Muhtelif - 74. Sayfa - Esmaullahilhusna
Yüce Allah’ın, إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “Şüphesiz ki, Rabb’im
dosdoğru bir yol üzerindedir”
(Hûd:
Yüce Allah, “dosdoğru bir yol üzerinde” olduğunu Kur’an’ın iki yerinde haber vermektedir:
Birincisi, Hûd peygamberden naklen söylediği şu sözdür:
“Ben, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a dayandım. Çünkü hareket eden ne kadar canlı varsa, hepsinin perçeminden tutan O’dur. Şüphesiz ki, Rabb’im dosdoğru bir yol üzerindedir”[1]
İkincisi de, şu sözüdür:
“Allah iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz ki, bu kimse, efendisine yüktür ve nereye gönderse bir hayır çıkmaz. Şimdi bu adam ile adaletle emreden ve dosdoğru yolda bulunan adam hiç eşit olur mu?”[2]
Ebu İshâk der ki: “Yüce Allah, burada, onlarla ilgili olarak dilediğini yapmaya kudreti olsa da, ancak adaleti dilediğini haber vermektedir.”
Bu âyetin manası konusunda başka görüşler de[3] nakledilmiştir. Bu görüşler, bu mananın gerektirdiklerinden ve etkilerindendir.
Yine bu konuda bazıları da şöyle der: “Şüphesiz ki Rabb’im, dosdoğru yolu gösterir. O’nun dosdoğru yolu göstermesi, kendisinin de dosdoğru yolda olmasını gerektirir. Çünkü bu gösterme ve tarif, O’nun rahmetinin, ihsanının, adaletinin ve hikmetinin tamamındandır.”
Bazıları da şöyle der: “Bunun manası şudur: O’na, hiçbir şey gizli değildir. O’ndan yıkıcı bir adaletin gelmesi düşünülemez.”
Bazıları da şöyle der: “Bunun manası şudur: Hiçbir kimseye, izleyebileceği bir yol yoktur. Sadece Allah’ın yolu vardır.”
Yüce Allah’ın şu sözü gibi:
“Çünkü Rabb’in (her an kullarının yaptıklarını) gözetlemektedir.”[4]
Bu mana, doğrudur. Yüce Allah, bu manayı kastedince, bununla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Onların dönüşleri Bizedir.”[5]
“Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir.”[6]
“Çünkü Rabb’in (her an kullarının yaptıklarını) gözetlemektedir.”[7]
“Ve şüphesiz en son varış, Rabb’inedir.”[8]
Yüce Allah’ın, “dosdoğru bir yol üzerinde” olması ile ilgili vasfına gelince, bu vasıf; O’nun hakkı söylüyor, doğruyu yapıyor, kelimelerinin ise doğruluk, adalet, sevab ve iyilik olmasıdır. Çünkü Allah, hakkı söylüyor ve doğru yola iletiyor. Bu nedenle de hak, adil, doğru olmasından dolayı kendisinin hamd edilmesini söylüyor.[9]
Hamd, vasıf ve hükümranlık olarak tamamen Allah’a mahsustur. Çünkü O, Zatı hususunda övülendir. Kullarından dilediğini de mahmud (=övülmüş) kılar[10] ve kendi katından o kuluna çeşitli nimetler ve rızıklar verir.
Yine İzzet de, vasıf ve hükümranlık olarak tamamen Allah’a mahsustur. O, Azîz’dir. O’ndan daha izzetli hiçbir kimse yoktur. İzzet sahibi olması sebebiyle kullarından dilediğini izzetli kılar.
Yine Rahmet de, vasıf ve hükümranlık olarak tamamen O’na mahsustur.
Yine Bereket de, tamamen O’na mahsustur. Çünkü O, Zat hususunda “Mütebârek”tir. Bu nedenle de kullarından dilediği kimseye bol ihsanlar ve iyilikler verir. Onlara bu nimetleri vermesi sebebiyle “Mübârek” olmaktadır. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Alemlerin Rabb’i Allah, yücelerden yücesidir.”[11]
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah, yüceler yücesidir! Kıyamet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz O’na döndürüleceksiniz.”[12]
İşte bu, “Hâşiye”lere[13] ve “Etrâf”lara[14] sahip ilk dönem (sufi) marifet alimlerinin amacı idi. Fakat bunlardan sonra gelenler; “bilgisizce bir şekilde, yaratıkların en iyisi Allah ile birliktedir, onların en yakın olanı ve en yüce olanı Allah katındadır” demişlerdir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v), Allah’a hitaben şöyle buyurmaktadır:
لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ
“Ben, Senin övgünü hakkıyla yapamam. Sen, kendini övdüğün gibisin.”[15]
Yine Hz. Peygamber (s.a.v), uzunca bir şekilde gelen “Şefaat” hadisinde Allah’a hitaben şöyle buyurmaktadır:
فَأَخِرُّ لَهُ سَاجِدًا لِرَبِّي فَيَفْتَحُ عَلَيَّ مِنْ مَحَامِدِهِ بِمَا لاَ أُحْسِنُهُ
“Rabb’imin huzurunda secdeye kapanırım. O da, (kendisine karşı) nasıl yapacağımı bilemediğim hamdleri kalbime ilham eder.”[16]
Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’in, sıkıntı ve keder halinde yaptığı dua ise şu şekildedir:
أَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ, أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ, أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ,
أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ
“Senden; kendimi isimlendirdiğin veya kitabında indirdiğin veya kullarından birine öğrettiğin veya katındaki gayb ilminde kendine sakladığın her isminle isterim.”[17]
Bu hadis; yüce Allah’ın, isim ve sıfatlarını, katındaki gayb ilminde kendine sakladığı ve bunları, hiçbir mukarreb melek ile hiçbir peygamberin bilemediğini göstermektedir.[18]
Acziyetimizi belirtmek ve hakkında izin verilmeyen bir konuda susup durmamız gerekmektedir. Çünkü böyle bir konuda aşırıya kaçmamalıyız ve bu konudan sakınmalıyız. Başarı, Allah’tandır.[19]
[1]
Hûd:
[2]
Nahl:
[3]
Bkz: Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an,
[4]
Fecr:
[5]
Yûnus:
[6]
Gâşiye:
[7]
Fecr:
[8]
Necm:
[9]
Şifâu’l-Alîl, s.
[10] Hz. Peygamber (s.a.v)’e, “Makam-ı Mahmûd”u vermesi gibi. (ç)
[11]
Gâfir (=Mü’min):
[12]
Zuhruf:
[13] Hâşiye: Kitapların sayfa boşluklarını yazılan çoğu kısa açıklamalar için kullanılan terim. (ç)
[14] Etrâf: Hadislerin baş tarafından bir kısmı zikredilmek suretiyle sahabe adına veya hadis metinlerine göre alfabetik olarak düzenlenen eserlerin ortak adıdır. (ç)
[15]
Müslim, Salat
[16]
Buhârî, Tefsiru Sure-i İsrâ
[17]
Ahmed b. Hanbel,
[18]
Yüce Allah, isimlerini
Hadiste
O’nun kendisine sakladığı isimler için “İste’serte” ifadesi geçmektedir.
Bunun anlamı, “sen o isimleri bilmede teksin” demektir. Yoksa “o isimlerle
isimlendirilmende teksin” anlamında değildir. Çünkü bu husus, zaten O’nun
kitapta bildirdiği isimler hakkında sabittir. B.k.z: Bedâiu’l-Fevâid,
[19]
Bedâiu’l-Fevâid,
İslami Okul Okulların En Önemlisi