Muhtelif - 30. Sayfa - Korku
Selefin Havf/Korku Anlayışı
İnsanın Allah katındaki durumu, ölüm ve ölümden sonraki hayatı, uhrevî sorumluluğu, cehennem azabı gibi hususlarla ilgili âyet ve hadisler, ilk dönemlerden itibaren özellikle dinî hassâsiyeti gelişmiş müslümanlar üzerinde derin etkiler bırakmış; Ebu’d-Derdâ, Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Huzeyfe bin Yemân gibi sahâbîler; başta Hasan-ı Basrî olmak üzere Âmir bin Abdullah, Herim bin Hayyân, Üveys el-Karanî gibi tâbiîn ileri gelenleri hayatlarını, Allah korkusuyla âhiret kaygısının ruhlarında meydana getirdiği derin tesirlerle şekillendirmeye çalışmışlardır. Bilhassa Hasan-ı Basrî ve zamanla onun etrafında toplanan âbid ve zâhidler, korku ve hüzün halini dinî hayatlarının temel belirleyicisi olarak algılamışlardır.
Abdullah bin Mes’ûd, Kur’an ehlinin hüzünlü olması ve göz yaşı dökmesi gerektiğini söylüyor (Ebû Nuaym, I/130). Ebû Zer el-Gıfârî, “Allah’ın haklarını yerine getirme yolundaki çabalarım, etrafımda dost; hesap gününden duyduğum korku, bedenimde et bırakmadı” diyordu. Ebû Mûsâ el-Eş’arî, vali olarak gittiği Basra’da halka yaptığı bir konuşmada, “üzücü sıkıntılardan ve ayak sesleri duyulan fitneden başka, dünyadan ne beklenebilir!” diyor, âhiret azabından bahsediyor ve müslümanlardan ağlamalarını istiyordu (a.g.e. I/263). Böylece cehennemden korkup gözyaşı dökmek, kulluğun ve zühdün alâmeti olarak görülüyordu.
Korku ve üzüntüye dayalı dindarlık anlayışı, sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Herim bin Hayyân, “dehşetli kıyâmetten korkuyorum” diye devamlı sızlanıyor, Âmir bin Kays’ın zühdü, cehennem ateşinden korkmakla başlıyordu. Câhız’ın bildirdiğine göre bu dönemde âbidlerin en önemli takarrüb (Allah’a yaklaşma) yolu ve korkanların merhamet dileme vâsıtası ağlamaktı (el-Buhalâ, s. 5-6).
Ebû Tâlib el-Mekkî, esasen Allah’a inanan her insanın O’ndan korktuğunu, fakat bu korkunun derecesinin Allah’a yakınlık derecesine göre değiştiğini söyler (Kutü’l-Kulûb, I/226-227). Ebû Nasr es-Serrâc, “Onlardan değil, Benden korkun” (3/Âl-i İmrân, 175) meâlindeki âyetin irfan sahiplerine, “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” (55/Rahmân, 46) mânasındaki âyetin ortada olanlara, “Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (24/Nûr, 37) mealindeki âyetin de avam düzeyinde bulunanların korku anlayışına işaret ettiğini söyler (el-Lum’a, s. 89). Buna göre havfın en yüksek derecesi, doğrudan doğruya Allah’tan korkmaktır. İkinci âyette işaret edilen havf, doğrudan Allah’tan korkmaktan ziyade hesap vermekten korkma anlamı taşıdığı için derecesi, ilkine göre biraz daha düşüktür. Üçüncü âyette ise asıl korkulan şey, âhiret dehşeti olduğu, Allah korkusu biraz daha geri planda kaldığı için havfın bu düzeyi en alt mertebe olarak görülmüştür.
İbn Cellâ, Allah’tan korkan kişiyi, bütün mahlûkatın kendisinden emîn olduğu kimse, diye tanımlar. Ebû Hafs el-Haddâd, havfı bir meş’ale olarak tasavvur etmekte, kalpte bulunan hayır ve şerrin bu meş’alenin yardımıyla görülüp ayırt edilebileceğini düşünmektedir. Ebû Süleyman ed-Dârânî, bir kalbin harap olmasını havf duygusunun yok olmasına bağlarken; Hâtim el-Esam havf ile ibâdet arasındaki münasebete dikkat çekmiş ve onu ibadetin süsü olarak görmüştür. Havf halinin sürekliliğiyle ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür: Muâz bin Cebel, sırat köprüsü geride kalmadıkça korkunun devam edeceğini söyler. Ebû Osman el-Hirî, korku ile ünsiyet kurup onu bir tür alışkanlık haline getirmenin yanlışlığını belirterek, havfın, kişiyi günah ve hata işleme konusunda sürekli tedbirli ve ihtiyatlı kılan bir şuur hali olduğunu vurgular.
Gazâli’ye göre havfın sebebi, ilim ve mârifettir. Mârifet, kişiye hem kendi kusurlarını hem de Allah’ın celâl ve kudretini gösterir. Havfın neticesinde ise iffet, verâ ve takvâ erdemlerine ulaşılır. Bu erdemler, bir taraftan insanın kalbine nüfuz ederek dünya, madde ve menfaate karşı bir ilgisizlik meydana getirirken, diğer taraftan onun bedenî davranışlarına tesir ederek günahlardan uzak durmasını ve edep kaidelerine uymasını sağlar. Gazâli, mü’minin havf halini ilim ve mârifetle yaşaması gerektiğini söyler. Çünkü mârifetten korku, korkudan zühd, sabır, tevbe ve ihlâs doğar. Buna gücü yetmeyenler bu hali yaşayanlarla sohbet etmeli, buna da imkân bulamayanlar söz konusu halle ilgili olayları tâkip ederek bunlardan ders çıkarmalı, ayrıca konuyla ilgili kitapları okumalıdır. Gazali’ye göre havf hali nefsânî arzuların önüne geçerse iffet, haramlardan sakındırırsa verâ, şüpheli şeylerden uzak tutarsa takvâ, Allah’a mânen yaklaştırmayan şeylere engel olursa sıdk adını alır. (5)
Gerçek mutluluk, muhabbet ve mârifetle Allah’ı sevmek ve O’nunla ünsiyet kurmakla gerçekleşir. Muhabbet mârifetle, mârifet tefekkürle, ünsiyet sevgi ve zikirle meydana gelir. Zikir ve tefekkür dünya sevgisini gönülden çıkarmakla, dünya sevgisini gönülden çıkarmak zevk ve şehvetleri terk etmekle, şehveti kırmak da korku ateşiyle mümkün olur. (6)
Tutkuları dizginlemek, kötü alışkanlıkları yok etmek, taşkınlıkları gidermek ve hevâ ateşini söndürmek, havf halinin tesirlerindendir. Bu etkileri göstermeyen bir korku halinin dengeli olmadığı belirtilir. Zira havfın zayıf olan derecesi, belirtilen sonuçları gerçekleştirmeye yetmez. Aşırı olanı da arzu ve istekleri büsbütün öldürür; aklı, tabiatı ve mizacı bozar ve kişiyi
ümitsizliğe sevk eder. Gerçek hedef, Allah’ın sevgi ve rızâsını kazanmaktır. Allah korkusu, bu yolda kullanılan bir âletten, terbiyesizliği ve kötülüğü alışkanlık haline getiren nefsin onunla yola getirileceği bir kamçıdan ibarettir. (7)
İslami Okul Okulların En Önemlisi