Muhtelif - 32. Sayfa - Sabir
Sabır Ve Namaz
“Ey mü’minler! Sabırla ve namazla Allah (c.c.)’tan yardım isteyin. Hiç şüphesiz Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.”[1]
Ölümlü, zayıf ve gücü sınırlı olan insanın, en büyük güç kaynağı ile yani Yüce Allah (c.c.) ile ilişki kurması, karşılaştığı zorluklar, sınırlı gücünün kapasitesini aşınca O’ndan yardım istemesi mutlaka gereklidir. Ne zaman? Gizli, açık bütün şer güçler ile karşı karşıya kalınca...
İç güdü ve ihtirasları engellemek ile arzuların kışkırtması arasında doğru yolda ilerlemenin üzerine bindirdiği sıkıntı ağır bir baskıya dönüşünce...
Amansız azgınlıklara ve fesat girişimlere karşı verdiği mücadelenin baskısı altında ezilmeye yüz tuttukça...
Sınırlı ömrüne göre aşacağı yolun ve ulaşacağı hedefin uzakta olduğunu anladıktan sonra akşam vaktinin eşiğinde olmasına rağmen henüz hiçbir yere varmadığını, ömür güneşinin batmaya yüz tutmasına rağmen henüz beklediği şeylerden hiçbirini elde edemediğini tespit edince...
Kötülüğün yayılıp güçlendiğini, buna karşılık iyiliğin gitgide zayıfladığını, ufukta hiçbir aydınlık kırıntısı ve yolda hiçbir işaretin olmadığını görünce...
İşte böylesine zor durumlarda namazın değeri ortaya çıkar. Namaz, ölümlü bir insan ile sürekli ve kalıcı bir güç olan Yüce Allah (c.c.) arasındaki doğrudan ilişkidir.
Namaz: Tek başına kalmış garip bir damlacığın, hiç kurumayan gür bir su kaynağıyla belirlenmiş bir buluşma vaktidir.
Namaz: Küçük yeryüzü realitesinin sınırlarını aşarak, büyük evrensel realitenin uçsuz-bucaksız alanına yükselmektir.
Namaz: Yakıcı çöl sıcağında serin bir meltem, bir ilkbahar yağmurunun taneciği, bir ağaç gölgesidir.
Namaz: Yorgun ve kırık kalplere yönelik şefkatli bir el okşayışıdır.
Böyle olduğu içindir ki, Peygamberimiz sıkıntılı anlarında müezzini Hz. Bilal’e: “Ey Bilal! Bize onun (namazın) aracılığı ile nefes aldır.” buyururdu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) zor bir işle karşılaşınca Yüce Allah (c.c.) ile daha çok buluşabilmek için her zamankinden daha çok namaz kılardı.
İslam, bir ibadet sistemidir. İbadetlerde pek çok sırlar saklıdır. İbadetin sırlarından biri; onun yol azığı, ruhun enerji kaynağı ve kalbin cilası oluşudur. Ne zaman ağır bir yükümlülük ile karşı karşıya gelsek namaz, bu yükümlülüğü tatlılıkla, neşe ile ve kolaylıkla karşılamamızı sağlayan bir kalp anahtarıdır. Nitekim Yüce Allah (c.c.) Peygamberimizi (s.a.v.) bildiğimiz sıkıntılı ve ağır görevine seçince kendisine şöyle buyurmuştu:
“Ey örtüsüne bürünen Muhammed! Gece yarısında, istersen bundan biraz sonra, istersen biraz önce, bir süre için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Gerçekten biz sana taşıması zor, ağır bir söz vahyedeceğiz.”[2]
Görüldüğü gibi Peygamberimizin (s.a.v.) bu ağır söze, zor yükümlülüğe, son derece önemli rolünü üstlenmeye hazırlanması, gece yarısı kalkıp ağır ve ahenkli biçimde Kur’an okumakla gerçekleşmişti.
Namaz: Kalbi genişleten, Allah (c.c.) ile aradaki ilişkiyi güçlendiren, insanın önündeki işi kolaylaştıran, yoluna ışık saçan, gönüllere sabır, teselli, huzur ve güven bağışlayan bir ibadettir.
İşte bundan dolayı, burada yüce Allah (c.c.) büyük sıkıntıların eşiğinde olan müslümanları sabırlı olmaya ve namaz kılmaya yöneltiyor. Bu yönlendirmenin hemen arkasından da onun sonucu geliyor.
“Hiç şüphesiz Allah sabredenler ile beraberdir.”[3]
Allah (c.c.) sabredenler ile beraberdir. Onları destekler, kendilerine direnme gücü verir, güçlerini arttırır. Onlara yoldaş olur, koyuldukları yolda kendilerini yalnız bırakmaz. Onları sınırlı enerjileri ve yetersiz güçleriyle baş başa bırakmaz, aksine azıkları bitince kendilerine takviye azık gönderir. Yolları uzayınca azimlerini yeniler.
Yüce Allah (c.c.) bu ayetin başında onlara “Ey mü’minler!” şeklindeki sevimli hitapla seslenmekte ve bu sevimli hitabı, “Hiç şüphesiz Allah sabredenler ile beraberdir.” biçimindeki hoş ve yüreklendirici bir müjde ile sona erdirmektedir.
Sabırla ilgili çok sayıda hadis vardır.
Biz burada müslüman cemaati, ağır sorumluluğuna yüklenmeye ve rolünü üstlenmeye hazırlama amacı güden Kur’an ayetleriyle yakın bir paralellik gösteren bir kaç tanesini hatırlatmak istiyoruz.
Ebû Abdullah Habbab b. Eret (r.a.) diyor ki:
“Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün cübbesini yastık yapıp başının altına koymuş olarak Kabe’nin gölgesinde uzanmışken, bizler durumumuzdan şikayet ederek kendisine «Bizim için zafer dilesen, bizim için dua etsen.» dedik. O da bize dönerek:
«Sizden önceki ümmetlerden adamın biri yakalanır. Yerde kazılan kuyuya konur, daha sonra bir testere getirilerek başına yerleştirilir. Başı biçilerek ikiye ayrılır, etlerinin, kemiklerinin derinliklerine işleyecek şekilde vücudu demir taraklarla taranır. Fakat bütün bu eziyetler adamı dininden vazgeçirmeye yetmezdi.
Vallahi Yüce Allah (c.c.) bu hareketi (İslam’ı) öylesine hedefine ulaştıracaktır ki, sonradan yola çıkan bir atlı, Allah (c.c.)’tan ve sürüsüne kurt düşmesinden başka hiçbir şeyden korkmaksızın Hadramut’a ulaşabilecektir. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” dedi.[4]
İslami Okul Okulların En Önemlisi