Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Savaşın Sona Erişi - Kital Savas - 39. Sayfa

Savaşın Sona Erişi:

 

“Eğer (düşmanlar) barışa meylederlerse, sen de ona yanaş ve Allah’a güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, kemâliyle bilen bizzat O’dur.” (8/Enfâl, 61).

Savaş, iki karşıt grubun, ateş kesmeye karar vererek yapacakları bir antlaşma ile sona ermiş olur. Çünkü savaşın amacı gerçekleştirilmiştir. Müslümanlara göre o, saldırıyı püskürtmektir. Güvenlik paktının imzalanmasıyla çarpışma tamamen son bulmuştur. Çünkü müslümanlar, verdikleri sözü tutmakla emrolunmuşlardır (17/İsrâ, 34). “Karşılıklı muâhede yaptığınız zaman Allah’ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın.” (16/Nahl, 91). Bir antlaşma imzalanırken adâlet ve doğruluğa son derece önem verilmeli ve anlaşma maddelerine tam anlamıyla uyulmalıdır. Çünkü İslâm, yaptığı antlaşmayla iki noktayı kendisi için amaç edinir:

1- Kan dökülmesine, insan kasaplığına bir son vermek. İslâm’ın temel hedeflerinden biri budur.

2- Anarşi, ahlâksızlık ve düşkünlük doğuran, insanlığı çöküntüye götürmek isteyen şer kuvvetlerinin önünü almak. Savaş bu zorunluklardan dolayı meydana çıkmış olduğu için bunların ortadan kaldırılmasıyla da savaş, tamamen sona ermiş olur. Artık geçerli olan ve yürürlükte bulunan, yalnız hakka dayanan antlaşmadır. İslâm, antlaşma yapmak sûretiyle barış içinde bulunulan toplumlara karşı âdil davranmayı emreder.

“Bir kavme olan kininiz, sizi adâlet yapmamaya sevketmesin. Adâlet yapın ki o, takvâya çok yakın olandır.” (5/Enfâl, 8).

Günümüzde ise, gâlip gelen ve yenilen devletler arasında yapılan antlaşmalarda, halkların canına okumak için en ağır askerî tazminat maddeleri bulunmakta, yaşama ve geçinme imkânları kısıtlanmakta ve halkı alçaltıcı şartlar zorla kabul ettirilmektedir. Bu biçim barış antlaşmalarına her zaman rastlanmaktadır. Halbuki söz konusu antlaşmaları düzenleyen ve yürüten duygunun yalnız adâlet ve doğrulu ruhu olması gerekmez miydi? Üstelik başkalarını alçaltıcı ve küçük düşürücü antlaşmalar imzalamak da bir çeşit saldırı niteliği taşımaz mı? Böyle bir tutum ise İslâm’da kesin şekilde haram edilmiştir. “Aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (2/Bakara, 190). Antlaşma, bir tür sözleşmedir ve İslâm’a göre her sözleşme hak ve görevler arasındaki doğruluk ve adâlet ölçüsüne dayanmış olmalıdır. Bir sözleşmeyle belirtilmiş olan her hak, bu haktan yararlanacak olan karşılıklı kişiler tarafından yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk taşır. Bu durum, öteki çeşit her sözleşmede olduğu kadar, antlaşmalarda da aynen yürürlüktedir.

Mekke fethi için hazırlanan İslâm ordusu, Mekke’ye girmek üzereydi. Tam bu sırada, bir müslüman general şöyle bağırmıştı: “Bu gün savaş günüdür!” Peygamberimiz (s.a.s.) buna şu karşılığı verdi: “Bugün merhamet ve rahmet günüdür!” Ayrıca sözü geçen generalin bütün vazife ve yetkilerini geri almış, işine son vermişti. İşin sonunda Mekke’nin tamamen kuşatıldığı halkın, kendilerini, güçlü bir ordu tarafından sarılmış gördüğü ve artık Peygamber (s.a.s.)’in duruma tam anlamıyla egemen olduğu anlaşıldığı zaman, puta tapanların şefleri boyunları bükük şekilde derhal Peygamber Efendimiz’e kendilerini affetmesi için başvurdular. O zaman Peygamberimiz onlara, kendisine hep kötülük etmiş, arkadaşlarından birçoklarını öldürmüş ve O’na iman edenleri inançlarından döndürmek için aklın alamayacağı korkunç işkenceler yapmış olan o insanlara, şunu sormuştu: “Şimdi size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” Onlar, bu soruya, yenilmiş olmanın verdiği aşağılık duygusuyla şöyle cevap vermişlerdi: “Sen asîl bir kardeşsin. Asîl bir kardeşimizin de oğlusun!”  Bunun üzerine, zâten merhamet ve rahmet pınarlarını akıtmak üzere gelmiş olan o Yüce İnsan, kararını şöyle açıklamıştı: “Ben, sizlere kardeşim Yusuf (a.s.)’un dediği gibi diyeceğim: ‘Bugün, hiç başa kakma ve ayıplama yok! Sizi Allah affetsin’ (12/Yûsuf, 92), serbestsiniz!”