Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücadele - Hak Batil - 13. Sayfa

Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücadele

 

Cennete girmenin yolu, hak için sabır ve eziyetlere katlanmaktan geçer. İşte Allah Rasülü ve beraberindeki mü'minler, bu çilekeş yolun en zorlu yolcularıydı, Allah Rasülünü bir an için gözlerimizin önüne getirip şöyle bir tefekkür edelim. Risâletinden önce birçok sıkıntılardan geçtiği gibi, peygamber olduktan sonra da daha zorlu günlerle karşı karşıya gelmiş, hakkı ayakta tutmak için birçok sıkıntıya katlanmış, birçok arkadaşını şehid vermiş ve ömrünü hakkın üstünlüğü için böyle tamamlamıştı. Onun bütün amacı, Rabbini hoşnud etmek ve görevini hakkıyla ifa etmekti. Ve bunu da bütün güçlüklere rağmen Allah'ın yardımıyla tamamlayarak ayrılmıştı arkadaşları arasından.

Allah, hikmeti gereği nefisleri sınava tâbi tutar, iyileri kötülerden ayırarak mükâfatlandı-rır. Altın nasıl ateşle curufundan ayıklanıp temize çıkartılıyorsa, insanlar da aynı şekilde kirden, pastan ve günahlardan arındırılmalıdır. Bu Allah'ın sünnetidir. İnsan nefsi doğal olarak cahil ve zalimdir. Cehalet ve zulüm sebebiyle nefiste eritilmesi ve bu curuf (günaha meyil), ya İslâm'a teslim olmakla temizlenecek veya cehennemde ateşle temizlenecektir. İşte hak budur. "Asra yemin olsun ki insan, gerçekten husrân/ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır." (103/Asr, 1-3)

Asr-ı saâdeti gözler önüne getirelim: Peygamberimizin ve iman edenlerin  temsil ettiği hak cephesine karşı bâtılın temsilcileri, uzlaşma teklifleriyle tâviz kopartamayacaklarını gördükten sonra, her türlü zulümlerini açığa çıkarmaya başlamışlardı. Tehditler, işkenceler, öldürmeler... Bütün bunlara karşı Rasülüllah'ı destekleyen, onların bilemediği ve anlayamadığı bir güç vardı bütün yalancı güçlerin üstünde. İşte o gücün sayesinde gün geldi, devran döndü; tarih 630'a geldi ve nihayet kendi canı gibi korudukları putları ve Mekke'leri, artık müslümanlara  terketmişti her şeyini. İşte böylece 'Hak geldi ve bâtıl yok olup gitti." Hakkın önünde hangi duvar ayakta kalabilir ki? Hakkın ve müslüman halkın önünde hiç bir duvar ayakta duramaz. Yeter ki müslümanlar sorumluluklarını anlasınlar ve yeter ki bu sorumluluklarını yerine getirsinler. Yeter ki müslümanlar hakka sahip çıksınlar.

Allah rasülü'nün Arap yarımadasında kısa bir dönemde hakkı bâtılın tepesine indirip hakkı iktidar etmesi, bilindiği üzere, kolay olmamıştır. Başta Rasülülllah olmak üzere mü'minler birçok eziyetlere katlanmış, boykotlara tahammül etmiş, hicretlere katılarak evlerini, yurtlarını, ticaretlerini, ziraatlarını, işlerini, eşlerini, aşlarını geride bırakmışlardı. Medine'deki Ensar da kardeşleri muhâcirlerle bütün mal varlıklarını paylaşarak onları barındırmışlardı. Bu fedâkârlık örneğini bir daha tarih asla kaydetmemiştir. Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, Ensar ve muhâcir el ele vererek müşrik, yahudi ve hıristiyanlara zorlu savaşlar vererek birçok şehid ve birçok yaralı geride bırakmışlardı. İşte bu fedâkârlık, bu inanç ve bu bağlılık sayesinde hakkın temsilcileri muzaffer oldular. Zaferin yöntemi, hakkı sahiplenmenin yolu budur. Rasülüllah'ın ümmeti ve takipçisi olduğunu iddia edenlerin, bu metod ve yöntemden başka bir yol aramaları, hakka bâtılı karıştırmak, hakkın bâtıl yoldan başarılı olması gibi olmayacak duaya âmin demek ve imtihanı kaybetmektir. Hakkın hâkim olması için mutlaka fedâkârlık ve zorluklara katlanmak, tâğutlara boyun eğmeden tâvizsiz bir şekilde hakkı müdafaa etmek gerekir. Bu işin prosedürü, iman, kulluk/ibadet, fedâkârlık, cihad, sabır, azim ve cesarettir. Bunlardan herhangi biri eksik olursa, başarı oranı o nisbette azalır. (5)

Hak-bâtıl mücadelesinde hak, er ya da geç muzaffer olacaktır (2/Âl-i İmran, 139; 7/A'râf, 118; 8/Enfâl, 8; 9/Tevbe, 33; 13/Ra'd, 17; 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18; 24/Nur, 55; 42/Şûrâ, 14).

Müslüman, inandığı dinin yükümlülükleri ne ise, onları yerine getirebilmek için, yine bu hak dinin ve tek önderi peygamberinin belirlediği usûl ve çerçeve içerisinde çalışmakla, hak dini hükmetmek mevkiine getirip o mevkide korumakla görevlidir. Bu vecîbeyi müslümana telkin eden, onun sahip olduğu inançtır.

İslâm'ın hâkim olmadığı coğrafyalarda yaşayan müslümanlara egemen düzenler, maksatlarını gerçekleştirmeleri doğrultusunda girişecekleri çaba ve faaliyetlerinde müslümanlara engel olmak isteyebilirler. Onların karşısında, kendilerinin ürettikleri putları olan hukuk düzenlerine aykırı davranmakla itham ederek; bölücülük, teröristlik, anarşistlik, radikallik, fundemantalistlikle, dini siyasete âlet etmekle ve benzeri  ithamlarla  karşı  çıkabilir, suçlayabilir, ya da karalamak isteyebilirler. Zulüm ve hevâdan başka bir şeyin ifadesi olmayan sözüm ona adalet mekanizmalarını çalıştırabilirler. Bütün bunlar, müslümanlar için mukadder şeyler, sünnetullah gereği engellemeler olarak görülmelidir.

Unutmamak gerekir ki, müslümanın davranış ve tutumları, meşrûiyetini/haklılığını Allah'ın hükümlerine uygunluktan alır. İslâm'ın temelden reddetttiği İslâm dışı hukukların hükümleri, müslümanların Allah'ın emri olan İslâm'ı, İslâm hukukunu hayata egemen kılma mücadelesini hukukî bakımdan değerlendirmeye ya da mahkûm etmeye esas ve kıstas alınamaz.  

Müslüman, yalnızca inancının gereğini yerine getirmek istiyor, egemen kâfirler de bu yolda her türlü zulümle karşı koyuyor, müslümanı engellemeye çalışıyorlarsa; onlara Hz. Peygamber'in söylemekle emrolunduğu şu sözlerden başka ne söylenebilir: "İman etmeyenlere de ki: 'Elinizden geleni yapın; biz de yapacağız. Bekleyin; çünkü biz de bekleyicileriz." (11/Hûd, 121-122) (6)