Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Asr Sûresi Hakkında Açıklama - Sabir - 14. Sayfa

Asr Sûresi Hakkında Açıklama

 

Rahman ve Rahim olan, haklıyı hak­sızı birbirinden ayıran Allah’ın adıyla başlıyorum...

Bu sûrede “Asr’a yemin edilmesi” insanın hüs­randa ol­duğuna ve bu hüsrandan ancak şu dört özelliği taşıyan kimse­lerin kurtulacağına dikkat çekmek içindir:

1. İman

2. Salih amel

3. Birbirlerine Hakk’ı tavsiye etmek

4. Birbirlerine sabrı telkin etmek.

Şimdi yemini ve yemin edilen bu dört özelliğin her birini ele alarak iyice açıklaya­lım:

Allah (c.c.) mahlukattan bir şeye yemin ettiğinde bu yemin o şeyin büyüklüğünü, önemini gösterir. Bundan konu edilen meseleyi ispatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak öne sürüldüğünü anlamalıyız. Burada da ye­min, insanın hüsran içinde olduğunu ve ondan ancak geçen dört özellik sahibinin kurtulacağını vurgular.

Burada “zaman”, geçmiş zamanı ve pek uzun ol­ma­yıp her an geçmişe dahil olan şimdiki za­manı an­latmak­tadır.

O hâlde, burada bu iki tip zaman kastedilmiştir: Geçmiş zaman kastedilmesinin anlamı, insanlık tarihi­nin yukarıda adı geçen dört özellikten uzak olan kişile­rin hüs­rana uğradıklarına şahit olmasıdır. Geçmekte olan şimdiki zamana edilen yemini anlamak için, geç­mekte olan za­manın her bir insana, her bir millete bu dünyada çalışmak için fırsat olarak verilen zaman ol­duğunu bilmek gerekir. Bunun misali şöy­ledir: Bir sı­nav salonunda öğrencilere sorular sorulmuştur. Za­man çok hızlı geçmekte­dir. Saati­mizin saniyesi zamanın hızlı geçtiğine dair yeterli fikir verebilir. Halbuki bir saniyelik zaman da uzun bir süredir. Bu bir saniyelik sü­rede ışık 186.000 mil kateder. Kainatta bilmediğimiz öyle unsurlar vardır ki bundan daha hızlı yol alabilirler. İyi veya kötü herhangi bir işle uğraşırken saatin saniye­sine bakarak ge­çen zamanı düşünürsek, bunların ömür dediği­miz sü­renin belli bir kesitinde vuku bulduğunu anlarız. Bu süre bize bu dünyada bir fırsat olarak veril­miştir. Bura­dan asıl sermayemizin çok hızlı geçen za­man olduğunu anla­yabiliriz.

İmam Razi, bir şahsın kavlini naklederek, “Ben bu sözden sonra Asr sûresinin manasını anladım.” de­miş­tir. Razi şöyle nakleder:

“Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu:

- Sermayesi eriyen şahsa merhamet edin!..

Onun bu sözünü duyunca, “Bu söz Asr sûresinin an­lamıdır.” dedim.

İnsana verilen ömür bir buz gibi hızla erimekte­dir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa insanın hüsranına neden olur.

Onun için geçen zamana yemin edilmesinin an­lamı, hızla geçen zamanın söz konusu dört özellikten yoksun insanın dünyada ne işle meşgul olursa olsun hayatını har­cadığına ve hüsranda olduğuna şehadet etmesidir. Kârlı çıkanlar ancak bu dört özelliği taşı­yan­lardır. Bu, sınav sa­lonunda kendisine belli bir süre ta­nınan öğrencinin o süre içinde sorulara cevap ver­mek yerine başka işlerle uğraş­ması gibidir. Öğrenciye yakı­nındaki saat işaret edilerek geçen zamanın zararına olduğu ve hüsrana uğrayacağı be­lirtilir. Kârlı çıkan öğ­renciler ise, kendilerine tanınan zamanın her anını so­ruları cevaplamak için kullananlar­dır.

Burada “insan” kelimesi tekil olarak kullanılmıştır; ama sonraki cümlede insanlar arasından bu dört özel­liği taşı­yanlar istisna edilmiştir. Onun için burada “in­san” keli­mesinin cins isim olarak kullanıldığını kabul etmek gere­kir. Bu durumda “insan” kelimesinin kap­samına şa­hıslar, güruhlar, milletler ve bütün insanoğlu girer; yani zikredilen dört sıfattan yoksun olanlar kim­ler olursa ol­sunlar hüs­randadırlar, bu her şartta geçer­lidir. Şahıs, mil­let ve insa­noğlu girer; bunlar içinde hü­küm aynıdır. Ör­neğin: Zehirin öldürücü özelliği vardır. Fert, toplum veya bütün insanlık zehir içmeye kalkışsa, sonuç değişmez, zehir her halü­karda öldürücüdür. Tıpkı bu­nun gibi onlar geçen dört özellikten yok­sun­larsa, küfür üzere ve kötü işler içinde bulunuyorlarsa, birbirlerini batıla teşvik edi­yorlarsa, nefislerine tapmayı telkin etme üzerinde birleşi­yorlarsa hüsran içindedirler.

Şimdi “hüsran” kelimesinin Kur’an’da hangi ma­nada kullanıldığına gelelim.

Hüsran kelimesi lügat olarak, kârın zıttıdır. Tica­rette bu kelime genel olarak bir işte zarar etmeyi veya iş haya­tında sürekli zarar etmeyi ifâde etmek için kulla­nılmıştır. İnsan bütün işlerinde zarar etmiş ve sermaye­sini de kay­betmişse, bu kelime bu iflas hâli için de kul­lanılır. Kur’an-ı Kerim, “hüsran” kelimesini özel bir terim olarak “fe­lah” kelimesinin zıttı olarak kullan­mış­tır.

İslam’ın “felah” düşüncesi, sadece dünyevî re­fahı de­ğil, insanın gerçek dünyası olan ahireti de kap­sadığı gibi “hüsran”düşüncesi de sadece dünyevî ba­şarısızlığı değil, aynı zamanda ahiretteki başarısızlığı da kapsar. Kur’an’daki felah ve hüsran kelimelerini işte böylece açıklamış bu­lunuyoruz. Kur’an kesinlikle buyuruyor ki: “İnsan büyük hüsrandadır.” Bunun anlamı hem dün­yada hem de ahirette hüsrandadır, demektir. Bu hüs­randan aşağıdaki “dört özelliği” taşıyanların kurtul­maları, her iki dünyada da hüsrandan kurtulmaları anlamına gelir.

Şimdi kurtuluşa ermenin kendisine bağlı olduğu dört sıfata bakalım:

Birincisi, iman’dır. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde sadece lisan ile ikrar etmeye dayalı iman için kullanılmıştır. Meselâ: Nisa, 137; Maide, 54; Enfal, 20-27; Tevbe, 38; Saff, 2.

Bu kelimenin asıl manası, samimi bir kalp ile inan­mak ve yakîne ermektir. Arapça kullanımı da aynıdır.

Lügatte iman kelimesinin bazı kullanımları: “Amene lehu”nun manası: “Saddaka ve i’temede aleyhi (tasdik ve itimat etti)”dir. “Amene bihi”nin manası: “Aykane bihi (ona yakîn etti)”dir.

Kur’an-ı Kerim gerçek imanın ne olduğunu aşa­ğı­daki ayetlerle açıklamıştır.

“Mü’minler onlardır ki, Allah’a ve Resûlüne inan­dılar, sonra şüphe etmediler.”[1]

“Rabbimiz Allah deyip sonra doğru yolda sebat eden­ler..”[2]

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yü­rekleri ürperir.”[3]

“Hayır Rabbinin hakkı için onlar, aralarında çıkan çe­kişmeli işlerde seni hakim yapıp burada senin verdi­ğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anla­mıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”[4]

Yine ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Ey inananlar! Allah’a ve Resûlü’ne inanın!”[5]

Burada bir soru ile karşı karşıya geliyoruz: İman et­memiz emredildiğinde nelere iman etmemiz isteniyor? Kur’an-ı Kerim’de bu sorunun cevabı açıkça bildi­rilme­miştir.

İman etmekten muradın birincisi, Allah’a iman et­mek­tir. Ancak sadece varlığına değil, aynı zamanda tek ilah olduğuna, insanların kısmetini düzenleyip bozanın ancak Allah olduğuna, dua ve tevekkül edilecek varlı­ğın ancak O olduğuna, ancak O’nun emirlerine uyulup ve ancak O’nun men ettiklerinden uzak durulacağına, her şeyi gören ve duyanın ancak O olduğuna, insanın sadece fiil­lerini değil, fiillerini harekete geçiren gizli niyetlerini de bildiğine inanmaktır.

İkincisi, Resûlullah’a inanmaktır. O’nun Allah tara­fın­dan tayin edilmiş yol gösterici olduğuna, getirdiği tali­matın Allah tarafından ve hak olduğuna, O’na itaat et­menin zorunlu olduğuna inanmaktır. Risalete iman etmek aynı zamanda meleklere, se­mavi kitaplara, pey­gamber­lere, Kur’an’a inanmaya da şa­mildir. Çünkü bunlar, Allah ve Resûlü­’nün getirdiği tali­matların bir parçasıdır.

Üçüncüsü, ahirete inanmaktır. İnsanın bu dünya ha­yatı ilk ve son değildir. Ölümden sonra tekrar diril­tilecek­tir. Bu dünyada işlediği amellerin hesabını Al­lah’a verecek ve bunun sonunda salih olanlar mükâ­fatlandı­rılacaktır. Kötü olanlar cezaya çarptırılacaktır. Bu şekilde iman, üze­rine temiz hayat inşa edilebilecek ahlâk, yaşa­yış ve ka­rakter için sağlam bir temel teşkil eder. Yoksa insanın ha­yatı ne kadar parlak görünse de onun durumu, dalgaların amansız olarak sağa sola sü­rüklediği ve hiçbir yerde karar kılamayan kılavuzsuz bir gemiye benzer. 

İnsanın hüsrandan kurtulması için gerekli olan iman­dan sonraki ikinci özellik salih ameldir.

Kelimenin anlamı bütün iyilikleri kapsar. Küçük ve bü­yük iyilik de buna dahildir. Ama Kur’an’a göre, iman kökü olmayan hiçbir amel, salih amel sayılmaz. Her­hangi bir amel, Allah ve Resûlünün bildirdiği hidayete uygun işlense de iman olmaksızın salih amel sayılmaz. Onun için Kur’an-ı Kerim’de nerede salih amelden söz edilmişse orada iman zikredilmiştir. Aynı zamanda hiçbir yerde iyi bile olsa imansız bir amele mükâfat söz verilmemiştir. Diğer taraftan, faydalı ve muteber ima­nın amel ile ispat edilmiş olduğu belirtilmiştir. Yoksa salih amel olmadan yürütülen bir iman davasını insan kendi kendine reddet­miş olur. Çünkü o insan iman iddiasına rağmen Allah ve Resûlü’nün gösterdiği yol­dan başka yol takip etmektedir. İman ve salih amel ilişkisi, tohum ve ağaç ilişkisi gibidir. Eğer toprakta to­hum yoksa ağacın mey­dana gelmesi söz konusu ola­maz. Ama eğer toprakta tohum olduğu hâlde ağaç meydana gelmiyorsa, bunun anlamı, tohumun top­rakta gömülü kalmış olmasıdır. Onun için Kur’an’da ve­rilen müjdeler, iman etmenin yanında salih amel de işle­yenler için geçerlidir.

Bu sûreye göre; insanın hüsrandan kurtulması için iman­dan sonra salih amelde bulunmalıdır. Salih amel olmadan sadece iman ile insan hüsrandan kurtulamaz. Yukarıda zikredilen iki sıfat her fertte olmalıdır. Bu sû­rede daha sonra, hüsran­dan kurtul­mak için iki sıfat daha açıklanmıştır. Bunlar, iman ettikten ve salih amel işledik­ten sonra birbirlerine hakkı telkin ve sabrı tav­siye etmek­tir. Bunun anlamı:

Birincisi: İman eden ve salih amel işleyenler, bun­ları ferdî ola­rak yapmakla kalmamalı aynı zamanda mü’min ve salih bir toplum meydana getirmelidirler.

İkincisi: Bu toplumu bozulmaktan kurtarabilmek için her fert kendi sorumluluğunu idrak etmelidir. Onun için toplumun bütün üyelerinin birbirlerine hakkı ve sabrı telkin etmeleri farzdır.

Üçüncüsü: “Hak” kelimesidir ki, batılın zıttıdır. Genel­likle iki manada kullanılır. Birincisi, doğruya, ada­lete uy­gun ve gerçek sözdür. İster akide ve iman ile ilgili olsun, ister dünyevî meseleler hakkında olsun aynıdır.  İkincisi, insa­nın yerine getirmesi vacip olan haktır. Al­lah’ın hakkı, in­sanların hakkı veya nefsin hakkı ola­bilir. Hak kelimesini tavsiye etmenin anlamı, ehli imandan müteşek­kil toplu­mun hakka karşı batılın yayılmasına seyirci kalmayacak kadar duyarlı olması­dır. Bu gibi toplumlarda ne zaman ve nerede batıl baş kaldırırsa hak kelimesini söy­leyenler ses­lerini yükselt­melidirler. Toplumda her fert sadece kendisi hakkı, doğruluğu ve adaleti yerine getir­mekle kalmamalı aynı zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Bir cemiyeti ah­lâkî düşüşten korumak ancak bu şekilde mümkün olur.  Eğer cemiyette bu ruh yoksa toplum hüs­randan kur­tulamaz. Herkes kendine bir hayat tarzı kur­muş, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya metaına duyulan ilgi kadar gerçek hayata, ebedî ahiret yurduna da ilgi duyulsa idi bizler bu hâle gelmeye­cektik. Şahsî olarak hak üze­rinde bulunanlar, cemiye­tin bozulmasına seyirci kalmaları sonucu hak üze­rinde daima kalamaz, hüsran­dan kur­tu­lamazlar. Bu nedenle (Maide sûresinde) Hz. Davud (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) diliyle Benî İsrail’e lânet edilmiştir. Bu lânetin sebebi, o dönemde yahudi top­lumunda yaygın olan günah ve zulüm irtikabından birbirle­rini men etme­mele­riydi.

Ayrıca A’raf sûresi 163-166. ayetlerde, Benî İs­rail’in cumartesi yasağını açıkça çiğneyerek balık tut­maya başla­dıkları, bu nedenle de onlara azap indiril­diği; bu azaptan, günahı önlemek için çaba sarf edenlerin kur­tulduğu açık­lanmıştır. Aynı şey Enfal sûresinde de açıklanmıştır:

“Azabı sadece günah işleyenlerde kalmayacak fit­ne­den sakının.”[6]

Onun için emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker ümmete farz kılınmıştır.[7]


 

[1] Hucurat, 49/15

[2] Fussilet, 41/30

[3] Enfâl, 8/2

[4] Nisâ, 4/65

[5] Nisâ, 4/136

[6] Enfâl, 8/25

[7] Bkz. Âl-i İmrân, 3/104

Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.