Asr Sûresi Hakkında Açıklama - Sabir - 14. Sayfa
Asr Sûresi Hakkında Açıklama
Rahman ve Rahim olan, haklıyı haksızı birbirinden ayıran Allah’ın adıyla başlıyorum...
Bu sûrede “Asr’a yemin edilmesi” insanın hüsranda olduğuna ve bu hüsrandan ancak şu dört özelliği taşıyan kimselerin kurtulacağına dikkat çekmek içindir:
1. İman
2. Salih amel
3. Birbirlerine Hakk’ı tavsiye etmek
4. Birbirlerine sabrı telkin etmek.
Şimdi yemini ve yemin edilen bu dört özelliğin her birini ele alarak iyice açıklayalım:
Allah (c.c.) mahlukattan bir şeye yemin ettiğinde bu yemin o şeyin büyüklüğünü, önemini gösterir. Bundan konu edilen meseleyi ispatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak öne sürüldüğünü anlamalıyız. Burada da yemin, insanın hüsran içinde olduğunu ve ondan ancak geçen dört özellik sahibinin kurtulacağını vurgular.
Burada “zaman”, geçmiş zamanı ve pek uzun olmayıp her an geçmişe dahil olan şimdiki zamanı anlatmaktadır.
O hâlde, burada bu iki tip zaman kastedilmiştir: Geçmiş zaman kastedilmesinin anlamı, insanlık tarihinin yukarıda adı geçen dört özellikten uzak olan kişilerin hüsrana uğradıklarına şahit olmasıdır. Geçmekte olan şimdiki zamana edilen yemini anlamak için, geçmekte olan zamanın her bir insana, her bir millete bu dünyada çalışmak için fırsat olarak verilen zaman olduğunu bilmek gerekir. Bunun misali şöyledir: Bir sınav salonunda öğrencilere sorular sorulmuştur. Zaman çok hızlı geçmektedir. Saatimizin saniyesi zamanın hızlı geçtiğine dair yeterli fikir verebilir. Halbuki bir saniyelik zaman da uzun bir süredir. Bu bir saniyelik sürede ışık 186.000 mil kateder. Kainatta bilmediğimiz öyle unsurlar vardır ki bundan daha hızlı yol alabilirler. İyi veya kötü herhangi bir işle uğraşırken saatin saniyesine bakarak geçen zamanı düşünürsek, bunların ömür dediğimiz sürenin belli bir kesitinde vuku bulduğunu anlarız. Bu süre bize bu dünyada bir fırsat olarak verilmiştir. Buradan asıl sermayemizin çok hızlı geçen zaman olduğunu anlayabiliriz.
İmam Razi, bir şahsın kavlini naklederek, “Ben bu sözden sonra Asr sûresinin manasını anladım.” demiştir. Razi şöyle nakleder:
“Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu:
- Sermayesi eriyen şahsa merhamet edin!..
Onun bu sözünü duyunca, “Bu söz Asr sûresinin anlamıdır.” dedim.
İnsana verilen ömür bir buz gibi hızla erimektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa insanın hüsranına neden olur.
Onun için geçen zamana yemin edilmesinin anlamı, hızla geçen zamanın söz konusu dört özellikten yoksun insanın dünyada ne işle meşgul olursa olsun hayatını harcadığına ve hüsranda olduğuna şehadet etmesidir. Kârlı çıkanlar ancak bu dört özelliği taşıyanlardır. Bu, sınav salonunda kendisine belli bir süre tanınan öğrencinin o süre içinde sorulara cevap vermek yerine başka işlerle uğraşması gibidir. Öğrenciye yakınındaki saat işaret edilerek geçen zamanın zararına olduğu ve hüsrana uğrayacağı belirtilir. Kârlı çıkan öğrenciler ise, kendilerine tanınan zamanın her anını soruları cevaplamak için kullananlardır.
Burada “insan” kelimesi tekil olarak kullanılmıştır; ama sonraki cümlede insanlar arasından bu dört özelliği taşıyanlar istisna edilmiştir. Onun için burada “insan” kelimesinin cins isim olarak kullanıldığını kabul etmek gerekir. Bu durumda “insan” kelimesinin kapsamına şahıslar, güruhlar, milletler ve bütün insanoğlu girer; yani zikredilen dört sıfattan yoksun olanlar kimler olursa olsunlar hüsrandadırlar, bu her şartta geçerlidir. Şahıs, millet ve insanoğlu girer; bunlar içinde hüküm aynıdır. Örneğin: Zehirin öldürücü özelliği vardır. Fert, toplum veya bütün insanlık zehir içmeye kalkışsa, sonuç değişmez, zehir her halükarda öldürücüdür. Tıpkı bunun gibi onlar geçen dört özellikten yoksunlarsa, küfür üzere ve kötü işler içinde bulunuyorlarsa, birbirlerini batıla teşvik ediyorlarsa, nefislerine tapmayı telkin etme üzerinde birleşiyorlarsa hüsran içindedirler.
Şimdi “hüsran” kelimesinin Kur’an’da hangi manada kullanıldığına gelelim.
Hüsran kelimesi lügat olarak, kârın zıttıdır. Ticarette bu kelime genel olarak bir işte zarar etmeyi veya iş hayatında sürekli zarar etmeyi ifâde etmek için kullanılmıştır. İnsan bütün işlerinde zarar etmiş ve sermayesini de kaybetmişse, bu kelime bu iflas hâli için de kullanılır. Kur’an-ı Kerim, “hüsran” kelimesini özel bir terim olarak “felah” kelimesinin zıttı olarak kullanmıştır.
İslam’ın “felah” düşüncesi, sadece dünyevî refahı değil, insanın gerçek dünyası olan ahireti de kapsadığı gibi “hüsran”düşüncesi de sadece dünyevî başarısızlığı değil, aynı zamanda ahiretteki başarısızlığı da kapsar. Kur’an’daki felah ve hüsran kelimelerini işte böylece açıklamış bulunuyoruz. Kur’an kesinlikle buyuruyor ki: “İnsan büyük hüsrandadır.” Bunun anlamı hem dünyada hem de ahirette hüsrandadır, demektir. Bu hüsrandan aşağıdaki “dört özelliği” taşıyanların kurtulmaları, her iki dünyada da hüsrandan kurtulmaları anlamına gelir.
Şimdi kurtuluşa ermenin kendisine bağlı olduğu dört sıfata bakalım:
Birincisi, iman’dır. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerinde sadece lisan ile ikrar etmeye dayalı iman için kullanılmıştır. Meselâ: Nisa, 137; Maide, 54; Enfal, 20-27; Tevbe, 38; Saff, 2.
Bu kelimenin asıl manası, samimi bir kalp ile inanmak ve yakîne ermektir. Arapça kullanımı da aynıdır.
Lügatte iman kelimesinin bazı kullanımları: “Amene lehu”nun manası: “Saddaka ve i’temede aleyhi (tasdik ve itimat etti)”dir. “Amene bihi”nin manası: “Aykane bihi (ona yakîn etti)”dir.
Kur’an-ı Kerim gerçek imanın ne olduğunu aşağıdaki ayetlerle açıklamıştır.
“Mü’minler onlardır ki, Allah’a ve Resûlüne inandılar, sonra şüphe etmediler.”[1]
“Rabbimiz Allah deyip sonra doğru yolda sebat edenler..”[2]
“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir.”[3]
“Hayır Rabbinin hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakim yapıp burada senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”[4]
Yine ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
“Ey inananlar! Allah’a ve Resûlü’ne inanın!”[5]
Burada bir soru ile karşı karşıya geliyoruz: İman etmemiz emredildiğinde nelere iman etmemiz isteniyor? Kur’an-ı Kerim’de bu sorunun cevabı açıkça bildirilmemiştir.
İman etmekten muradın birincisi, Allah’a iman etmektir. Ancak sadece varlığına değil, aynı zamanda tek ilah olduğuna, insanların kısmetini düzenleyip bozanın ancak Allah olduğuna, dua ve tevekkül edilecek varlığın ancak O olduğuna, ancak O’nun emirlerine uyulup ve ancak O’nun men ettiklerinden uzak durulacağına, her şeyi gören ve duyanın ancak O olduğuna, insanın sadece fiillerini değil, fiillerini harekete geçiren gizli niyetlerini de bildiğine inanmaktır.
İkincisi, Resûlullah’a inanmaktır. O’nun Allah tarafından tayin edilmiş yol gösterici olduğuna, getirdiği talimatın Allah tarafından ve hak olduğuna, O’na itaat etmenin zorunlu olduğuna inanmaktır. Risalete iman etmek aynı zamanda meleklere, semavi kitaplara, peygamberlere, Kur’an’a inanmaya da şamildir. Çünkü bunlar, Allah ve Resûlü’nün getirdiği talimatların bir parçasıdır.
Üçüncüsü, ahirete inanmaktır. İnsanın bu dünya hayatı ilk ve son değildir. Ölümden sonra tekrar diriltilecektir. Bu dünyada işlediği amellerin hesabını Allah’a verecek ve bunun sonunda salih olanlar mükâfatlandırılacaktır. Kötü olanlar cezaya çarptırılacaktır. Bu şekilde iman, üzerine temiz hayat inşa edilebilecek ahlâk, yaşayış ve karakter için sağlam bir temel teşkil eder. Yoksa insanın hayatı ne kadar parlak görünse de onun durumu, dalgaların amansız olarak sağa sola sürüklediği ve hiçbir yerde karar kılamayan kılavuzsuz bir gemiye benzer.
İnsanın hüsrandan kurtulması için gerekli olan imandan sonraki ikinci özellik salih ameldir.
Kelimenin anlamı bütün iyilikleri kapsar. Küçük ve büyük iyilik de buna dahildir. Ama Kur’an’a göre, iman kökü olmayan hiçbir amel, salih amel sayılmaz. Herhangi bir amel, Allah ve Resûlünün bildirdiği hidayete uygun işlense de iman olmaksızın salih amel sayılmaz. Onun için Kur’an-ı Kerim’de nerede salih amelden söz edilmişse orada iman zikredilmiştir. Aynı zamanda hiçbir yerde iyi bile olsa imansız bir amele mükâfat söz verilmemiştir. Diğer taraftan, faydalı ve muteber imanın amel ile ispat edilmiş olduğu belirtilmiştir. Yoksa salih amel olmadan yürütülen bir iman davasını insan kendi kendine reddetmiş olur. Çünkü o insan iman iddiasına rağmen Allah ve Resûlü’nün gösterdiği yoldan başka yol takip etmektedir. İman ve salih amel ilişkisi, tohum ve ağaç ilişkisi gibidir. Eğer toprakta tohum yoksa ağacın meydana gelmesi söz konusu olamaz. Ama eğer toprakta tohum olduğu hâlde ağaç meydana gelmiyorsa, bunun anlamı, tohumun toprakta gömülü kalmış olmasıdır. Onun için Kur’an’da verilen müjdeler, iman etmenin yanında salih amel de işleyenler için geçerlidir.
Bu sûreye göre; insanın hüsrandan kurtulması için imandan sonra salih amelde bulunmalıdır. Salih amel olmadan sadece iman ile insan hüsrandan kurtulamaz. Yukarıda zikredilen iki sıfat her fertte olmalıdır. Bu sûrede daha sonra, hüsrandan kurtulmak için iki sıfat daha açıklanmıştır. Bunlar, iman ettikten ve salih amel işledikten sonra birbirlerine hakkı telkin ve sabrı tavsiye etmektir. Bunun anlamı:
Birincisi: İman eden ve salih amel işleyenler, bunları ferdî olarak yapmakla kalmamalı aynı zamanda mü’min ve salih bir toplum meydana getirmelidirler.
İkincisi: Bu toplumu bozulmaktan kurtarabilmek için her fert kendi sorumluluğunu idrak etmelidir. Onun için toplumun bütün üyelerinin birbirlerine hakkı ve sabrı telkin etmeleri farzdır.
Üçüncüsü: “Hak” kelimesidir ki, batılın zıttıdır. Genellikle iki manada kullanılır. Birincisi, doğruya, adalete uygun ve gerçek sözdür. İster akide ve iman ile ilgili olsun, ister dünyevî meseleler hakkında olsun aynıdır. İkincisi, insanın yerine getirmesi vacip olan haktır. Allah’ın hakkı, insanların hakkı veya nefsin hakkı olabilir. Hak kelimesini tavsiye etmenin anlamı, ehli imandan müteşekkil toplumun hakka karşı batılın yayılmasına seyirci kalmayacak kadar duyarlı olmasıdır. Bu gibi toplumlarda ne zaman ve nerede batıl baş kaldırırsa hak kelimesini söyleyenler seslerini yükseltmelidirler. Toplumda her fert sadece kendisi hakkı, doğruluğu ve adaleti yerine getirmekle kalmamalı aynı zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Bir cemiyeti ahlâkî düşüşten korumak ancak bu şekilde mümkün olur. Eğer cemiyette bu ruh yoksa toplum hüsrandan kurtulamaz. Herkes kendine bir hayat tarzı kurmuş, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya metaına duyulan ilgi kadar gerçek hayata, ebedî ahiret yurduna da ilgi duyulsa idi bizler bu hâle gelmeyecektik. Şahsî olarak hak üzerinde bulunanlar, cemiyetin bozulmasına seyirci kalmaları sonucu hak üzerinde daima kalamaz, hüsrandan kurtulamazlar. Bu nedenle (Maide sûresinde) Hz. Davud (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) diliyle Benî İsrail’e lânet edilmiştir. Bu lânetin sebebi, o dönemde yahudi toplumunda yaygın olan günah ve zulüm irtikabından birbirlerini men etmemeleriydi.
Ayrıca A’raf sûresi 163-166. ayetlerde, Benî İsrail’in cumartesi yasağını açıkça çiğneyerek balık tutmaya başladıkları, bu nedenle de onlara azap indirildiği; bu azaptan, günahı önlemek için çaba sarf edenlerin kurtulduğu açıklanmıştır. Aynı şey Enfal sûresinde de açıklanmıştır:
“Azabı sadece günah işleyenlerde kalmayacak fitneden sakının.”[6]
Onun için emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker ümmete farz kılınmıştır.[7]
İslami Okul Okulların En Önemlisi