Şefaat Konusunda Benzeşenler - Muhkem Mutesabih - 16. Sayfa
Şefaat Konusunda Benzeşenler:
Hıristiyanlıktaki ruhbanlık kurumunu ayakta tutan şey şefaat (aracılık) inancıdır. Katolik Hıristiyanlığın âmentüsü sayılan inanç esaslarına göre; İsâ’nın göklere çıkıp Kadir olan Baba Tanrının sağına oturduğuna, oradan gelip ölüleri ve dirileri hesaba çekeceğine, azizlerin cemaatine, günahların affedileceğine inanılması gerekmektedir. Günah çıkarma merasiminde kullanılan resmî üslup da şudur: “... Hata ile çok günah işledim (üç kere). Bunun içindir ki, hâlâ bâkire olan mesut Meryem’e, Mîkâil’e, Saint Jean-Babtist’e, havârîlerden Saint Pierre ve Saint Paul’a, bütün azizlere ve siz pederime benim için Tanrıma duâ etmeniz için yalvarıyorum.’ (Bkz. Doç. Dr. İ. Süreyya Sırma, İslâmiyet ve Hıristiyanlık, Beyan Y., İstanbul, 1980, S. 34)
Hıristiyanlar, Hz. İsâ’nın çarmıha gerilmeyi kabul etmesiyle, bütün insanlara şefaatçi olmayı üstlendiğine inanırlar. Bir dînî bölgenin başına getirilen başpiskoposa, iki tarafın arasında geçiş sağlayan anlamında ‘Köprü’ demeleri de bundandır. O, günahkârlarla Tanrı arasında aracılık edecek bir köprüdür.
Muhâtaplarının bir kısmı Hıristiyan olan Kur’ân-ı Kerim, doğal olarak bu inancı gündemine alır. Otuz kadar âyetinde şefaatten açıkça söz eder. Bu âyetlerin bir bölümü, kâfirler için şefaatçi olmadığını bildirir. Onlar öteki hayatta şöyle diyeceklerdir; “Şimdi artık bizim ne şefâatçilerimiz var, ne de samimi bir dostumuz.” (26/Şuarâ, 96-101)
Şimdi bunu dinleyen Hıristiyanlar, “biz inanan kimseleriz. Kâfir değiliz. Bu nedenle âyet bize konuşmuyor” diyebilirler. Oysa Kur’ân, bizzat iman edenlere de seslenerek Allah’tan başka şefaatçi olmadığını ilân eder: “Rablerine toplanacaklarından korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O’ndan başka dostları da, şefaatçileri de yoktur.” (6/En’âm, 51). “Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımız şeyden hayra sarf edin.” (2/Bakara, 254)
Hıristiyanlar, bu sefer, “Hz. İsâ sıradan bir şefaatçi değil ki” diyebilirler. Oysa, Kur’ân, Allah izin vermedikçe kimsenin şefaat edemeyeceğini bildirir; “Rahmân’ın huzûrunda söz almış olanlardan başkaları şefâat edemezler.” (19/Meryem, 87). “İzni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbınız Allah budur.” (10/Yûnus, 3)
Bu dafa Hıristiyanlar, “o bir Tanrıdır” diyebilirler. Oysa, başka bir grup âyet, tanrı yerine konulanların da şefaat edemeyeceklerini gerekçesiyle belirtir: “Allah'ı bırakıp kendilerine zarar da, yarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!’ diyorlar. De ki: ‘Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?” (10/Yûnus, 18). "O'nu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramaz da.” (36/Yâsin, 23)
Belli ki Kur’ân’da şefaat konusundaki bazı âyetlerde nihâî hüküm yoktur. Bu elbette konuyu kavratmak için böyledir. O zaman bu konuda nihâî hüküm bulundurmayan âyetler, aşağıdaki şu âyetlere müteşâbih, yani benzer bilinmelidir; “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez; kimseden şefâat kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.” (2/Bakara, 48). “Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezâsını çekmez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefâat fayda vermez.” (2/Bakara, 123). “De ki: "Şefaat tamamen Allâh'ındır.” (39/Zümer, 43-44)
Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse, bu âyetler arasında bir irtibat aramadan istediğine uymak isteyebilir. Şefaatçiler edinmeye devam edebilir. Ama inanan bir kimse için gerçek hüküm önemlidir. Peki, gerçek hüküm nedir? Gerçeği arayanlar, âyetlerin çelişkisiz olmadığını bilir. Nâsihi mensuhu olmadığını anlar. Hepsinde de, şefaat fikrinin ve bir şefaatçi edinmenin olumsuzluğunu görür. Âyetlerdeki farklı üslûbun, şefaatçi edinenlerle dolu bir toplumun terbiye seyrini hikâye etmekte olduğunu fark eder. Bu durumda, derin anlayışlı kimseler (er-râsihûn) için bu âyetlerin hepsi de muhkem olur.
İslami Okul Okulların En Önemlisi