Din, Münkerleri Hoş Görmez - İslami Bilgiler - Emri Bil Maruf Nehyi Anil Munker - 5. Sayfa
Din, Münkerleri Hoş Görmez:
Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi düşünebilen bir akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez. Insanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir adet haline getirir. Insan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için, her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’ işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle mücâdele etmesi gerekir.
Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri emreder” diyor (24/Nûr, 21). Münkerden en iyi sakınmanın yollarından biri de namaz kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve fahşâdan alıkor.” (29/Ankebût, 45). Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder, kötülükten (münkerden) sakındırırlar (3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41). Şu âyette Allah (c.c.) mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” (16/Nahl, 90). Münkerden alıkoymak, toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek adet (bir anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor, hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’, zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde (sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır. Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili sorular sorar (Müslim, Cennet 70, Hadis no: 2870; Buhârî, Cenâiz 68 ve 87; Nesâî, Cenâiz 110, 4/79). Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili sorular soracaktır (Tirmizî, Cenâiz 70, Hadis no: 1071). Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi, ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir. (Allahu a’lem). (4)
Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker, İslâm'da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. "İnkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen" anlamlarına gelir. Münkerin zıddı olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur'an-ı Kerim'de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için "fahşâ" terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçede "fuhşiyât" bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah'ın şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. "Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder" (24/Nûr, 21).
Kur'an, Allah'ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir: "Şüphesiz Allah adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur'an ve Sünnette karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp, amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir." (16/Nahl, 90).
Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış yorumlandığını söyler: "Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar vermez" (5/Mâide, 105). Halbuki ben Rasûlüllah'tan şunları dinledim: "Günahlar işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa, buna rağmen yasaklamazsa, Cenab-ı Hakkın nezdinden gelen ve bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi pek yakındır" (İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi'd-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326).
İslâm toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamım sağlamak için "iyiliği emir ve kötülükten nehiy" esasını getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz.
Mü'minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: "İman eden erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir" (9/Tevbe, 71). Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete uğradıkları bildirilir (5/Mâide, 78, 79).
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s). şöyle belirlemiştir: "Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir" (Müslim, İman, 20). Hz. Ali'nin şöyle dediği nakledilir: İlk yenik düşeceğiniz cihad, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihad da yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalb iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur" (el-Gazâlî, a.g.e., V, 345).
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma'siyet teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki halinde görülse men edilir. Halbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası için ma'siyet değildir. Münker, büyük günahlara hâs bir terim de değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla bakmak gibi küçük günahların hepsi de münkerdir.
2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde her hangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin ma'siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak caiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak da câiz değildir.
Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi şöyle dedi: Ey mü'minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah'a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah'a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer "onlar nelerdir?" diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ, "Tecessüs etmeyin" (49/Hucurât, 12) buyurmuştur. Halbuki sen tecessüs ettin. Allah Teâlâ "İyilik, evlere arkalarından girmek değildir" (2/Bakara, 189) buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, "Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin" (24/Nûr, 27) buyuruyor. Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tövbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken Ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil şahidin gerekli olduğuna işaret etmiştir (el-Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391).
3) Münkerin ictihada dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden olan bir kimse, "keler" veya "sırtlan" eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî'ye; "Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır" diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kimsenin zevi'l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf'asıyla aldığı bir evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe engel olmanın dereceleri:
1) Kötülüğü târif ve tanıtmak. Kişi bazan bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelir. Halbuki o kötülüğün niteliğini bilse yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmak da, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: "İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler" denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan veya sidikle yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten menediyorum diyerek, mü'minlere ezâ ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
2) İyilikle nasihat ve Allah'ın azabıyla korkutma gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. İbrâhim (a.s.)'in puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek gösterilebilir: "Yuh olsun size ve Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz putlarınıza! Siz hiç düşünüp akletmez misiniz?" (21/Enbiyâ, 67).
İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir:
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muameleden sonuç alınamaması ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu üslûpta doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç kadar konuşmak gereklidir.
4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; Kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere ta'zîr veya had cezalarını uygulamak, idareci ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve görevlilere aittir (el-Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; (5)
İslami Okul Okulların En Önemlisi