Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hac - 5. Sayfa - Hacc

Hac; Anlam ve Mâhiyeti

 

Hac, İslâm’ın temel ibâdetlerinden biridir. Arafat’ta belirli vakitte bir süre durmaktan, daha sonra Kâbe-i Muazzama’yı usûlüne göre ziyâret etmekten (tavâf) ibâret olan ve İslâm’ın şartlarından/rükünlerinden birisini teşkil eden ibâdettir.

Hac, “h-c-c” kökünden bir masdar olup bir farzın edâsı, ibâdet amacıyla belirli yerleri belirli günlerde ziyâret edip gerekli amelleri yapmak demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 22. sûresinin adı da “Hacc Sûresi”dir. 

Hac ibâdeti maksadıyla ziyâret edilecek olan yerler; Mekke şehrinde bulunan Kâbe, Arafat ve çevresidir. Zamanı ise, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır. Hacda her fiil için özel zamanlar vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı sabahından, ömrün sonuna; Arafat’ta vakfenin ise, arefe günü zevalden, kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan bu büyük ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.  

Allah elçisine, “hangi amelin daha fazîletli olduğu” sorulunca şöyle buyurdu:

“Allah’a ve Rasûlüne iman.”

“Sonra hangisi?” denildi.

“Allah yolunda cihad” buyurdu.

“Sonra hangisi?” sorusuna ise;

“Mebrûr hac” cevabını verdi.[1]

 “Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir.”[2]

Mebrûr hac; kendisine hiçbir günah karışmayan, eksiksiz olarak îfâ edilen makbul hac anlamına gelir.     

Amellerin fazileti ile ilgili birbirinden farklı olan hadisler, Hz. Peygamber’e soru soran muhâtabın durumuna göre verilmiş cevaplar olarak değerlendirilir. İmam Mâlik’e göre, farz, hattâ nâfile hac, düşman korkusu olmadıkça (farz-ı ayın olmayan) cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu olursa, cihad, nâfile hactan önde gelir.

Hac ve umre ile, her yıl Kâbe’nin ihyâsı gerçekleşir. Umre’yi bir yılın veya ömrün herhangi bir gününde îfâ imkânı vardır. Umre, belirli günlerde yapılabilen hac ibâdetinden daha kolaydır. Hac, küçük günahlara keffâret olur ve ruhu ma’siyet kirlerinden temizler. Hatta bazı Hanefî âlimlerine göre, büyük günahları da örter. Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle, yine Hz. Peygamber’in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder:

“Kim hac yapar, bu esnâda cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.”[3]

 “Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir (duâlarını kabul eder), af isterlerse onları affeder.”[4]

“Allah’ım! Hac yapanı ve hacının kendisine duâ ettiği kimseleri mağfiret et.”[5]

Kadı Iyâz şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet, haccın büyük günahlara, ancak tevbe edilirse keffâret olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi Allah’a ait veya para borcu gibi kula ait bir borcun haccı yerine getirmekle düştüğünü söyleyen bilgin yoktur. Kul hakları zimmette devam eder. Allah Teâlâ Kıyâmet günü hak sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak Yüce Yaratıcı’nın bu alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları râzı etmesi ve bir ikram olmak üzere borçlulara müsâmaha göstermesi de mümkündür.”

Hac ibâdeti, dünyanın çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayrımı gözetilmeksizin, milyonlarca müslümanı bir araya getirir. Tanışıp görüşmelerine, ekonomik bakımdan bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf halinde yardımlaşmalarına zemin hazırlar. Ümmet bilinci açısından haccın çok büyük rolü vardır. Böylece şu âyetlerdeki mânâ tecellî eder:

“İnsanları hacca dâvet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar, dünyevî ve uhrevî menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah’ın adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksula ve fakire yedirin.” (Hacc: 22/27-28)

Hac, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan mü’minler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir. İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap olanla olmayanın, beyazla siyahın takvâ dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı inancı, vicdanlara yerleşir.[6]


 

[1] Buhârî, Cihad: 1, Hacc: 4, 34, 102; Umre: 1; Müslim, İman: 135, 140; Tirmizî, Mevâkît: 13, Hacc: 6, 14, 88; Dârimî, Menâsik: 8, Salât: 24, 135.

[2] Nesâî, Hacc: 3, Zekât: 49, İman: 1; Dârimî, Menâsik: 7, Salât: 135; Tirmizî, Hacc: 6; Ahmed bin Hanbel, I/387, III/114, 412, IV/342.

[3] Buhârî, Muhsar: 9, 10; Nesâî, Hac: 4; İbn Mâce, Menâsik: 3; Dârimî, Menâsik: 7; Ahmed bin Hanbel, II/229, 410, 484, 494.

[4] İbn Mâce, Menâsik: 5.

[5] İbn Huzeyme, Sahîh; el-Hâkim.  

[6] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.