Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 10. Sayfa - Sabir

Mütevazi Olmak

 

Davetçi, peygamber vazifesini yüklenmiş kim­sedir. Bu bakımdan her müslümandan daha hassas bir nok­tada bulunmakta ve dolayısıyla daha büyük bir so­rumluluk taşımaktadır. Davetçinin tek örneği Hz. Pey­gamber (s.a.v.)‘dir. O, zengin, fakir, köle, hür, her­kese karşı büyük bir tevazu içinde bulunur, hiç kimseyi hor ve hakir görmezdi. Herkesle ilgilenir, herkese de­ğer verirdi. Çünkü Yüce Allah onu terbiye ederek, in­san­lara örnek olarak gön­dermişti.

Onda kibir, gurur, kendini beğenme, başkasını kü­çük görme gibi bir özellik söz konusu değildi.  İnsanla­rın ma­kam ve şöhretlerine, zenginlik ve fakirlikle­rine göre farklı bir mu­ameleye tabi tutulamayacağı birçok ayetle Hz. Pey­gamber (s.a.v.)‘e hatırlatılmıştı. Her­kes bir tara­ğın dişleri gibi müsavi olup, kimsenin kimseye karşı bir üstün­lük iddia etmeye hakkının olmadığı be­lirtil­mişti.

Kureyş’in ileri gelenleri kibir, gurur ve hasetlerin­den dolayı İslam davetini kabul etmeye yanaşmamış­lardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)‘in etrafında Süheyb, Ammar b. Yasir, Habbab, Selman-ı Farîsî, Bilal ve İbn Mes’ud (r.a.) gibi fakirlerin bulunması sebebiyle on­larla bir arada oturup konuşmayı kendileri için bir şeref­sizlik sayarak, Peygam­ber’le görüşmek için çevresin­deki bu fakir insanları kov­masını veya kendileri için ayrı bir toplantı yeri tahsis et­mesini istemişlerdi.[1] Böylece Kureyş’in ileri gelenle­rinin bulunduğu toplan­tıda bu fakir insanların yeri olma­yacak, dolayısıyla cahiliye dönemlerinden kalan kendi imtiyaz ve haki­miyetlerini İslamî dönemde de sürdüre­ceklerini zan­nediyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)‘in on­ları İslam’a çekmek için bu isteklerini yerine getirme duy­gusuna ka­pılmasının üze­rine şu ayet nazil olarak, onu ikaz et­miştir:

“Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yal­varanları kovma. Onların hesabından sana bir so­rumluluk yoktur ki, onları kovarak zulmedenlerden olasın.”[2]

Bu ayetle Kureyş’in ileri gelenlerinin is­tek­leri red­de­dilmiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) de uya­rılmış olu­yordu. Çünkü İslamiyet’in değer ölçüsü, in­sanların zengin veya fakir oluşları değil sami­miyetle Allah’a inanmala­rı ve O’na ibadet etmeleridir.[3]

Benzeri başka bir ayet de aynı noktaya dokunarak, Kureyş’in ileri gelenlerinin aldatıcı sözlerine iltifat edil­memesini hatırlatmıştır: 

“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yal­varanlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının gü­zelliklerini isteyerek gözlerini ondan ayırma. Bizi anmayı kendisine unutturduğumuz, heva ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme.”[4]

Bu ayetler gösteriyor ki, davetçi karşısındaki in­sanla­rın sosyal durumlarına göre farklı ve imtiyazlı bir tavır takın­mamalıdır. Çünkü İslamiyet, nesep, mal, mülk ve makama dayanan üstünlük anlayışını kaldır­mış, onun yerine tak­vaya dayanan üstünlük anlayı­şını getirmiştir. Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in etrafındaki müslümanlar fakir olmakla birlikte samimi olarak Al­lah’a inanmış insanlardı. Onları bırakıp Kureyş’in ki­birli ve inatçı büyüklerinin sözlerine kulak vermenin doğru olmadığı ayetlerle ortaya konul­muştur.

Abdullah b. Ümmü  Mektum hâdisesi, bu konuda daha ibret verici bir örnektir:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Kureyş büyüklerinden Rebia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Hişam b. Amr, Ebû Ce­hil, Ümeyye b. Halef ve Velid olduğu bir sırada İbn Ümmü Mektum gelerek “Ya Resûlallah! Bana Kur’an oku ve Allah’ın (c.c.) sana öğ­rettiklerinden bir şeyler öğret.” der ve bu isteğini tek­rarlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) meşgul iken bu şekilde sözünün kesilmesinden memnun olmaya­rak yüzünü çevirir. Adı geçen Kureyşlilerle meşgul olur. Bunun üzerine şu ayet nazil olarak İbn Ümmü Mektum’a karşı yapılan bu davra­nışın iyi olmadığını sert bir üslupla ihtar etmiştir.[5]

“Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yü­zünü çevirdi.

Ey Muhammed!.. Ne bilirsin belki de o, arınacak ya­hut öğüt alacaktı. Bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne? Sen Al­lah’tan korkup sana koşarak gelen kim­seye aldırmıyorsun!”[6]

Böylece davet hususunda hiç kimseye farklı bir mua­mele yapılamayacağı, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir, efendi-köle, erkek-kadın, büyük-küçük herkesin eşit olduğu açıklanmıştır.

“Bundan sonra Allah dilediğini doğru yola yönel­tir, dilediğini de dalalette bırakır.”[7]

Davetçiye düşen, tebliğ vazifesini yapmaktır. Al­lah’ın koymuş olduğu bu ölçü, tevazu ve ağırbaşlılık davetçinin bütün hayatını kaplamalıdır. Konuşma­sında, giyinme­sinde, oturup kalkmasında, yiyip içme­sinde daima mütevazi olmalıdır. Hiç kimsenin haysi­yetini ve şerefini rencide edecek davranışları bulun­mamalıdır.[8] Nite­kim tevazu konusunda Kur’an’ın pek çok ayetinden bazısı şu gerçekleri insanın dikkatine sunmaktadır:

“Rahman olan Allah’ın kulları yeryüzünde mütevazi (şekilde) yürürler. Cahiller kendilerine ta­kıldıkları zaman onlara güzel sözler söylerler.”[9]

Başka bir ayet de şöyledir:

“İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde bö­bürlenerek yürüme. Allah kendini beğenip, övünen kim­seleri sevmez.”[10]

Diğer bir ayette:

“Bana kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenler, al­çalmış olarak cehenneme girecektir.”[11] buyurulmuştur.

Bütün bu ayetler gösteriyor ki soyuna, sopuna, il­mine, malına ve benzeri hususlara güvenerek büyük­le­nen­lere karşı Allah’ın (c.c.) gazabı ve azabı vardır. Böyle olan insanların kalpleri kararmış ve gerçekleri görmekten çok uzak kalmış olduklarını başka bir ayet şöyle bildir­mek­tedir:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün ayetleri gör­seler yine inanmazlar, doğru yolu görseler yol ola­rak be­nimsemezler, azgınlık yolunu görseler hemen onu yol edinirler.”[12]

Böylece kibirlenen insanların Kur’an-ı Kerim’i an­la­maktan nasıl mahrum kaldıkları açıklanmıştır.

Hz. İsa: “Mahsul ovada, sulu ve yumuşak top­rakta yetişir; dağlarda ve sert topraklarda yetişmez. Bunun gibi hikmet de mütevazi olanların kalplerinde gelişir, kibirli olanların kalplerinde gelişmez. Görmez misin? Ba­şını ta­vanlara kaldıranların başları tavana değer ve yarala­nır, başını eğenlere ise tavan gölgelik yapar ve kendini korur.” demiştir. İşte bu büyüklük taslayanla­rın hikmetten nasıl mahrum kaldıklarını göstermekte­dir.[13]

Hz. Peygamber de tevazu konusunda şöyle buyur­muştur:

“Muhakkak ki Allah Teâlâ (c.c.) bana sizin mütevazi olmanızı emretti. Hiçbir kimse diğerine karşı övün­mesin ve tecavüzde bulunmasın.”[14]

Başka bir hadis-i şerif de şu anlamdadır:

“Allah, suçu bağışlayan kimsenin şerefini artırır, te­vazu gösterenlerin de kadrini yükseltir.”[15]


 

[1] Mefâtîhu’l-ğayb, 50

[2] En’am, 6/52

[3] Mefâtîhu’l-ğayb, 51-52

[4] Kehf, 18/28

[5] Tefsir, Taberî, 32-34

[6] Abese, 80/1-10

[7] Fâtır, 35/8. İbn Kesir, Tefsir, 470

[8] Furkan, 25/63

[9] Furkan, 25/63

[10] Lokman, 31/18

[11] Gafir (Mü’min), 40/60

[12] A’raf, 7/146

[13] Gazali, İhya, 299

[14] Müslim

[15] Müslim

Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.