Diyet ve Kasâme Diyet - İslami Bilgiler - Kisas - 27. Sayfa
Diyet ve Kasâme
Diyet: İnsanın veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak verilmesi gereken tazminata, kan bedeline diyet denir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Yanlışlıkla (hatâen) olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun (Bu takdirde diyet vermez). Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzâd etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (4/Nisâ, 92). Diyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve sahâbe-i kirâmın icmâı ile sâbittir. Bilindiği gibi kasden öldürme olayında “kısas” gündeme girer. Kısas cezâsında, hem Allah Teâlâ’nın hukuku, hem kul hukuku bir aradadır. Kısasın icrâ edilebilmesi için, öldürülen kimsenin velîsinin cezânın tatbikini istemesi esastır. Zira Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim, mazlum olarak öldürülürse, biz onun (öldürülenin) vesilesine bir salâhiyet vermişizdir. O da (öldürülenin velîsi), öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur.” (17/İsrâ, 33) hükmü beyan buyurulmuştur. Öldürülen kimsenin velîsi, kısası talep etmek veya diyete râzı olmak noktasında serbesttir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e “kısas”la ilgili herhangi bir mesele arzolunduğu zaman, maktûlün velîlerine, affetmelerini tavsiye buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel, III/213, 252; İbn Mâce, Diyât 35). Dolayısıyla, mü’minlerin emîri, öldürülenin velîlerine affetmelerini veya sulh yapmalarını tavsiye eder. Ancak kesinlikle bu konuda zorlama yapmak veya kendisi af yetkisikullanma yönünde selâhiyet sahibi değildir. Kısasın tatbiki, affetme veya sulh yapma noktasında tek yetkili, maktûlün velîsidir. Esasen, zarara uğrayanların başında da, maktûlün velîleri gelir.
İnsan veya insanın bir uzvunun telef edilmesi, kasden veya hatâen olabilir. Mü’min bir erkek, hatâen bir kardeşini öldürürse, maktûlün velîsine diyet vermek mecbûriyetindedir. Bu husus kat’î nassla sâbittir. Diyetin miktarı, öldürülen kimsenin erkek veya kadın olması halinde farklılaşır. Ayrıca hür olan bir kimsenin diyeti ile kölenin diyeti aynı değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, hürriyet ve cinsiyet durumu etki eder. Öldürülen mü’min bir erkeğin diyetinin bin dinar altın olduğu Sünnet’le sâbittir. Ebû Hanife, diyetin yüz deve (Tirmizî, Diyât 1) veya bin dinar altın (bin altın) veya on bin dirhem gümüş olarak verilmesinin esas olduğunu söylemiştir (Ebû Dâvud, Diyât 16; Nesâî, Kasâme 33). İmâmeyn’in bu husustaki tesbiti ise şu şekildedir: “Bu üç ana ölçünün dışında, iki yüz sığır veya iki bin koyun olarak da vermek mümkündür.” Rasûlullah (s.a.s.)’ın döneminde bir koyunun bedeli, beş dirhem gümüştür. İki bin koyun, beş dirhem gümüşle çarpılırsa, karşımıza on bin dirhem gümüş çıkar. Dolayısıla bütün bu ölçüler, mâlî değer olarak birbirine eşittir.
Öldürülen kimsenin müslüman olup olmamasının diyetin miktarına etki edip etmemesi hususunda iki ayrı görüş vardır. Hanefî fukahâsı, Rasûlullah’’ın: “Her ahid sahibinin diyeti bin dinar altındır” (Ebû Dâvud, Diyât 16) hadisini esas alarak, Dâru’l-İslâm tebaasından olan gayrı müslimin (zimmînin) diyeti, tıpkı müslümanın diyeti gibidir, hükmünde ittifak etmiştir. Abdullah bin Mes’ûd (r.a.)’dan da, müslüman ile zimmet sahibinin diyetinin eşit olduğuna dair bir rivâyet vardır. Ayrıca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer dönemindeki uygulama da aynı şekilde olmuştur. İkinci görüşe gelince, İmam Şâfiî (r.a.) Amr bin Şuayb (r.a.)’dan rivâyet edilen: “Zimminin (gayrı müslimin) diyeti; müslümanların diyetinin yarısıdır.” (Ebû Dâvud, Diyât 16-21) hadisini esas alarak eşitlik sözkonusu olmayacağını beyan etmiştir.
Kadının diyeti, nefse kıymak (yani öldürmek) veya uzvu telef etmek noktasında erkeğin diyetinin yarısıdır (Müslim, Kasâme, 36, 37). Bu hüküm mevkuf olarak Hz. Ali (r.a.)’den, merfû olarak Rasûlullah’tan rivâyet edilmiştir. Hür bir mü’minin diyeti ile kölenin diyeti de birbirine eşit değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, Hanefî fukahâsına göre hürriyet ve cinsiyet tesir etmektedir. İmam Şâfiî’ye göre ise, İslâm, hürriyet ve cinsiyeti diyetin miktarının belirlenmesinde esas alır.
İnsan uzvunun koparılması veya ta’tili (iş göremez hale getirilmesi) veya yaralanmasında, mağdûra ödenmesi vâcip olan mala “erş” denilir. Tabii ki, erşin vâcip olması için misli sözkonusu olmadığından kısas tatbik edilemez olmalıdır. Zira kasden uzvun koparılmasında da, misli sözkonusu olduğu süre içerisinde kısas esastır. Hem kısas imkânı olmaz, hem kat’i nasslarla beyan edilmiş erş miktarı bilinemezse, ehl-i hibre tâyini gündeme girmektedir. Ehl-i hibrenin (bilirkişi heyetinin) mağdûra ödenmesini esas aldığı mala da “hükümet-i adl” ismi verilir. Dolayısıyla insana veya insan uzvuna karşı, hatâen işlenen her cürümde mutlaka mağdura veya velîsine mal ödenir.
Hatâen veya hata yerine sayılan öldürme çeşitlerinde, diyetle birlikte keffâret de gündeme gelir. Keffâret, mü’min bir köleyi âzâd etmek veya buna imkân bulunamazsa, iki ay fâsılasız (devamlı) oruç tutmaktır (4/Nisâ, 92). Ayrıca, keffâretlerde illet kat’î olarak tesbit edilemeyeceği için, ictihad gündeme giremez. Bu sebeple hatâen veya hata yerine sayılan öldürmelerde yoksul ve miskinleri doyurmak, keffâret yerine geçmez. Çünkü, “mü’min bir köleyi âzâd etmek veya iki ay fâsılasız oruç tutmak” hususunda kat’î nass mevcuttur.
İslâm ulemâsı, “diyetin kim tarafından ve nasıl ödeneceğini” izah ederken, “akıle” üzerinde durmuştur. Bilindiği gibi, akıl kelimesi, men etmek, tutmak ve korumak gibi mânâlara gelmektedir. Hatâen bir cürüm işleyen kimseden diyet borcunu kaldırmak ve onun suç işlemesini önlemek, baba tarafından en yakın akrabaların görevidir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın, Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası sonucu ortaya çıkan cenin cinâyetini hükme bağlarken, hâmile kadının karnına vuranın âkılesine hitâben: “Kalkın, ceninin diyetini (ğurreyi) verin.” (Müslim, Kasâme 11; Ebû Dâvud, Diyât 21;Tirmizî, Diyât 18; İbn Mâce, Diyât 17) emri, bu hususta kat’î bir delildir. Kasden işlenen cinâyetlerde âkıle herhangi bir ödemede bulunmaz.
Hanefî fukahâsı: “Beş yüz dirheme kadar olan cezâlarda, âkıle, hiçbir şey ödemekle mükellef değildir. Bunu cinâyeti işleyen kimse bizzat kendisi öder. Beş yüz dirhem gümüşü (yaklaşık 100 koyun fiyatını) aştığı zaman, suçlunun âkılesine dahil olan (kadın ve çocukların dışındaki her fert) üç veya dört dirhem ödemek durumundadır. Hz. Ömer (r.a.), Rasûlullah’tan bu ödemenin üç yıl içerisinde olacağını rivâyet etmiştir. Hatâen bir cinâyet işleyen kimsenin, yakın veya uzak hiçbir akrabâsı veya bağlı bulunduğu bir divan yoksa, Beytü’l-Mâl, âkıle görevini üstlenir ve İslâm devleti diyeti öder.[1]
Kasâme: Katili meçhul cinâyetlerde maktûlün bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin Allah’a yemin ederek “öldürmedik ve öldüreni de görmedik” diye yemin etmeleri anlamında bir İslâm cezâ hukuku terimidir. Bunu talep etmek ve yemin edecek elli erkeği seçmek maktûlün velîsinin hakkıdır. Hanefîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, öldürülenin velîleri cinâyeti başka bir delille isbat edemezlerse, suçlunun aleyhine yemin ederler. Onlardan her biri Allah’a yeminle “ona filanca vurdu ve öldü veya onu falanca öldürdü” diye yemin eder.
Kasâmenin delili sünnettir. Ensârdan biri şöyle rivâyet etmiştir: “Hz. Peygamber kasâmeyi câhiliyye devrinde olduğu üzere bıraktı” (Buhârî, Diyât 22, Menâkıbu’l-Ensâr 27; Ebû Dâvud, Diyât 8, 9). Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Delil getirme iddiâ edene, yemin ise, inkâr edene âittir. Ancak kasâme bundan müstesnâdır.” (eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII/39). Kasâmenin amacı, müslümanın canını korumak, kanın yere dökülmesini önlemek ve suçlunun cezâsız kalmasını engellemektir. Hz. Ali, Ömer (r.a.)’e Cuma namazı veya Kâbe’yi tavaf sırasında izdihamından ölen kimseler hakkında şöyle demiştir: “Ey mü’minlerin emîri, eğer öldüreni bilirsen hiçbir müslümanın kanı boşa gitmez. Aksi halde onun diyetini Beytülmâl’den ver.”
Yemin sırasında cinâyeti üstlenen çıkmazsa, o mahalle veya köy halkının mükellef erkeklerine diyetle hükmolunur. İnsanların oturduğu yerden, ses işitilmeyecek kadar uzakta, kırlarda bulunan ölünün, cinâyet sonucu öldürüldüğü belli ise, diyeti devlete âittir. İslâm, suç işlemeleri önlemek için kollektif sorumluluk esasını getirmiştir. Yine katilin asabe veya âkılesinin kasâme ve diyetle yükümlü tutulmasının sebebi, maktûlün bulunduğu yerde, öldürülmezden önce, hayatını korumadaki eksiklikleri ve cânînin saldırısına karşı ona yardım ve himâye etmemeleridir. Nitekim, yanlışlıkla (hatâen) öldürmede âkılenin diyetle yükümlü tutulmasının sebebi de budur.
1) Öldürenin meçhul olması, eğer katil biliniyorsa kasâme usûlü uygulanamaz. Şartları varsa, kasden öldürmede kısas, şibhü’l-amd (kasda benzer) ve hatâen öldürmede ise diyet gerekir.
2) Öldürülende yara, vurma vb. öldürme eserinin bulunması gerekir. Bunlar olmazsa kasâme ve diyet gerekmez. Kendi kendine ölmüş sayılır. Ağız, burun, dübür ve cinsiyet uzvundan kan gelmiş olsa yine bir şey gerekmez. Çünkü bu yerlerden kan, bir harbe olmaksızın normal olarak gelebilir. Bununla onun öldürüldüğü anlaşılmaz. Ancak kan, göz veya kulaktan gelmiş olursa kasâme ve diyet sözkonusu olur.
3) Öldürülenin insan olması. Hayvan için kasâme yoluna gidilmez.
4) Öldürülenin velîleri tarafından mahkemeye dâvâ açması. Çünkü kasâme bir yemindir. Yemin ise dâvâsız hukukî bir anlam taşımaz.
5) İtham edilenin suçu inkâr etmesi. Çünkü yemin inkâr edenin görevidir. Sanık suçu itiraf ederse, kasâme sözkonusu olmaz.
6) Dâvâcının kasâme talebinde bulunması. Çünkü yemin teklif etmek dâvâcının hakkıdır.
7) Maktûlün bulunduğu yerin bir kimsenin mülkü veya yararlandığı bir yer olması. Çünkü insanlar mülk edindiği veya kira akdi gibi bir yolla yararlandığı yerin güvenliğinden sorumlu tutulabilir.
Büyük câmilerde, umûma âit cadde, köprü ve çarşılarda veya cezâevinde bulunan maktûl için kasâme yapılmaz. Çünkü bu yerler, bir kimsenin mülkü veya tasarrufunda olan yerler değildir. Burada diyet Beytülmâl tarafından ödenir. Mahalle mescidinde bulunursa, o mahalle halkı kasâmeye dâvet edilebilir. Gemi, uçak, otobüs ve tren gibi araçlarda katili bilinmeyen bir ceset bulunsa, kasâme bu araçlarda bulunan kimselere yöneltilir. Çünkü bu araçlar onların elinde sayılır.
Sonuç olarak, tasarrufu bir kimseye veya cemaate değil de, müslüman toplumuna âit olan her yerde kasâme ve diyet fertlere gerekmez. Diyeti devlet öder.[2]
İslami Okul Okulların En Önemlisi