Muhtelif - 15. Sayfa - Sabir
Kur’an-ı Kerim’de Sabır
“Marifetname” sahibi İbrahim Hakkı Hazretleri (k.s.) sabır hakkında ayet ve hadisleri zikrederek şöyle buyurmaktadır:
“Ey aziz! Malum olsun ki, Hak Teâlâ Hazretleri kullarına inayetiyle sabrı talim ve terğib edip, Kur’an-ı Kerim’inde müteaddit sûrelerde yetmişi mütecaviz yerde sabrı zikretmiştir.”
Biz burada ancak bir tanesini zikredip onunla iktifa edeceğiz:
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ }
“Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyiniz. Muhakkak ki, Allah sabredenlerle beraberdir.”[1]
Bu mevzuda birçok hadis de varid olmuştur. Nitekim Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Ey ümmetim! İman iki parçadır. Bir parçası sabır, bir parçası da şükürdür.”
Sabrın en efdali, musibetin ibtidasında bulunan sabırdır. Buna “Teslimiyet” denir. Sabır her taatın başlangıcıdır. Her musibetten kaçmanın aslıdır. Her ibadetin aslı sabırdır. Müjdeler olsun o kimseye ki, minnetlere sabredicidir. Acı bir söze tahammül edemeyen kimse nice acı kelimeler işitse gerektir. Sabır zaferi getirir. Yani mûris-i zaferdir. Acıdır, onu yutan hürdür. Minnetlere sabır, hüsn-i yakîne ermektir. Hak Teâlâ’dan ziyade sabırlı kimse yoktur, ki müşriklerin O’na iftira ettiklerini işitir de onlara yine de afiyet ve rızık ihsan eder. Kafirler, Allah Teâlâ’yı inkar eder de onlara yine de rızık ihsan eder. Müşrikler şirk koşar da onlara yine de rızık ihsan eder.
Sabrın evveli acı, ahiri tatlı ve lezzetlidir. Sabır Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır. Günde yetmiş defa kullarının hatasını görür de yine de sabreder. İmanın başı sabırdır. İman, sabırla cömertliktir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı bir bahşiş itâ olmamıştır. İlmin başı sabırdır, sabır Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Acele ise şeytandandır. Nusret sabır iledir. Ferah sıkıntı iledir. Kimin malına ve nefsine bir musibet erişir ve onu gizleyip kimseye şekva eylemezse, hakikat Allah Teâlâ ona iman lezzetini ve ihvan izzetini ikram ve ihsan eder. Cemi günahlarını mağfiret eyler.
Hz. Ali (k.v.) buyuruyorlar ki:
“İman dört esas üzere kuruludur: Yakîn, sabır, cihad ve adalet.”
Yine buyuruyorlar ki:
“İman cesetteki baş gibidir. Başı olmayan cesedin ne kıymeti vardır? Öyleyse sabrı olmayanın da imanı böyledir; kamilsiz imandır, imanında kemâl yoktur.”
Ebu’d-Derda (r.a.) buyururlar ki:
“İmanın son noktasının en üstünü, Allah Teâlâ’nın hükümlerine sabır ve takdire razı olmaktır.
Her kim kadere iman eder, özünden inanırsa, bütün kederlerden emin olur. Ey müslüman kardeşim! İyi bilesin ki sabır, din makamlarından bir makamdır. Saliklerin menzillerinden bir menzildir.”
Bilumum din makamları şu üç şeyle tamamlanır:
1. Bilgi: Buna maarif de diyorlar ki esastır. Halleri cezbeder, kişiyi hâl sahibi yapar, hâller de amelleri meydana getirir.
2. Hâl
3. Amel
Maarifi ağaca, hâli dallara, ameli de yapraklarına benzetmişlerdir. Yani ağaç olmayınca dal, yaprak ve meyve nasıl olmazsa, maarif, bilgi olmayınca da ne hâl ne de iyi amel olur.
Allah Teâlâ’ya giden saliklerin yolu şu üçten ibarettir. Bunlar da birbirlerinden ayrılmazlar. Bunlar denk ve tamam olunca İslam makinesi güzel işler. Ufacık saatin bile çarkları denk olmazsa o saatin hiçbir işe yaramaz olduğu herkesçe malumdur. Diğer bilumum manalar da böyle değil midir?
Bazı temel çark ve aletlerin bozulması veya kırılması, yüz milyonlarca liraya mal oluyor, tayyare ve gemiyi muattal hâle getiriyor. Tamir kabul ederse ne âlâ, etmeyecek bir dereceye gelmişse onu bir kenara atmaktan başka çare kalır mı?
Sabır, maarif ve hâlin mahsulüdür ki, meyvesi iyi kulluktur. Bunu anlamak için şu hususları mutlak sûrette bilmemiz lazımdır:
Cenab-ı Hakk’ın sayısız mahlukları arasında üç nevi mahluk vardır. Bunları (insan, hayvan ve melek) gözümüzün önüne alınca bakıyoruz ki, (hayvan dediğimiz) bütün her çeşit canlılar sırf şehvetin mahsulüdür. Akıl, zeka, kiyaset, ahlâk-ı hamide diye saydığımız hilim, sabır, şehavet, adalet ve merhamet, şevkat, re’fet, hamiyet, istikbal davası gibi huyları ve meziyetleri yoktur. Sırf şehvetleri iktiza edip, yiyip içip, şehvetlerinin istediklerini güçleri nispetinde teskin edip, müddetleri hitamında ölüp giderler.
Bulduklarını yiyebilmek için günah falan tanımazlar, ellerine fırsat geçince insanları bile yerler. Maymun gibi bazı hayvanlarda görülen şeklî bazı kemâlat taklitçiliktir. Yine bir nevi hayvanî hatattır, onların üstünlüğüne dalalet etmez. İşte kim bilir nice bin seneden beri hayvan yine o hayvandır.
Hemen hemen hiç değişmemiştir. Hatta hayvan demek, şehvetlerinin esiri olan mahluk demektir.
İkincisi olan meleklerde ise, katiyen şehvet yoktur. Yalnız vazifeleri ne ise onu bilirler, onu yaparlar. Yaratılışları muayyen bir iş içindir. Hepsinin vazifeleri ayrı ayrıdır. Bir kısmı insanın muhafazası için yaratılmışlardır. İç ve dış hizmetlerimizde bize yardımcıdırlar. Bunların varlıklarına Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle inanır, iman getiririz. Meselâ, hasenat ve seyyiatımızı da bu cins melekler yazar. Daima bizleri gözetler ve hareketlerimizi takip ederler. İyilikler ve güzel bir amel yapınca hemen sağdaki melek vakit geçirmeden yazar. Eğer günah işlersek, gün boyu günah olan şeylerle meşgul olmuşsak, tevbe edebilmemiz için bazı rivayetlere göre altı saat kadar mühlet verirler, eğer bu müddet içinde tevbe edip vaz geçersek günah yazmazlar. Bu Rabbimizin kullarına lütfudur.
Üçüncüsü olan biz insanlar ise, böyle hayvanlar menzilesinde kalmayıp, eşref-i mahlukat, ekrem-i mahlukat ve yeryüzündeki halifeliğe layık olarak yaratılmışız. Gayet mümtaz, akıl, feraset, zeka, ilim ve irfanla müzeyyen kılınmışız. Allah Teâlâ bütün esmayı insana talim buyurmuştur. Cennet ve cemaliyle müşerref olabilecek yüksek bir evsafta, şehvetini icabında kırıp durdurabilecek kudrette yaratılmışlardır. Müslüman onu ancak meşru yolda kullanarak, iffetini de muhafaza ederek, ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in çoğalıp, Allah Teâlâ’ya kulluk edebilecek bir zümrenin bekasına hizmet için kullanır.
Günah, haram, yasak ve yaramaz şeylerin hepsinden son derece sakınır, aynı zamanda insanlık ve İslamlık iktizası, merhamet, şefkat, sevgi, saygı, birbirlerine yardım, mâlen, ruhen, ceseden birleşme, topluluk, cemiyetçilik, kardeşlik, ülfet, ünsiyet, cömertlik, iffet, haya ve üstün meziyetleri kazanmaya çalışır. Melaike ve onların sayısız yardımlarıyla desteklenmiş olan insan, rehberimiz, mürşidimiz, mürebbimiz olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin gösterdiği ve gittiği yoldan gider ve Kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’in emirlerine ve yasaklarına riayet ederek yaşarsa melekleri geçer.
Rahmet ve cemal evi olan cennete nail olur. Orada Cemal-i İlahiye’yi müşahede ile bütün diğer cennet nimetlerini unutur, müstağrak-ı feyz-i ilahî olarak, mest ve hayran kalır. Cennet hurilerini hayretlerde bırakacak güzellikler ve tavsifine imkan olmayan bunca nimetler, işte şu insan için hazırlanmıştır. O insan ki, hayvanlar gibi şehvetin esiri değildir. Belki o şehveti, aklı ve zekası sayesinde üstüne binilen bir at veya araba gibi kullanıp menzil-i maksuduna selâmetle ulaşır. Hakk’ın rızasını kazanmaya çalışır. Akıl, hayvanın üzerine binen adamın elindeki gem, dizgin gibidir. Hayvanı onunla istediği gibi sevk eder. Dizginleri elinden bıraktığı zaman azgın hayvan nasıl başını alıp giderse, zapt olunmaz hâle gelir ve hatta üstündeki sahibini yerlere atıp sürükler ve perişan ederse, şehvetlerine mağlup olan kimselerin hâlleri de tıpkı buna benzer.
Varid olan bir haber de şöyledir:
Bir kamil, vefatı sırasında oğluna demiş ki:
- Oğlum, bir vasiyetim vardır ki, onu sana vasiyet eylerim. Eğer kabul edip amel edersen, iki âlemde Halik’ın ve mahlukun makbulü olursun, her hâlinle selâmet bulursun.
Oğlu da:
- Buyur, babacığım, demişti. Ölüm hâlinde olan babası:
- Oğul, mum makası gibi ol, demiş ve ahirete göçmüş.
Bu sözdeki hikmeti kimisi sabırla, kimisi de rıza ile tevil etmiştir. Rıza ile tevil eden, o kamilin muradına yetmiştir. Zira sabır, musibetten erişen elemi kemtedip feryad-ı figan kılmamaktır. Rıza ise belâdan asla müteellim olmamaktır. Çünkü mü’min, fitilin ateşinden müteellim olmadığı, iman korkusundan eziyet bulmadığına delalet kılınmıştır, ki o kamilin (oğul, mum makası gibi ol) buyurması, kazaya rızayı oğluna duyurmuştur. Zira makam-ı sabırdan makam-ı rıza âlâdır. Sabır ile rızayı kazanan Mevlâ’ya ulaşır.
Cabir Taî rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:
“İnsanın kendisi ölmeden önce gönderdiği ve Allah katında en sevimli ve en çok sevabı olan şey, on iki yaşlarında ölmüş çocuğudur.”
Denilir ki sabır, musibetin ilk anlarındadır, musibetin ilk anları geçtikten sonra ister sabreder, isterse de sabırsızlık emareleri gösterir. Akıllı kişi musibete maruz kalışının ilk anlarında sabırlı, tahammüllü olan kişidir. Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun, bir davasında İbn Mübarek’in oğlu ölmüştü. Bu vesileyle mecusî bir komşusu kendisine taziyede bulunmuştu. Bu esnada İbn Mübarek’e dedi ki:
- Bugün cahillerin beş altı gün sonra yaptıklarını yapmak gerek.
Köklü bir İslamî terbiye ve ahlâka sahip olmayan insanlar, bir ölüleri oldu mu umumiyetle ilk beş altı gün feryad-ı figan ederler. Allah’ın hükmüne sabır ve tahammül göstermezler, fakat bu müddetten sonra artık yatışırlar, gerçek bir müslüman sabrı gösterirler. Mecusi yukarıdaki sözüyle bu hususu belirtmek istiyor.
Mecusinin bu sözü üzerine İbn Mübarek etrafındakilere şöyle dedi:
Bu sözü kaydedin, Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:
“Kim musibete duçar olmuş birisine taziyede bulunursa, onun aldığı ecrin bir misli kadar ecir alır.”
Yine Resûlullah (s.a.v.) buyurdular:
“Sabır üçtür:
İbadet ve taatlara sabır,
Musibet ve belâlara sabır,
Günah olan şeyleri işlememek için sabır.
Kim nefsi çektiği hâlde günah olan bir şeyi işlemez ve sabrederse, Allah ona üç yüz derece sevap verir. Kim de ibadet ve taatlerinin meşakkatine sabrederse Allah ona altı yüz derece sevap verir. Nihayet kim de musibet ve felâketlerin vereceği acıya sabır ve metanet gösterir, ah vah etmezse, Allah ona da dokuz yüz sevap verir.”
Allah ondan razı olsun, İbn Abbas şöyle der:
Şanı yüce olan Allah’ın levh-i mahfuz’a ilk yazdığı şey şuydu:
“Şüphesiz ben işte Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. Ancak ve yalnız ben varım, Muhammed de benim Resûlümdür. Kim benim hükmüme teslim olur, benim takdirimi, gelecek musibetlere sabreder ve hikmetlerime şükrederse, ben onu sıddık olarak yazarım, Kıyamet günü de sıddıklarla beraber haşrederim. Kim de benim hükmüme teslimiyet göstermez, benim takdirimle gelecek musibetlere sabretmez ve nimetlerime şükretmezse, o benden başka ilah bulsun.”
İbn Mübarek şöyle der:
“Musibet birdir; fakat bir musibete duçar olan kişi ağlayıp sızlarsa musibet ikiye çıkar. Bunlardan biri esas musibet yani gelen musibettir, diğeri ise musibetin sevabının yitirilmesidir. Musibet gelince ona duçar olan kişi ağlayıp sızlarsa, musibete sabretme sevabını yitirmiş olur, bu ise musibetin en büyüğüdür.”
Allah onun yüzünü şereflendirsin, Ebû Talip oğlu Ali rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kimin başına bir musibet gelirse o benim başıma gelen musibetle kıyaslasın, zira benim maruz kaldığım musibetlerin en büyüğüdür.”
Cennete müştak olan hayırlar işlemeye koşar, cehennemden korkan günahları terk eder.
Mutlaka öleceğine inanan dünyevî zevk ve hevese iltifat etmez, dünyada zühd sahibi olana musibetlere sabır ve tahammül etmek kolay gelir. Bazı âlimler de şu altı kaideyi çokça anlatırlar:
1. Kimin sabahleyin bütün düşüncesi dünyevî meseleler olursa, o, Allah’ı gazaplandırmış olarak sabaha çıkmış demektir.
2. Kim rızkının nereden geldiğine aldırış etmezse, Allah’ın onu cehennemin hangi kapısından sokacağına aldırış etmemiş demektir.
3. Kim duçar olduğu musibetten dolayı ah vah ederse, o, Allah’a şikayetçi demektir.
4. Gülerek günah işleyen, ağlayarak cehenneme girer.
5. Kimin en büyük zevki, hevaî arzular olursa, Allah onun kalbinden ahiret korkusunu kaldırır.
6. Kim zenginliğinden dolayı zengine tevazu gösterirse, onun hayatı aç gözlülükle geçer. [2]
Sabır Kur’an’da 104 yerde zikredilir.
"Sabır ve namazla (Allah'tan yardım dileyin." (2/Bakara, 45)
"Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle beraberdir." (2/Bakara, 153) Bu âyetlerle Allah sabrı emretmektedir.
"Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun." (3/Âl-i İmran, 200)
"Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri (Allah görmektedir)." (3/Âl-i İmran, 117) Bu âyetler ve benzerleriyle sabredenleri Allah övmektedir.
"Allah sabredenlerle beraberdir." (2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66) ve benzeri âyetlerle Allah sabredenleri sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmektedir.
"Allah sabredenleri sever." (3/Âl-i İmran, 146)
"Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır." (16/Nahl, 126)
"Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir." (4/Nisâ, 25) âyetleri ve benzerleri sabrın, hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.
"Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret., o (nankör)ler için acele etme..." (46/Ahkaf, 35)
"Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir." (42/Şûrâ, 43) âyetleri sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu açıklamaktadır.
"Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz." (16/Nahl, 96)
"Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız ödenecektir." (39/Zümer, 10) gibi âyetler sabredenlerin, en güzel biçimde ödüllendirileceklerini müjdelemektedir.
"Sabredenleri müjdele!" (2/Bakara, 155) âyeti, başına gelen olaylara sabredenleri müjdelemesini Peygamber'e emretmektedir.
"Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder." (3/Âl-i İmran, 125) âyeti, sabredenlere zafer garantisi vermektedir.
"Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: 'Sabretmenize karşılık selâm size!' (derler)" (13/Ra'd, 24) âyeti sabredenlerin, âhirette de büyük derecelere nâil olacaklarını duyurmaktadır.
"İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur." (41/Fussılet, 34-35). Bu âyet ise kötülüklere tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan büyük nasip olduğunu gösteriyor.
"...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." (16/Nahl, 42) Bu âyet, mü'minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar. Allah'ın rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan biri sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır. Sabredildiğinde Allah mü'minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse, mü'minlerin gücü azalır (8/Enfâl, 46; 66).
İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki isteksizliği aşılır. (11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22). Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak için sabredilmesi gerekir. (41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.)
Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar, kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor (46/Ahkaf, 35; 6/En’am, 34; 21/Enbiyâ, 85).
Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır. Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir, hep sabırla hareket eder (10/Yûnus, 109; 20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11).
Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir (3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A’râf, 137; 16/Nahl, 96). Allah mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan eder. Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan eksiltme ile dener (2/Bakara, 155). Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğunu bilmek (açığa çıkarmak) istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?” (3/Âl-i İmran, 142)
Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda geçirme gayretinde olan mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler (90/Beled, 17; 103/Asr, 3). Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı (42/Şûrâ, 43), mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip, birbirlerine karşı sabırlı olmasını tavsiye ediyor (8/Enfâl, 46). Peygamberler ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve başarı yolu olduğunu bilirler (2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126).
İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim sabreder, işin gereğini yaparsa; şüphesiz ki Allah her zaman sabredenlerle beraberdir (2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66).
Allah sabredenlerin ortaya çıkması için insanları belâlarla, korkudan, açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan eder (2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl, 110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142). Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra Allah sabredenler üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır, mü’minlerin elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder (7/A’râf, 137; 32/Secde, 24). Sabredenlere kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz (3/Âl-i İmran, 120).
Kur’an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad edip sabretmekten, sabredip takvâ sahibi olmaktan söz eder (11/Hûd, 11; 16/Nahl, 110; 3/Âl-i İmran, 120, 125). Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an, çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir (14/ İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33).
İslami Okul Okulların En Önemlisi