'min'e (Allah'a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah'a güven tam olmadan iman olmaz. Allah'a güvenin tam olması için, O'nu her şeyden fazla sevmemiz, O'nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok fazladır." (2/Bakara, 165).     

Emânetin lügat mânâsı "eminlik", "birisine koruması için bırakılan şey." Eminliğin zıddı, hıyânet; yani, emâneti korumamak, onu emânet edenin değil de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak. Istılahda, emânet için birçok mânâlar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar: "Dinî tekliflerin tamamı", "farzlar", "İslâm'ın emirleri", "insana ihsân edilen her nimet", "arza halîfe olma kabiliyeti", "istikamet üzere bulunmak."

Kur'an güneşinden bir nur: "Allah hiçbir nefse vüs'atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir görev teklif etmez." (2/Bakara, 286). Bu nefislerden birisi göz; ona işitme görevi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun, rûhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller. Her varlığa, yeteneğine göre bir görev teklif yüklenmiş. İnsan rûhunun diğer varlıklardan önemli bir farklılığı var. Ona cüz'î irâde takılmış ve kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zâlim ve câhil oluşunun kaynağı da bu cüz'î irâdeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...

Emânet, irâde sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, "paramı kasaya emânet ettim" demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emânete muhâtap olamıyor. Melekler de onlardan pek farklı değil. Onların görevlendirilmeleri teklif ile değil; emir iledir. Emânetle ilgili âyet-i kerîmede (33/Ahzâb, 72) emânetin göklere, yere ve dağlara "teklif" değil; "arz" edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arzetmekte bir başka mânâ vardır. Hani bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arzeder. Meselâ, ona "sen kâtiplik yapabilir misin?" diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, "maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi canla başla yerine getirirdim" der. Bu emir (daha doğrusu arz), "bana bir su getir" demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama kâtipliği herkes yapamaz.

Emânetle ilgili âyette de Cenâb-ı Hak, göklerden, yerden ve dağdan vazife istemiş. Onlara bir emânet arzetmiştir. Bu arzedişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu görevden kaçınmalarını da bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara arzedilen vazife, onların yetenekleriyle, sermâyeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar, verilen kabiliyetler, bu görevi yapmasına uygundur. nitekim, göklerin çekindiği bu emâneti o yüklenmiştir. Nedir bu vazife? (...) "Ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum, onun sahibiyim, evimi idare ediyorum.  Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder..." İşte bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah'ın sonsuz sıfatlarını, şunuâtını (icraat ve işlerini) bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek yetenek bulunmadığı için...

Bu âyet-i kerîme ile (33/Ahzâb, 72) insanın semâlardan yüksek olan önemi ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî görevi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi halde, kendisine verilen yetenekleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.

İnsanın yeteneğinde cüz'î irâde de vardır demiştik. İşte insan, bu irâde ile "ben" diyebilmekte ve yukarıda bir örneği verilen mukayeseleri yapabilmektedir. "Ben" diyemese "O" da diyemezdi. "Ben" diyebilmek büyük bir nimet olduğu gibi, müthiş de bir imtihan. Sonu zâlim ve câhil olmaya çıkabilecek bir çetin soru. İşte gökler, yer ve dağlar bu "ene" imtihanından, yani "ben" demekten sakınmışlar... Nitekim, zaman da onları haklı çıkarmış ve "ben" diyenlerin çoğunun "O" diyemediği, nefsine mağlûp olarak enâniyete/egoizme düştüğü, gururda boğulduğu, Rabbini, Hâlikını, Mâlikini unuttuğu görülmüştür. Ve çoğunluk böyle olduğu için ki, Cenâb-ı Hak, insan için, "zâlim ve câhil oldu" buyurmuştur. Bu, bütün insanların değil; çoğu insanların böyle oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Gerçekten de "ben" diyebilmek çoğu insana pahalıya malolmuş durumda. Ama gel gör ki, ondaki nefsî lezzet hakikate perde oluyor ve insanlar o zehri seve seve içiyorlar. (3)