Muhtelif - 3. Sayfa - Emri Bil Maruf Nehyi Anil Munker
Ma’rûf Nedir?
‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, eserini düşünerek onu demektir ki ‘inkâr’ın karşıtıdır. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden derine düşünerek idrak etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’; derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü, güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
Şeriat (İslâm) fiillerin ve davranışların bir kısmını güzel bir kısmını kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl (mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak insan aklı bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak manada kavraması mümkün olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu gibi bırakmışlar, kandırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca davranışları nitelendirmek için kullanılmaz. Peygamberlerin insanları dâvet ettiği hidâyet aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir. Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda bir ‘münker’dir.
Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın rızâsıdır. Münker ise tam bunun zıddıdır. Birçok İslâm âlimi ‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf, ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir. Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında, zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri fiiller ve davranışlar, Islâm'a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor. Hatta birçok problemin çözümünde ona baş vurulması gerektiğini öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bırakılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm'ın ilkelerine aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim, ‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (3/Âl-i İmrân, 104)
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir. (3/Âl-i İmrân, 110). Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler (9/Tevbe, 71). İyi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği (ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar (22/Hacc, 41). Peygamberimiz buyuruyor ki: “Nefsimi elinde tutan ve Zat’a (Allah’a) yemin olsun ki, ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duânız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169)
Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek amacına göre, uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere yapılmalıdır. (2)
Arapça'da "aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik" anlamına gelen ma'rûf kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de 30'a yakın yerde kullanılmıştır. Kullanımın tamamına yakın bir kısmında harfi tarif almış olarak, "el-ma'rûf" şeklindedir. Anlaşılıyor ki, kullanım sırasında sıradan kimi örf olan şeyler değil, çerçevesi ve içeriği ile belli ve belirgin bir kavram ifade edilmektedir. Bu kavramın mâhiyetini Kur'an-ı Kerim, bize, apaçık bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Âl-i İmrân, 104); “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” (3/Âl-i İmrân, 110); "(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl'e uyanlardır. O kendilerine ma'rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O'na iman edenler, O'nu tazim edenler, O'na yardım edenler ve O'nunla birlikte indirilen Nur'a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir" (7/A'râf, 157) anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma'rûfu tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre ma'rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma'rûfa uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe suresinin 71 ve 112. âyetlerinde müminlere has davranışlar olarak namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat, rükû ve secdeyle birlikte ma'rûfun emredilmesi ve kötülüğün nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman'ın oğluna olan nasihatındaysa, bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır (31/Lokman, 17). A'râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz çevirmeyle birlikte anılan ma'rûfu emretmek, "Eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, ma'rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah'a dönecektir" (22/Hacc, 41) anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
Nitekim, Allah'ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak, "Şirk/ortak koşmaksızın Allah'a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac, ma'rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad"ı sayar (bu, Bezzâr rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine "ev halkına selâm"ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını terkettiği hüsranda olduğu ve tümünü bırakanın da İslâm'a sırt dönmüş olacağı haberini verir (el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği emir ve kötülükten nehiy bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi'de, Birr ve Sıla 13); "küçüğümüze şefkat, büyüğümüze saygı göstermeyen, ma'rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan bizden değildir" buyurularak, konunun önemi vurgulanır. Ma'rûfun emir ve kötülüğün nehy edilmesinin terkinin duâların kabulüne engel olacağı (İbn Mâce, Fiten 20), bunun Yüce Allah'ın cezâ göndermesine yol açacağı ve duâların kabulünü önleyeceği (Tirmizi, Fiten, 9) hususları da, yine Peygamberimiz Efendimizin bildirdikleri arasındadır.
Ma'rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş ve özellikle Mu'tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma'rûf ve gerekse münkerin şer'an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının gerektiğine inanılırken; Mu'tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde bulunmuş (N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112); Şia ise, belirlemenin hem şer'an, hem aklen olabileceği kanaatini öne sürmüştür (Kâşif'ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69).(3)
İslami Okul Okulların En Önemlisi