Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fetih İşçileri; Gönül Fâtihleri - İslami Bilgiler - 27. Sayfa

Fetih İşçileri; Gönül Fâtihleri:

 

İskender, Sezar, Darius, Konstantin, Muâviye, Abdülmelik, Cengiz, Timur, Fâtih, Kanuni, Napolyon ya da Mısır, Yunan, Roma, Bizans, Sâsâni, Emevî, Abbâsî, Osmanlı, Birleşik Krallık, ABD... Bütün bunların hâkimiyet alanının büyüklüğüyle bir tek insan gönlünün büyüklüğü arasında bir karşılaştırma yapsanız, hangisinin hâkimiyet alanı daha büyüktür dersiniz?

Bu soru karşısında hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki; bir tek insanın gönlü yeryüzünün en büyük imparatorluğundan daha büyüktür. Ve elbette bir yüreği fetheden yürek fâtihi, tüm yeryüzünü istilâ eden bir cihangirden daha büyük bir zafer kazanmıştır.

Hayber fethi öncesidir. Genç Ali (r.a.) atının üzerinde, elinde kılıcı, hamâsî şiirler okuyarak bir sağa bir sola hamleler yapmaktadır. Onu izleyen Allah Rasûlü "gel" anlamında işaret eder ve der ki: "Yavaş ol ey Ali, vallahi senin elinle bir kimsenin hidâyet bulması, güneşin üzerine doğduğu her şeyden (ya da kızıl tüyle develere sahip olmandan) daha hayırlıdır." (Buhârî, Cihad4/58, F. Sahâbe 5/23, Meğâzî 5/171; Müslim, F. Sahâbe 2406). Bölgenin en stratejik yerleşim birimi olan Hayber'in ele geçirilmesi, hiç kuşkusuz büyük bir askerî başarıdır. Hayber'in müslümanlarca ele geçirilmesi Medine İslâm devleti için bir dönüm noktası olmuştur. Bu zaferden sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine üzerine yürüyememişlerdir. Bütün bu gerçeklere rağmen Rasûlullah'ın mesajı açık. Bir yüreği kazanmak, değil Hayber gibi stratejik bir bölgeyi kazanmaktan, dünyanın tümünü ele geçirmekten daha önemli ve kazanan insan için daha kârlıdır.

Gelmiş geçmiş bir komutan, hiçbir imparator, hiçbir cihangir, hiçbir lider olaya böylesine insan merkezli bakamaz. Hiçbir örnek, bir tek insanın ebedî mutluluğuna vesile olmanın ne büyük ödül olduğunu bundan daha güzel ortaya koyamaz. Ve ancak bir peygamber, insan yüreğini tüm fetihlerin zirvesine oturtur. Dünya merkezli, toprak merkezli, makam ve iktidar merkezli, devlet ve egemenlik merkezli bir bakışaçısı, böylesine yüce bir tavrı anlamakta zorlanacaktır. Hattâ, bu yaklaşımın yanlış olduğunu, siyasal iktidarın, askerî başarının, devlet hâkimiyetinin bir değil; binlerce insanın hidâyetine medar olacağını düşünenler bile çıkacaktır. Hayır, tarihî gerçekler gözönüne alındığında durum hiç de öyle görünmüyor. Yani siyasal iktidarın, askerî başarının ve devlet egemenliğinin yürek fethinin hiç de garantörü olmadığının birçok tarihî örneği var. Bu örnekler de yukarıda dile getirilen peygamberî yöntemin ne denli isâbetli olduğunu gösteriyor.

İşte birkaç örnek: Risâlet süresince en zor dönem hiç şüphesiz Mekke dönemidir. Ancak, Saâdet Asrı İslâm inkılâbı, bu dönemde kalbi fethedilen insanların omuzlarında yükselmiş, Medine döneminin siyasal açıdan en görkemli ve hâkimiyet açısından en yaygın, askerî açıdan en başarılı dönemlerinde dahi insan kazanımı açısından sayıda değil, ama kalitede o zor ve mahrum dönemlerdeki kazanımların seviyesine ulaşılamamıştır. Hatta, şöyle bir iddiada bulunmak daha aşırı bir yaklaşım olarak değerlendirilmese gerektir: Zor zamanların kazanımı olan bir avuç insanın yaptığı muhteşem İslâm sitesini kolay zamanların kazanımı olan "tuleka" kısa bir süre içerisinde temellerinden sarsmıştır.

Yine İslâm akınları Anadolu'ya, Armenia'ya, Azerbaycan'a, Fars Körfezine, Kafkasya'ya ve hatta Orta Asya'ya daha hicretin ilk 50 yılında (milâdî VII. yüzyılın ikinci yarısı) yapılmıştı. Bu bölgelere, İslâm imparatorluğunun en görkemli ve güçlü zamanların da defalarca yapılan İslâm akınları bu bölgelerin yerli halklarında ciddi bir İslâmlaşmaya neden olmamıştır. Şaşılacak bir gerçektir ki, adı geçen bu bölgelerde İslâm'ın yerli halkların gönüllerini fethetmesi ilk akınlardan yaklaşık 200 yıl sonra IX. ve X. yüzyıllarda ve üstelik İslâm'ın siyasal olarak çok zayıf ve paramparça olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.

Bundan daha ilginç bir örnek de İspanya'dan, Endülüs İslâm Devleti, İspanyol ve Fransız ortak güçler eliyle şehir şehir yıkılıp müslümanlar tarihte eşine rastlanmamış bir katliama tâbi tutulurken, cezâlarının ölüm olduğunu bile bile gayrı müslim İspanya yerlileri topluca İslâm'a giriyorlardı. Bu tarihî gerçeği ünlü İngiliz tarihçi T. W. Arnold şöyle dile getirir: "İslâm, İspanya'daki varlığının en son gününe kadar mühtedî kazanmayı sürdürmüştür." (İslâm'ın Yayılış Tarihi, s. 153). Yine başka bir İngiliz tarihçi Endülüs İslâm Devleti'nin yönetim merkezi Gırnata (Grenada)'nın düşüp içerisinde yaşayan tüm müslümanların hıristiyan olmakla ölmek arasında seçime zorlanmasının üzerinden 7 yıl sonra dahi İslâm'a girişlerin sürdüğünü itiraf eder.

Kur'an Tarihi eseriyle haklı bir şöhret kazanan ünlü oryantalist Thedor Nöldeke, İslâm'ın yayılışının kılıçla olduğu tezini reddederek bu iddiada bulunan meslektaşlarına Suriye örneğini gösterir ve der ki: "Pers krallarının onca zulümlerine rağmen, dinlerinden döndüremediği Suriye hıristiyanlarını İslâm zor kullanmadan nasıl müslüman etti?" (Ebû'lfazl İzzetî, İslâm'ın Yayılış Tarihine Giriş, İnsan Y. s. 124)

Hindli tarihçi el-Cüzecânî, Delhi'de Seyyid Eşrefüddin'den dinlediği bir olayı aktarır. Bu olay, gönül fethiyle kazanılan bir insanın işkence altında can vermesine rağmen yeni girdiği dini terketmediğinin çok ilginç bir örneğidir: Semerkand hıristiyanlarından herhangi biri İslâm ile şereflenince, bu beldenin müslüman halkı o kişiyi bağırlarına basar ve ona büyük izzet ve ikram gösterirlerdi. O dönemde Çin'in güç sahibi Moğollarından biri Semerkand'a girer. Nüfuz ve kudret sahibi olan bu Moğol'un gönlü hıristiyanlığa meyilliymiş. Semerkand hıristiyanları bu nüfuzlu Moğol'un önüne gelip derlermiş ki: "Müslümanlar çocuklarımızı hıristiyanlıktan çıkarıp Muhammed'in dinine sokuyorlar. Bu gidişle bütün kapılar yüzümüze kapanıp torunlarımız hıristiyanlıktan uzaklaşacak. Sen bu konuda bize yardım edebilecek güce sahipsin." Bu şikâyet üzerine nüfuzlu Moğol, müslüman olan hıristiyan gencinin huzuruna getirilmesini emreder. Hıristiyanlar yalvarıp yakararak, para ve mal vaadiyle o genci İslâm'dan çıkmaya iknâ etmeye çalışırlar. Fakat o genç bunu reddeder. Moğol yönetici bunun üzerine gence en ağır işkenceleri revâ görür. O genç bu işkenceler altında ölünceye dek İslâm'da sebat eder ve sonunda rûhunu teslim eder. Bu olaydan hayli etkilenen ve üzüntü duyan Semerkand İslâm Cemaati bir dilekçe yazarak bir kurul eliyle bunu Berke Han'a ulaştırır. Olay Berke Han'a aktarılıp İslâm hakkında Berke Han'a bilgi verilince Moğol Hakan'ın gönlünde İslâm'a karşı bir sevgi belirir ve sonunda müslüman olur." (Cüzecânî, Tabakat, Calcutta, Nasırî Neş. 1864, s. 448-449)

Bu bağlamda, tarihî bir gerçeği daha hatırlamakta yarar var. Moğollar, çekirge sürüleri gibi XII ve XIII. yüzyılda İslâm topraklarını baştan başa harâbeye çevirdiler. Mâmur İslâm kentlerini yerle bir ettiler, insanları katlettiler, kıymet biçilemez dev İslâm kütüphanelerini yaktılar. Bu korkunç vahşeti kahramanları olan Moğollar gâlip, müslümanlar da mağlup olan taraf olmasına rağmen, aradan çok geçmeden gâlipler mağlupların dinine girerek müslüman oldular. İslâm'ın muhteşem sanat eserlerini hoyratça yerle bir eden vahşi ve bedevi Moğollar'ı İslâm kısa sürede medenîleştirdi. Hâlâ İslâm medeniyetinin sanat şaheserlerinden biri olarak göz kamaştıran Tac Mahal, bu ulusun İslâm sâyesinde nereden nereye geldiğinin çarpıcı bir örneğidir.

İslâm'ın gönül fethinin en güzel delili, İslâm'ın yayılış tarihi üzerine çaplı bir araştırmanın yazarı olan T. W. Arnold'un şu itirafıdır: "İslâm'ın en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım." (Arnold, a.g.e., s. 265) [1]


 

[1] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 19-30