Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İnsandan Doğaya ve Eşyaya Fetih - 32. Sayfa

İnsandan Doğaya ve Eşyaya Fetih; Keşif:

 

İlkokulda okuduğumuz Tabiat Bilgisi kitabı, hayatı ikiye ayırarak başlardı: Canlı varlıklar, cansız varlıklar. Kuşkusuz bu tasnif özünde ideolojik ve pozitivist bir bakış açısına dayanıyordu. Daha doğrusu, modernizmin seküler tabiatını ele veren bir tasnifti. Oysa cevheri itibarıyla hayat hep canlı ve hareketliydi. Molla Sadra'nın dediği gibi evren bir nesne değil bir eylemdi; bilinçli, düzenli ve amaçlı bir eylem. Allah'ın isimlerinden biri de "sürekli yaratan, yaratmayı kendisine meslek edinen" anlamına gelen "Hallak" idi (36/Yâsîn, 81). Kur'an'ın bildirdiğine göre "O, her an yaratmadadır." (55/Rahmân, 29). Bu Kur'ânî ifâde eskilerin dilinde "her anda bir şanda" biçiminde kalıba dökülmüştü. Bir başka âyette bu gerçek şöyle dile getirilir: "Kuşku yok ki, durmaksızın yaratan ve her şeyi bilen sadece Allah'tır." (15/Hıcr, 86). O'nun her an yaratması, aslında varlığın yerinde saymadığı, yaratılışın orijinal bir süreç olduğu ve canlı-cansız her bir varlığın bu sürece tâbi olduğu anlamına geliyordu.

Hayat, O'nun Hayy ve Kayyum isminin tecellîsiydi. Özünde hareket ve canlılık taşıyan her varlık ışığını O'ndan almaktaydı. Doğa ve eşya da İlâhî kanuna tâbî idi ve kendisine verilen rolü oynuyordu. Var olmak, kendi başına bir "anlamı olmak" demekti. Anlamı olan her şey okumanın nesnesidir. Doğa ve eşya da insanın okuma eyleminin konusudur. Yani doğa, Allah'ın kitaplarında bir kitaptır. Allah'ın kevnî âyetleri doğa ve eşyanın içerisinde okunmayı beklemektedir. Kur'an bu gerçeği şöyle yansıtır: "Hiç kuşkusuz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün farklılıklarında öz akıl sahipleri için âyetler vardır. O öz akıl sahipleri ki, Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken zikrederler; Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünerek derler ki: Rabbimiz, bütün bunları boşuna yaratmadın." (3/Âl-i İmrân, 190-191)

Bu âyetlerde, varlığı okuma demeye gelen ve "derin düşünce" diye tercüme ettiğimiz "akleden kalbin ameline" Kur'an "tefekkür" diyor. Tefekkür adı verilen bu tür bir okuyup, insanla eşya arasındaki perdeyi kaldıran bir fetihtir. Bu tür insandan doğaya ve eşyaya yönelik fetih, aynı zamanda keşiftir; yani, doğanın ve eşyanın sırrını örten perdeyi aralamak...

Bu âyetlerde ifâde edilen gerçek şudur: Var olan her şeyin bir anlamı bulunmaktadır. Allah'a iman anlamı inkâr demektir. Allah var olduğu için varlık saçma değildir. Tersi, başta insanın kendisi olmak üzere her şeyin saçma olduğu sonucuna götürürdü. "İsyan ediyorum, o halde varım" diyerek isyanı kutsayan A. Camus, hayatı "absürd" olarak nitelerken, aslında varlığın anlamı olan Allah'ı inkâr ediyordu. Aynı inkâra, İslâm'ın küfür olarak nitelediği "ye's hali"ni sistematize eden Nihilistler (hiçciler) de düştü. Hayatın, varlığın ve evrenin anlamını yadsıyan bu inkâr felsefesi, mensûbu olan insanları ya mânevî ya da maddî intihara sürükledi.

Aslında Allah, insan ve doğanın da içerisinde yer aldığı kâinat arasındaki hârika ilişkiyi Fritjof Capra'nın şu cümleleri güzel ifâde ediyor: "Kozmos, teos ve insanlar. Başka bir deyişle kâinat ve insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın Tanrı'dan bahsedemiyorsunuz. İnsanlardan da kâinat ve Tanrı olmaksızın söz edemiyorsunuz. Ve nihâyet kâinattan da ufuk olarak Tanrı'nın ve seyirciler olarak insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın söz edemiyorsunuz." (F. Capra, Kâinata Mensup Olmak, İnsan Y., s. 130)