Daveti Allah İçin Yapmak - Sabir - 11. Sayfa
Daveti Allah İçin Yapmak
Davetçi yaptığı görevine karşılık kimseden bir ücret beklememelidir. Davet ücretle yapılırsa, karşı taraf üzerindeki etkisini kaybeder ve ücret karşılığı yapılan bir iş durumuna düşmüş olur. Oysaki davet, peygamberlerin yapmış olduğu kutsal bir görevdir.
Onlar yapmış oldukları bu göreve karşılık kimseden bir ücret beklememiş, yalnız Allah Teâlâ’nın rızasını gözetmişlerdir. “Buna karşılık sizden bir ecir istemiyorum, benim ecrim âlemlerin Rabbine aittir.”[1] mealindeki ayette belirtilmiş olduğu gibi peygamberler yapmış oldukları davet karşılığında kimseden bir ücret almamışlardır.[2]
Yalnız Allah rızası için yapmışlar ve mükâfatını da O’ndan beklemişlerdir. İnsanlara doğru yolu gösterme işi o kadar yüce bir görevdir ki, onun ücreti dünya malı ile karşılanacak bir şey değildir. Nitekim daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, Hayber’in fethinde Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali’ye şöyle demişti:
“Onların düşmanlarını İslam’a çağır ve üzerlerine vacip olan ilahî hakları onlara söyle. Allah’ın bir kimseye senin sayende hidayet vermesi, senin kırmızı develere malik olmandan daha hayırlıdır.” diyerek, insanları doğru yola çağırmanın karşılığının maddî bir mükâfat değil, Allah nezdindeki manevî mükâfat olduğuna dikkat çekmiştir.
Ne var ki davetin mahiyetini anlamayan inkarcılar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu işi dünyevî bir menfaat sağlamak için yaptığını zannederek O’nu davasından döndürmek için bazı teklifler ileri sürmüşlerdir.
Utbe b. Rebia, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek, “Yeğenim, sen bizdensin, kavmimiz içindeki yerin ve soyun malumdur. Ama kendi milletine büyük bir fenalık yapmaktasın. Topluluğumuzu dağıttın, gençlerimizi aldattın, dinimizi ve tanrılarımızı ayıpladın, geçmişlerimize küfrettin. Beni iyi dinle! Sana kabul edebileceğin bazı teklifler söyleyeceğim.” dedi. Sonra sözüne şöyle devam etti:
“Yeğenim! Şu yaptığın şeylerle istediğin mal, mülk ise, sana istediğin kadar mal toplarız. Bizden daha çok malın olur. Eğer istediğin şeref ve şan ise, seni başımıza geçiririz ve hepimiz emrine uyarız...”
Bununla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, daveti mal ve mülk için yaptığını düşünmüşlerdi. Oysaki onların bu düşüncelerine karşı Kur’an davetin bir ücret karşılığı yapılmadığını belirtmişti:
“Ey Muhammed! De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.
Kendiliğinden bir şey iddia eden kimselerden de değilim.”[3]
“Ben sizden bir ücret istersem, o sizin olsun. Benim ecrim Allah’a aittir. O her şeye şahittir.”[4]
Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu davet vazifesini hiçbir ücret almadan yapması, muhataplarının üzerinde derin bir etki yapacağı neticesini zaruri hâle getirmiştir. Çünkü para, mal, mülk vs. bunlardan hiçbirini kabul etmemesi, onları ister istemez şu düşünceye sevk etmiştir: Onları uyarmakta ve dine davet etmekte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ne maksadı nedir? Niçin bu çileli işi yapıyor? Bundan eline ne kazanç geçecek? Onlardan para istemiyor, mal, mülk ve şöhret istemiyor. Söylediği sözleri yapan bir kimsenin zarara uğraması söz konusu değildir. O hâlde Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber ve insanların yararına çalışan bir davetçi olmaktan başka ne olabilir?[5]
Bunun dışında geriye hangi ihtimal kalır? Onun aklından mı şüphe ederler? Bunu da ayet-i kerimenin açıkladığı gibi, birer birer, ikişer ikişer düşünsünler, O’nda hiçbir hastalık olmadığını göreceklerdir:
“O, şiddetli bir azap gelmeden önce bunu insanlara haber veren bir peygamberden başkası değildir.”[6]
Allah’ın ayetlerini açıklamayan, gizleyen ve onu dünya menfaati ile değiştiren kimseleri Kur’an şöyle kınamaktadır:
“Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden, onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz diye ahit almıştı. Onlar ise bunu arkalarına attılar. Az bir değere değiştirdiler. Onların alış verişleri ne kötüdür! ”[7]
Fakat onlardan Allah’ın ayetlerini bir değere değiştirmeyenler ise:
“Onların ecirleri Rablerinin katındadır.”[8]
Bu ayetlerde konunun önemi açıklanmıştır.
İşte davetçi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i örnek edinen kimsedir. O nasıl ki, yapmış olduğu davetine karşılık hiç kimseden bir ücret, bir iltifat ve bir teşekkür beklemedi ise davetçi de aynı şekilde beklememelidir. Yaptığı bu görevi yalnız Allah için yapmalı ve karşılığını da Allah’tan beklemelidir. Eğer karşı taraf kendisine bir saygı ve minnet duygusu beslerse, bunu da kendisinde bir hak olarak bilmemelidir. Gönlünü Allah’a yaklaştırdığı kimselerin bu durumunu onların faziletine ve anlayışına atfetmeli ve asıl kendisi onlara minnet duyguları beslemelidir. Çünkü bu durum, başkasının tarlasını ödünç alıp, onu ekip biçen adamın durumuna benzemektedir. Ödünç alan adam, tarla sahibinden daha çok kâr etmektedir. Bunun gibi, başkalarını Allah’a davet eden kimse de davet ettiği kimseden daha kârlı bir yerde bulunmaktadır. Davetçinin Allah nezdinde alacağı mükâfat, davet edilen kimsenin alacağı mükâfattan daha üstündür. Eğer davet edilen olmasaydı, davetçi bu mükâfata nasıl sahip olabilirdi? Dünyevî bir menfaat ve bir ücret karşılığı yapılan davet, giderek özelliğini ve etkinliğini kaybeder. Menfaat ve makam hırsı işin içine karışır, dinin esasları tevil ve tahrif edilerek, idari makamların istek ve arzularına çatışmalarında bir malzeme olarak kullanılmaktan başka insanların üzerinde hiçbir etkisi bulunmaz. Bunun için davetçinin, diğer hususlarda olduğu gibi, bu noktada da örnek edineceği tek şahıs Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir.
Davetçide bulunması gerekli olan özellikler, yalnız yukarıda maddeler hâlinde sıralanan özellikler değildir. Aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in taşımış olduğu bütün özellikler, her davetçide bulunması gerekli olan hususlardır. Diğer bir ifâdeyle davetçi, İslamiyet’in emrettiği bütün özellikleri taşıyıp, yasak etmiş olduğu kötü huylardan uzak bulunan bir kimse olmalıdır. Bu da İslamiyet’in bütünüyle ilgili çok geniş bir gerçektir. Biz burada söz konusu olan özelliklerden yalnız Kur’an’da zikredilen bir bölümüne temas etmekle yetinmiş bulunmaktayız.
Böylece davet metodunda yani İslam Dini’ni insanlara benimsetmede en etkili faktörlerden birinin, örnek bir şahsiyet olması lüzumu belirtilmiştir. Örnek göstermeden yalnız anlatım yoluyla başkalarını ikna etmek çok güçtür. Örneği bir defa insanlara canlı olarak göstermek, defalarca anlatmaktan daha tesirlidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) davet ettiği hususları bizzat yaşar ve gösterirdi. Davete başlayınca örnek yaşantısını gören herkes, İslamiyet’i benimsemeye ve kabul etmeye başladı. Demek ki önce örnek davetçi ortaya konulmalı, ondan sonra bu örnek davetçinin uygulayacağı metot üzerinde durulmalıdır. Metot ne kadar mükemmel olursa olsun metodu uygulayan örnek bir davetçi olmazsa, iyi bir netice alınması güçtür.
Yüce Allah, önce Hz. Peygamber (s.a.v.)’i Kur’an ahlâkına göre terbiye etmiş ve örnek bir davetçi olarak ortaya koyduktan sonra uygulayacağı metodu O’na bildirmiştir. Şimdi bu metodu Kur’an ortaya koyuyor:
“Ey insanlar! Andolsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için Resûlullah en güzel örnektir.”[9]
Hz. Peygamber’in, Hendek savaşı sırasında göstermiş olduğu sabır, metanet, Allah’a teslimiyet, mücadele ve diğer tüm hususlarda mü’minlere en güzel örnek olduğu bu ayette belirtilmiştir. [10]
İslami Okul Okulların En Önemlisi