Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 37. Sayfa - Esmaullahilhusna

﴿ اَلْجَباَّرُ - اَلْمُتَكَبِّر ُ﴾

el-CEBBÂR - el-MÜTEKEBBİR

Cebr’e[1] gelince; lugatta üç asla nisbet edilir.

Birinci asıl (=kök): Bir kimseyi fakirlikten kurtarıp zenginleştirmek veya kırılan kemiğini düzeltmektir. Bu ıslah (=düzeltmek)’tan alınmıştır. Bu kök lazım (=geçişsiz) ve müteaddi (=geçişli) olarak kullanılır.

Bir kimse şöyle der: Kemiği düzelttim ve oda düzeldi.[2]

el-Accâc şu şiirinde bu ikisini bir arda zikretmiştir:

Allah dini tamamladı ve O dinde tamamlandı.[3]

İkici asıl: Zorlamak ve egemenliği altına almaktır. Bu, en çok “ef’ale” vezninde (=kipinde) kullanılır. Şöyle denilir: “Ecbertuhu alâ keza” (=Onu böyle yapmaya zorladım). “Cebertuhu aleyhi” ifadesi, çok az kullanılır.

Üçüncü asıl: Yüce (=yüksek) ve yetişilemeyenden alınmıştır. El yetişmeyen hurma ağacına “Nahletun cebbâr” denir.

Cevherî şöyle der: cebbâr olan hurma ağacı yüksek ve el yetişmeyendir.

A’şâ şöyle der: Uzundur ve dalları iptir el yetişmez. Sürüler halinde kuşlar üzerinde öterler.[4]

{قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ} “Yâ Musa! Orada zorba bir toplum var” (Maide, 5/22) âyeti kerimesi hakkında Ehfaş der ki: Burada uzunluk, kuvvet ve iri cüsse kastedilmiştir. Bu manada hurma ağacından yüksek olana ellerin yetişemediği bir yüksekliğe sahip olduğu için cebbâr denmiştir.[5]

Şöyle ki: Bir kimse uzun boylu, iri ve kuvvetli olduğu zaman yüksek olan hurma ağacına benzetilerek “Raculun cebbâr” (=uzun adam) denir.

Katâde der ki: Onların tuhaf cüsseleri ve yaratılışları vardı ve başkaları da bu yaratılışa sahip değillerdi.[6]

Denildi ki: Burada cebbâr bir kimseyi bir işe cebredendir. Bir kimse başka bir kimseyi o işe zorladığı zaman böyle denilir. Ezherî dedi ki: Bu, bilinen lugattır. Hicazlıların (=Mekkelilerin) çoğu, bu sözü kullanmaktadır.

İmam Şâfî (Allah ona rahmet etsin) şöyle derdi: “Sultan onu cebretti (=zorladı).”

Bir kimseyi bir işe zorladığı zaman cebreden kimsenin cebbâr olması uygundur.

Zeccâc dedi ki: Cebbâr, insanlardan diğer insanları dilediği şeye zorlayan zorba kişidir. Yüce Allah’ın ismi olan Cebbâr’a gelince Zeccâc onu şu şekilde tefsir etmiştir: O kırık kemikleri düzelten ve fakiri zenginleştirendir. Yüce Allah’ta böyledir.[7]

Fakat yüce Allah’ın ismi olan Cebbâr’ın manası bu değildir. Bundan dolayı el-Mütekebbir ismi ile beraber zikredilmiştir. O da ancak ceberûttur (=üstünlük ve azamet sahibi)

Nebî (s.a.v.) şöyle diyordu:

“Ceberût,[8] Melekût,[9] Kibriyâ[10] ve azamet sahibi olan Allah’ı tesbih ederim.”[11]

Cebbâr; Mütekebbir, Melik, Azîm ve Kahhâr gibi tazim isimlerinden bir isimdir.

“O Cebbâr’dır, Mütekebbirdir” (Haşr, 59/23.)

Yüce Allah’ın bu âyeti kerimesi hakkında İbni Abbâs (r.a.) şöyle dedi: O, Azîm’dir. Allah’ın Ceberût’u azametidir.[12]

Cebbâr, hükümdarların isimlerindendir. Cebr; hükümdar ve cebâbire de hükümdarlardır.

Şair şöyle der: Hayırlı sabahlar ey cebr! Yani ey melik!

Suddî der ki: O insanları zorlayan ve dilediği şey hakkında onlara üstünlük sağlayandır. Buna nazaran da Cebbâr Kahhâr manasına gelir.

Muhammed b. Ka’b der ki: O, Cebbâr diye isimlendi. Çünkü O, mahlukatı dilediği şeye zorlayandır.[13] Mahlukat, yüce Allah’ın dilemesi müstesna bir göz açıp kapatıncaya kadar dahi olsa rabbine asi gelmekten durum olarak daha önemsizdir.

Zeccâc der ki: Cebbâr, mahlukata dilediğini zorla yaptırandır.

İbni Enbârî der ki: Cebbâr, ulaşılamayan Yüce Allah’ın sıfatlarındandır.

Arapların şu sözü de bu manadan alınmıştır: Uzanan elden uzak olan hurma ağacına “nahlatun cebbâratun” denir. Yüce Allah’ın sıfatında Cebbâr üç manaya gelmektedir. Bunlarda Mülk, üstünlük ve yüceliktir. Çünkü hurma ağacı uzun ve yüksek olduğu zaman ve ona eller ulaşamadığı zaman cebbâre diye isimlenir. Bundan dolayı Yüce Allah Cebbâr ismini Azîz ve Mütekebbir ile birlikte zikretmiştir. Ve bu üç isimden her biri diğer iki ismi de içermektedir.

Bu üç isim şu üç isme benzemektedir. Onlarda Hâlık, Bârî ve Musavvir’dir. Bârî ve Musavvir isminin Hâlık isminin manasın açıkladığı gibi Cebbâr ve Mütekebbir ismi Azîz isminin manasını açıklayıcı olarak gelmektedir. Yüce Allah’ın sıfatlarından olan Cebbâr; kudret, izzet ve mülkün kemaline dönmektedir. İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın Esmâu’l-Hüsnâ’sındandır.

Mahlukata gelince; Cebbâr ile vasıflanmaları onlar için yerme ve noksanlıktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

{كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ} “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler” (Mü’min, 40/35.) Yüce Allah Resûlüne şöyle buyurmuştur:

{وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ} “Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin” (Kâf, 50/45.)

Yani onları imana zorlamak için musallat edilmedin.

Tirmizî ve diğerlerinde Nebî (s.a.v.)’den şöyle rivayet edilmiştir.

“Cebbâr ve Mütekebbir olanlar, kıyamet gününde insanların üstüne basarak çiğnediği karınca gibi haşredilirler”[14]|[15] 

 

* * *


 

[1]      “el-Cebbâr”: Allah’u Teâlâ’nın Esmâu’l-Hüsnâ’sından birisidir. Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminin olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el-Cebbâr” olduğu belirtilmiştir (Tirmizî, Deavât, 82). Kur’ân-ı Kerîm’de de Allah’ın “el-Cebbâr” ismi zikredilmiştir. (el-Haşr, 59/23). Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ında “cebr” kelimesini şöyle tarif eder: Herhangi bir şeyi bir çeşit baskı ile ıslah etmek, düzeltmek. (el-Müfredat, 117)

Cebr kökünden gelen el-Cebbâr ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de: “O, kendinden başka hiçbir ilah bulunmayan, hükümran, noksan sıfatlardan uzak, selamete erdiren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, her şeye galip olan, istediğini zorla yaptıran, (el-Cebbâr) her Şeyden yüce olan Allah’tır Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir. “ (el-Haşr, 59/23) âyeti kerimesinde geçmektedir.

        Cebbâr, Arapça cebr kökünden mübâlağalı ism-i fâildir.  

[1]      Burada “düzelttim” ve “düzeldi” kelimeleri Arapça da “ce-be-re” fiili ile ifade edilmiştir. (ç.)   

[2]      Burada “düzelttim” ve “düzeldi” kelimeleri Arapça da “ce-be-re” fiili ile ifade edilmiştir. (ç.)   

[3]      İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, “ce-be-re” maddesi; Accâc, Divân, 1/2.

[4]      Divân, s. 177 “ce-be-re” maddesi

[5]      Bu, Ehfaşın kendi sözü değildir.

[6]      Taberî Tefsiri, 6/174.

[7]      Zeccâc dedi ki: Yüce Allah Cebbâr ve Azîz’dir. O’nun zelil olması imkansızdır. Yüce Allah dilediğini emreder. Ve O’nun emrini geri çevirecek ve hükmünü bozacak kimse yoktur. (Meâni’l-Kur’ân, 2/163.)   

[8]      el-Ceberrût: Kudret, azamet, kahır ve üstünlük. (ç.)  

[9]      Melekût: Ruhlara has gayb alemi, izzet, saltanat, Allah’ın mülkü.   

[10]     el-Kibriyâ: Ululuk, yücelik, azamet. (ç.)

[11]     Ebû Dâvud, Salât, (873); Ahmed b. Hanbel, 5/388, 398, 400, 401.     

[12]  Kurtubî Tefsiri, 18/47.

[13]     Beyhâkî, el-Esmâ ve’s-Sıfat, 1/67

[14]     Timizî, Sıfatu’l-Kıyamet 47 (2492). Timizî bu hadise hasen sahih demiştir.  

[15]     Şifâu’l-Alîl, s. 120.