Savaş ve Barış Dünyası - Kital Savas - 32. Sayfa
Savaş ve Barış Dünyası (Dâru’l-Harb ve Dâru’l-İslâm)
Müslümanlara göre, insanî ilişkiler, yukarıdan beri izah ve isbat edildiği gibi, savaş değil; barış esasına dayanmaktadır. Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Mâdem İslâmiyet’e göre barış esastır; o halde niçin ‘kâfirler dünyası’, ‘dâru’l-harb/savaş dünyası’ gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır? Neden böyle bir ayrıma gerek görülmüştür?”
Evet! İslâm hukuk kitaplarında karşılaştığımız bu terimler, ister istemez, bizde insan ilişkilerinin barış değil de savaş esâsına dayanmakta olduğu şeklinde bir kanaat uyandırmaktadır. Evet ama, böyle bir yargı, gerçeklere inememekten ve meselenin esasını bilmemekten doğmaktadır. Çünkü:
İslâm hukukçuları, milletleri/toplumları üç kategori altında toplamışlardır:
1) İslâm dünyası: İçinde İslâm kanunlarının uygulandığı ülkeler,
2) Müttefikler dünyası: Vatandaşlarının aşağı yukarı hepsi gayri müslimlerden oluşan, fakat müslümanlarla antlaşma yapmış bulunan memleketler,
3) Savaş dünyası: Halkı müslüman olmayan ve müslümanlarla da hiçbir antlaşması bulunmayan yerler. Bu ayrımı, onlara tarihî olaylar empoze etmiştir. Yoksa şeriat onları bu hususta zorlamış değildir.
İslâm ortaya çıktığı zaman, ilk müslümanlar, kendilerine saldıranlarla savaşmış ve toplumları, onlara baskı yapan zorbaların elinden kurtarmaya çalışmıştır. Bu zorbalar ve diktatör krallar, yönetimin ellerinden çıkmakta olduğunu görerek müslümanları yenmek için her yönden saldırıya geçmişlerdi. Onlar, büyük bir telâş ve korku içinde, bu dinin yayıldığını görüyorlardı. Hem de üstelik bu din, insanlara hürriyetten, kurtuluştan söz ediyor; hak ve hukuklarını savunuyor ve insanlar arasında eşitlik kurmaya çalışıyordu. Ama bu değer ve prensipler, tümüyle o devrin mutlak anarşi ve amansız dikta rejimlerine zıt düşüyordu. İşte bütün bu sebeplerden ötürü, o çağların diktatör kral ve imparatorları, müslümanlara karşı toplu saldırılara girişmek için birleşiyorlardı. O halde Kur'ân-ı Kerim'in de şu âyeti gereğince, müslümanların hiç beklemeden karşı saldırıya geçmesi gerekiyordu:
"Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın " (2/Bakara, 194).
Bu, meşrû savunma şekliydi. Müslümanlar, düşmanlarının ânî baskınlarına meydan vermemek ve saldırılarına hedef olmamak için taarruza geçmeliydi. Bu yeni savunma şekli, İslâm'da meşrûdur. Çünkü Kur'an, mü'minleri daima hazır olmaya ve tetikte bulunmaya özendirir:
"Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) korunma tedbirinizi alın da küçük kıtalar halinde harbe çıkın, yahut toptan seferber olun." (4/Nisâ, 71)
Eğer bütün dünya, "hep beraber barış içinde yaşamak" demek olan İslâm mantığını izleseydi ve müslümanlar, kendilerine saldırmayanlara karşı kılıç kullansaydı, işte o zaman, hiç tereddüt etmeden, müslümanları "saldırganlık"la suçlayabilirdik. Halbuki tam aksine, dünyanın çoğu dinî yasalarla değil; zorbalık ve orman kanunlarıyla yönetiliyordu. Evet, bütün bunlardan sonra, düşman saldırılarına meydan vermedikleri için müslümanları, kim "saldırgan"lıkla niteleyebilir? İslâm'ın kanunları; tarih içinde Kur'an ve Sünnete ters düşmeyen yaşanan esaslardan, daima realitelerden alınmıştır. İslâm devlet başkanları, İslâmî konulardaki teslimiyetleri, derin duygu ve anlayışları oranında bu kanunları uygulamaya çalışıyordu. İslâmî kuralları tam olarak uygulamayan yöneticilerin bazı tavırları İslâm'ı bağlamaz ve İslâm'ın itham edilmesine sebep teşkil edemez. Burada söylemek istediğimiz; böyle bir terimin (dâru'l-harp) kullanılması, müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın malına, servetine el koyma veya onları yok etme, yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi bir bahane hiçbir zaman vermemektedir. Bazı câhillerin zannettiğinin aksine, bir yer dâru'l-harp olsa, orada barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu terimin kullanılması, yani insanların çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden hiçbir şey değiştirmiyordu.
(Tarihî olaylardan ve o zamanki gereklerden yola çıkarak müctehidlerin tasnif edip tanımladıkları şekilde; bugünkü dünyayı dâru'l-harb ve dâru'l-İslâm kavramlarıyla izah etmenin doğru olmayacağı kanaatini taşıyorum. Sözgelimi Türkiye'nin durumu, dâru'l-harb tanımına girdiği halde, bu değerlendirme ile, ancak savaş şartlarında câiz olabilecek nice uygulamaların, sulh ve salâh ortamını bozacak ve bazı haramları helâl ilân edecek nice yanlışların ortaya çıkması sözkonusu olacaktır. Safların net olmadığı, müslümanlarla İslâm düşmanlarının cephelere ayrılmadığı, savaş şartlarının tümüyle ortaya çıkmadığı yerlere dâru'l-harp denilmesi, bugünkü dünya için ve İslâm'ın genel tavrı açısından yanlış tavırlara sebep olabilecektir diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, dâru’l-harp ve dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp, tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü dünya açısından doğru olsa bile, bugün için aynen uygulanmasında büyük sakıncalar vardır.)
İslami Okul Okulların En Önemlisi