Muhtelif - 33. Sayfa - Sabir
Belâlara - Sıkıntılara Sabır
Allah ondan razı olsun, İbn Abbas rivayet eder: Resûlullah (s.a.v.) bana dediler ki: “Ey oğul! Allah (c.c.)’ın onlarla seni faydalandıracağı birtakım esasları sana öğreteyim mi?” Ben dedim ki: “Evet, ya Resûlullah.”
Bunun üzerine buyurdular ki:
“Allah (c.c.)’ın emirlerini, ahkamını koru. Onlara riayet et ki, Allah (c.c.) da seni korusun. Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getir ki, O’nu yanında bulasın. Bolluk, genişlik demlerinde Allah (c.c.)’ı unutma ki, O da sıkıntı anlarında seni unutmasın. Bir şey istediğin zaman Allah (c.c.)’tan iste, yardım beklediğin zaman Allah (c.c.)’tan bekle. Zira kalem-i İlahî olacak şeyleri yazmış, mürekkebi de kurumuştur. Eğer bütün mahlukat bir araya gelse de Allah (c.c.)’ın senin için takdir etmediği bir menfaati sana sağlamaya çalışsa, buna muktedir olamaz. Yine bütün yaratıklar birleşerek Allah (c.c.)’ın senin hakkında yazmadığı bir zararı sana vermeye çalışsalar, imkanı yok bunu yapamazlar. Şükür ile, sarsılmaz imanla Allah (c.c.) için amel et. Şunu iyi bil ki, hoşuna gitmeyen bir şeye sabretmekte çok hayır vardır. Allah (c.c.)’ın yardımına mazhar olmak ve zafere erişmek sabır iledir. Ferahlıklara, sıkıntılara tahammül neticesinde ulaşılır, her bir güçlüğün sonunda mutlaka bir kolaylık vardır. Mutlaka karanlık gecenin ardında bir sabah vardır, aydınlık vardır.”
Allah onun yüzünü şereflendirsin, Hz. Ali bir hitabetinde şöyle der: “Ey insanlar! Benden beş şey dinleyiniz, tutunuz. Sizden biri günahtan başka hiçbir şeyden korkmasın.
1. Rabbi’nin rızasından başka hiçbir şey beklemesin.
2. Bilmediğini öğrenmekten utanmasın.
3. Kendisine bir şey sorulduğu zaman, eğer onu bilmiyorsa, “bilmiyorum” demekten ar etmesin.
4. Şunu iyi biliniz ki, sıkıntılara katlanıp sabretmek, bedene nazaran baş mesabesindedir. Baş bedenden ayrılınca beden hayatiyetini kaybeder.
5. Sabır da işlerden ayrıldı mı, işler tarumar olur. (dağılır).
Gerçek fakih kimdir size söyleyeyim mi?
Kendisini dinleyenler cevap verdiler:
- Evet, ey Mü’minlerin Emiri!
- Gerçek fakih, insanları Allah (c.c.)’ın rahmetinden ye’se düşürtmeyendir.
Gerçek fakih, insanlara Allah (c.c.)’ın rahmetinden, ümit kestirmeyendir.
Gerçek fakih, insanlara Allah (c.c.)’ın azabından eminlik vermeyendir.
Gerçek fakih, haklarında Allah (c.c.) hükmünü vermiş olmadıkça muvahhid-arifleri cennetlik, Allah (c.c.)’a isyan edenleri de cehennemlik yapmayandır.
Bu ümmetin en hayırlısı dahi Allah (c.c.)’ın azabından emin olamaz. Zira noksan sıfatlardan münezzeh ve şanı yüce olan Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Onlar artık Allah (c.c.)’ın azabından emin mi oldular? Fakat hüsranda olanlardan başkası Allah (c.c.)’ın azabından emin olmaz.”[1]
Yine bu ümmetin en şerlisi bile Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmez. Nitekim izzet ve celal sahibi Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki, imansızlardan başkası Allah (c.c.)’ın rahmetinden yeise düşmez.”[2]
Yezid Rakkaşi der ki:
- Kişi ölüp de kabre konduğu zaman, hayattayken (dünyada) kılmış olduğu namazlar sağ tarafına dururlar. Onu o taraftan korurlar. Vermiş olduğu zekat ve sadakalar sol tarafına dururlar. O taraftan korurlar. Yapmış olduğu diğer iyilikler de üzerine gölge vazifesi görür. Sıkıntılar karşısında göstermiş olduğu sabır ve tahammüller ise onun etrafında dönerek diğerlerine şöyle der:
- Eğer ondan azabı defetmeye gücünüz yetiyorsa ne ala! Yoksa bu işi ben yaparım, ondan her türlü azabı defederim.
Bu sözler sabrın, amellerin en faziletlisi olduğuna delalet etmektedir.
Şanı yüce olan Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Yalnız sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir.”[3]
Birisi Allah Resûlü’ne dedi ki:
- Ya Resûlullah! Benim malım zayi oldu, bedenim de hastalandı.
Resûlullah (s.a.v.) ona cevaben buyurdular ki:
- Malı zayi olmayıp, bedeni de hastalanmayan bir kulda hayır yoktur. Zira şanı yüce olan Allah (c.c.) bir kulu sevdi mi onu musibete duçar eder. Bir musibete duçar etti mi de ona sabır ve tahammül gücü verir.
Allah (c.c.) ondan razı olsun, Ebû Talip oğlu Ali şöyle der:
- Kimi, hükümdar haksız yere hapseder de hapiste ölürse, o şehittir. Eğer haksız yere döver ve bundan dolayı ölürse, o şehittir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular: “Kişinin Allah (c.c.) indinde öyle derecesi bulunur ki, ona ameliyle ulaşamaz. Fakat vücudu bir musibete maruz kalır, bununla o dereceye ulaşır.”
Daha sonra buyurdular ki:
- Kul bir günah işler de peşinden ona dünyada bir sıkıntı yahut bir musibet isabet ederse, Allah (c.c.) ona ikinci defa azap etmekten beridir.
Şunu iyice bilmelidir ki, kul ancak sıkıntılara ve azaplara sabır ve tahammül göstermekle hayırlı insanlar derecesine ulaşabilir. Şanı yüce olan Allah (c.c.), Peygamberi’ne sabretmesini emretmiştir. Buyurur ki:
“O hâlde (ey Habibim) tıpkı azim sahibi peygam-berlerin sıkıntılara sabretmesi gibi sen de sabret. Hakkı kabul etmeyenlerin azabı için acele etme. Onlar tehdit edilmekte oldukları azabı görecekleri gün, sanki kendileri dünyada gündüzün bir saatinden başka durmamış gibi olacaklardır. Bu kafi bir tebliğdir.”[4]
Eret oğlu Habbab anlatır:
- Bir defasında biz Resûlullah (s.a.v.)’e gitmiştik. O, Kabe’nin gölgesinde kaftanına dayanmış durmaktaydı. Kendisine şikayetimizi dile getirerek, “Ya Resûlullah! Bizim için Allah (c.c.)’a dua etmiyor, yardım talebinde bulunmuyor musunuz?” dedik. Bizim bu sözümüz üzerine oturdu, yüzü kızarmıştı. Sonra buyurdular ki:
- Sizden önceki kavimlerde bazen bir adam getirilir, bir çukur kazılarak oraya konur. Sonra da testere başına konarak, iki parça edilirdi. Fakat bu azap bile onu dininden döndüremezdi.
Allah (c.c.) ondan razı olsun, Enes b. Malik rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:
“Kıyamet günü olunca, dünyada iken çok sefa sürmüş ve de debdebeli (başıboş) hayat yaşamış insan cehenneme bir kere daldırılıp, simsiyah yanmış olarak çıkarılır ve kendisine “Şimdiye kadar hiç nimet yüzü gördün, sefa sürdün mü?” diye sorulur. O, bu soruya şu cevabı verir:
- Hayır, yaratıldığım günden beri bu azaptan hiç kurtulmuş değilim.
Sonra dünyanın en çok çile çekmiş insanı getirilerek cennete sokulup çıkarılır. Çıktığında yüzü ayın on dördü gibidir. Kendisine “Şimdiye kadar hiç çile çektin, belâlara maruz kaldın mı ? “diye sorulur. O: bu soruya şu cevabı verir:
- Hayır, yaratıldığım günden beri hep bu nimetin içindeyim.
İbn Abbas rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:
“Cennete ilk davet olunanlar gerek bolluk zamanında gerekse darlık zamanında Allah (c.c.)’a hamd edenlerdir. Kula vacip olan, maruz kaldığı sıkıntılara sabır ve tahammül etmek, Allah (c.c.)’ın kendisinden uzaklaştırdığı belâların duçar olduğu belâlardan daha fazla olduğunu bilmek ve bunun için şanı yüce olan Allah (c.c.)’a hamd etmektir. Yine müslümana yaraşan, Peygamberi’ne uymak ve onun putperestlerin ezalarına sabredip tahammül göstermesini kendine örnek almaktır.
Allah (c.c.) ondan razı olsun, İbn Mes’ud anlatır:
- Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) Kabe’nin yanında namaz kılmaktaydı. Ebû Cehil avenesi de onun yakınında oturuyorlardı. Bir gün önce develer kesilmiş, bağırsak ve sair iç organları o yakınlara atılmıştı. Allah (c.c.)’ın lâneti onun üzerine olsun, bir ara Ebû Cehil yanındaki adamlarına şöyle dedi: “Hanginiz kalkar da Muhammed secdeye varınca şu kesilmiş develerin bağırsaklarını onun sırtına bırakır?” Onun bu sözü üzerine aralarından en bedbaht birisi kalktı, kesilmiş develerin iç uzuvlarını eline aldı. Resûlullah (s.a.v.) secdeye varınca onları onun iki omuzu arasına bıraktı. Bu sırada hepsi birden bir kahkaha attılar. Ben de ayakta durmuş, onlara bakmaktaydım. Onlar Allah Resûlü’ne bu çirkin fiili yapınca kendi kendime “Eğer gücüm olsaydı, Resûlullah (s.a.v.)’’in sırtından o pis şeyleri alır atardım.” dedim. Sırtına böyle şeyler konmuş olmakla beraber, Allah Resûlü tam bir huzur-u kalp ile secdeye devam ediyor, başını kaldırmıyordu. Nihayet bir şahıs gitti hâdiseyi Hz. Fatıma’ya haber verdi. Biraz sonra Fatıma geldi. Biraz kızgınca idi. Hemen Resûlullah (s.a.v.)’in sırtına konmuş olan o pis şeyleri aldı. Sonra Ebû Cehil ve taifesine dönüp, çıkıştı. Resûlullah (s.a.v.) namazını bitirince sesli olarak onlara beddua etti. Üç defa “Allah'ım, Kureyş’i sana havale ediyorum.” dedi. Resûlullah (s.a.v.)’in sesini ve bedduasını duyan Ebû Cehil ve adamlarının gülüşmeleri kesildi. O, bedduasına devam ederek dedi ki:
“Allah'ım hassaten Ebû Cehil’i, Ukbe’yi, Utbe’yi, Şeybe’yi, Velid b. Muğire’yi ve Ümeyye b. Halefi sana havale ediyorum.”
Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yeminle söylerim ki: Ben onun ismen saydığı bu kişilerin hepsinin de Bedir savaşında öldüklerini gördüm.
Şanı yüce olan Allah (c.c.) kıyamet günü dört insanı dört sınıf insana hüccet olarak gösterir.
1. Zenginlere karşı, Davud oğlu Süleyman (a.s.)’ı hüccet olarak gösterir. Zenginler: “Ya Rabbi, malımız-mülkümüz-servetimiz bizi meşgul etti. Onun için sana kulluk edemedik.” dediler mi Allah (c.c.) onlara Süleyman (a.s.)’ı gösterir, şöyle der:
“Sen Süleyman’dan daha zengin değildin. Onun zenginliği O‘nu bana ibadetten alıkoymadı da seni mi alıkoydu?”
2. Esir ve kölelere karşı, Yusuf (a.s.)’ı hüccet (örnek) olarak gösterir. Esir ve köleler: “Ya Rabbi, biz esir idik, köle idik. Onun için sana kulluk edemedik.” dediler mi Allah (c.c.) onlara Yusuf (a.s.)’ı gösterir ve şöyle der:
“Bir zamanlar O da bir esir ve köleydi. O’nun esirliği ve köleliği kendisinin bana ibadet yapmasına mani olmadı da sizinki mi mani oldu?”
3. Fakirlere karşı, İsa (a.s.)’ı hüccet gösterir. Fakirler: “Ya Rabbi, ihtiyaç içinde oluşumuz bizi sana ibadet etmekten alıkoydu.” dedikleri zaman Allah (c.c.) onlara şöyle der:
“Siz mi daha fakirdiniz yoksa İsa mı? O’nun fakirliği, kendisinin bana kulluk etmesine mani olmadı da sizinki mi mani oldu?”
4. Hastalara karşı, Eyyüb (a.s.)’ı hüccet gösterir. Hastalar: “Ya Rabbi, hastalığımız sana kulluk etmemize mani oldu.”dediler mi Allah (c.c.) onlara şu cevabı verir:
“Sizin hastalığınız mı daha ağırdı, yoksa Eyyüb’ün ki mi? Bunca ağır olmasına rağmen onun hastalığı kendisinin bana kulluk etmesine mani olmadı da sizin ki mi mani oldu?”
Böylece kıyamet gününde Allah (c.c.) indinde hiçbir kimsenin kendisini mazur göstermesine imkan kalmaz.
Allah (c.c.)’ın rahmeti üzerlerine olsun, eskiden salihler bir hastalığa, bir sıkıntıya maruz kaldılar mı, bundan ferahlık ve sevinç duyarlardı. Zira onların nazarında bu, geçmiş günahlarına bir keffaret olarak kabul edilirdi.
Allah (c.c.) ondan razı olsun, Ebû Hüreyre anlatır:
Resûlullah (s.a.v.)’e sordular:
- Ya Resûlullah, insanların en çok musibetlere duçar olanları kimlerdir?
Buyurdular ki:
“Başta peygamberler, sonra salihler, sonra da sırasıyla Allah’ın diğer sevgili kullarıdır.”
Denir ki üç şey vardır ki, iyilik hazinelerindendir. Bunlardan biri:
1. Verdiği sadakayı gizli tutmaktır.
2. Duçar olduğu acıları gizli tutup, Allah’a şikayetçi olmayandır.
3. Maruz kaldığı musibetlerden dolayı Allah’a karşı ah vah etmemektir.
Vehb b. Münebbih anlatır:
- Havarilerden birinin kitabından şöyle bir bölüm yazdım. Diyor ki: “Sana belâ ve musibet yollarından bir yol açılırsa, gözün aydın, önüne peygamberlerin, salihlerin yolu açılmış demektir. Bolluk, genişlik yolu açılırsa, derdine yan, onların yolundan ayrılmışsın demektir.
Bir defasında Feth el-Mevsılî darlığa düşmüştü. Bu sırada şöyle dedi: “İlahî! Ne olurdu, bununla bana hangi ameli yüklediğini bilseydim de, o ameli daha çok yapsaydım.” [5]
İslami Okul Okulların En Önemlisi