Muhtelif - 36. Sayfa - Sabir
Tebliğ - İşkence Mücadelesi
Bütün peygamberler ırk, renk, dil, millet ve vatan üstü, tüm insanlık için kula kulluktan ve kölelikten kurtuluş reçetesi olan “La ilahe illallah” kelimesini, tevhid inancını ve İslam’ı tebliğ için gönderilmişlerdir. Yeryüzündeki insanların çeşitli millet, grup, zümre ve dinlere bölünmesi ahirette tamamıyla ortadan kalkacak ve insanlık iki ümmet olacaktır:
1. İslam ümmeti.
2. Küfür ümmeti.
Kur’an-ı Kerim’de bu husus şu ayet-i kerime ile açıklanmaktadır:
“Kıyamet koptuğu gün (mü’minlerle kafirler) birbirinden ayrılırlar.”[1]
Bütün peygamberler ayette de belirtildiği gibi insanları renk, dil, ırk ayrımı yapmadan tevhid inancına davet etmişlerdir. İslam’a göre kelime-i tevhide inananları ırkî, coğrafî ve siyasî hiçbir sunî engel ayıramaz. İnananların hepsi İslam ümmetindendirler. İnanmayanlar da küfür milletindendirler. Onun için yeryüzündeki insanları ırklarına, dillerine, vatanlarına, milletlerine vs. etkenlere göre ayırmaya çalışanlar, yanlış ve İslam dışı bir sistemdedirler. İslam’da insanların ayrımı ancak takva iledir. Yani İslamî yaşayış üstünlüğü iledir.
Şu gerçek unutulmamalıdır ki, dünyanın kuruluşundan beri hak dinin adı “İslam” olmuş ve buna inananlar da “Müslüman” olarak anılmışlardır. “İslam” bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin adıdır.
“Müslüman” ise, tarih boyunca bu dine inananların ortak adıdır.
Bu husus Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde açıkça belirtilmiştir:
“Allah katında din İslam’dır.”[2]
“Her kim İslam’dan başka bir din (sistem) ararsa, o kimseden bu din asla kabul edilmez ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.”[3]
İnsanlık tarihi boyunca süre gelmiş olan Allah’ın dinini tebliğ ve takdim etmeye çalışılmıştır.
Zekeriya ve Yahya (a.s.) gibi peygamberler, mücadelelerinin başında yahudiler tarafından kesilerek davalarında kurban gitmişlerdir. Lut ve Nuh (a.s.) da, “Benim mükâfatım Allah’a aittir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum.” diyerek kavimlerini İslam’a yani putları bırakıp Allah’a kulluk ve ibadete çağırdıklarında, davetlerini kabul etmeyen kavimlerine karşı Allah’ın gazabını istemişlerdir. Yüce Allah da bunların isyankar kavimlerini yeryüzünden köklerini kazıyarak cezalandırmıştır.[4]
Yusuf (a.s.) da kavminin putçuları ile yaptığı tebliğ mücadelesinde Cenab-ı Hakk’a “Beni müslüman olarak vefat ettir, beni salihlere kat.”[5] diye dua ediyordu. Hz. Musa ile firavun arasındaki tebliğ mücadelesinde Hz. Musa, firavunun tanrılığını inkar ederek İsrail oğullarını İslam’a davet etmiştir. İsrail oğulları’nın asıl dini Yahudilik değil İslam’dı. Bunu dost düşman herkes bilir. Nitekim firavun denizde boğulurken başka çaresi kalmayınca bu hakikati dile getirmekten kendini alamadı ve:
“İnandım ki İsrail oğulları'nın iman ettiğinden başka ilah yoktur. Ben de müslümanlardanım.” diye iman etmiştir. Ama bu iman ölüm anında olduğu için kabul edilmemiştir.[6]
Hz. İsa (a.s.) ile havarîleri ve onlara tâbi olanların dini de İslam’dı.
“Havarîlere: «Bana ve Resûlüme iman edin.» diye vahyettiğimde (ilham ettiğimde) «İman ettik, şahit ol, biz müslümanlardanız.» dediler.”[7]
İsrail oğulları Hz. İsa’yı da, davet ettiği İslam’ı da yalanlamışlardı.
Hz. İsa’yı öldürmek için çarmıha germek istemişlerdi.[8]
Hz. İbrahim de kavmini, putçuluğu inkara ve Allah’a iman etmeye çağırınca Nemrut: “Öldürün onu, yahut yakın onu!” diye tebliğ mücadelesinde İbrahim’i yakmak istemişlerdi ve ateşe attıklarında ateşin bir gül bahçesine dönüştüğünü görünce çıldırmış ve şaşkına dönmüşlerdi.[9] Nemrut’a, Allah bir sinek musallat etmiş ve o sinek Nemrut’un burnundan beynine girerek ona ızdırap vermiş ve Nemrut başını taşlara vura vura helak olup gitmiştir.
Hz. İbrahim ve Yakup (a.s.) evlatlarına şöyle vasiyet etmişlerdir:
“Ey evlatlarım! Allah sizin için bu dini seçti. Ancak müslüman olarak can veriniz.”[10]
Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.) şöyle dua ediyorlardı:
“Ya Rabbi! Bizi sana teslimiyette sabit kıl. Zürriyetimizden de sana boyun eğen müslüman bir ümmet yarat.”[11]
Netice olarak sayılarının yüz yirmi dört bin olduğu rivayet edilen bu peygamberler devamlı olarak insanları Allah’a kulluğa davet edip, tağutlara kulluktan alıkoymaya çalışmışlardır. Ve işkencelere maruz kalarak, sabır ve sebatla devam etmişlerdir.
Düşünüyorum da: Bu peygamberler ve bağlıları o kadar acıya, ızdıraba hep sabırla tahammül etmişlerdir. Görülüyor ki diğer peygamberler de olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.v.) de tebliğ ve davet hususunda birçok işkencelere maruz kalmış; fakat yılmadan, bıkmadan bu yolda acıyla yürümüş, çileyle yürümüş, işkenceyle yürümüş. Neden yürümüş? Leyla’nın namusu için, Ayşe’nin namusu için, İslam dinini yeryüzüne hakim kılmak için, ümmetin kurtuluşu için. Biz ümmeti, İslam dini için neler yapabiliyoruz? Bir tarafta okul kapılarında namusuyla okumak isteyen kızlarımız kovulurken, diğer tarafta İmam-Hatipler’e kilit vurulurken, beri tarafta Kur’an kurslarına sansür uygulanırken, ben bir İmam-Hatipli olarak utanıyorum. Yarın Mahkeme-i Kübra’da Resûlullah’ın yüzüne nasıl bakarız? Bu utanç bizim gibi müslümanlara yeter de artar bile... Yıllarca Resûlullah hasretiyle yanıp tutuşurken Rabbim nasip etti de Medine-i Münevvere’ye gittim. Mescid-i Nebevî’ye vardığımda Resûlullah (s.a.v.)’in Ravza’sına yaklaşmaya utandım. Neler yapmıştık bizler müslüman olarak bu dava için? Kendimden utanıyorum.
Resûlullah (s.a.v.)’in ashâbının okuduğu Kur’an bizim de okuduğumuz Kur’an’dır. Neden onlar gibi olamıyor, neden onlar gibi yaşayamıyoruz?
“Ya Rabbi! Şu bir avuç Ümmet-i Muhammedi, müslümanı şu Dekyanusların şerrinden, firavunların, karunların, hahamların, mecusîlerin, şeytan ve şeytan ruhlu tağutların şerrinden koru!”
Şimdi burada Peygamber (s.a.v.)’in çektiği çilelerden, işkencelerden birçok misal vermeyi uygun buluyorum:
Peygamberimizin (s.a.v.), Secdede iken Sırtına Hayvan Döl Yatağının ve Pisliğinin Atılması
Abdullah b. Mes’ud (r.a.) der ki:
“Kâinatın Efendisi Peygamber (s.a.v.) Beytullah’ın yanında namaz kılıyordu. Kureyşlilerden Ebû Cehil ve beraberindeki yedi kişi Kabe’nin yanındaki Hicr denen yerde Peygamberimizin çevresinde oturuyorlardı. Bir gün önce bir dişi deve boğazlanmış, onun döl yatağı ve işkembesinin pisliği, tersi yakın bir yerde bulunuyordu.
Peygamber (s.a.v.) secdesini uzattı. Müşriklerin içlerinden Ebû Cehil: “Görmüyor musunuz şu müraiyi? Hanginiz varıp filan oğullarının boğazlanan devesinin döl yatağını, işkembesini, içindeki tersini, kanını getirip de secdeye vardığı zaman Muhammed’in sırtına, iki omzunun arasına koyar?” diye sordu. Oradakilerin en şakisi, en bedbahtı olan Ukbe b. Ebu Muayt “Ben yaparım.” dedi, hemen kalkıp gitti. Döl yatağını, işkembe içindeki tersini alıp getirdi. Hz. Peygamber’in secdeye gitmesini bekledi, secdeye vardığı zaman onları Hz. Peygamber’in iki omzunun arasına koyunca gülmeye başladılar. Katıla katıla gülmekten yere yıkılmamak için birbirlerinin üzerine eğildiler, dayandılar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) secdeden ayrılmıyor, başını kaldırmıyordu. Ben ise hiçbir işe yaramıyor, ayakta dikilip duruyor, sadece O’na bakıyordum. Konuşmaya bile gücüm yetmiyordu, beni koruyacak kavim ve kabilem yoktu. Ne olurdu o zaman koruyacak bir gücüm ve koruyucum olaydı da Resûlullah’ın sırtından hemen onları kaldırıp ataydım!...
Nihayet bir insan gidip Fatıma’ya (r.a.) haber verdi. Hz. Fatıma küçük bir kız idi. Koşarak geldi, Resûlullah (s.a.v.)’in üzerinde olanları alarak attı. Bunu yapanlara ilendi, ağır sözler söyledi. Onlar Hz. Fatıma’ya hiçbir karşılık vermediler.
Hz. Peygamber (s.a.v.) her zaman olduğu gibi secdesini tamamlayıp başını kaldırdığı ve namazını bitirdiği zaman Beytullah’a yöneldi. Sesini yükselterek, Kureyşlilerden Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia, Ukbe b. Ebu Muayt’ın da içlerinde bulunduğu yedi kişiye beddua etti. Üç kere: “Allah'ım, bunları sana havale ediyorum!.” diyerek beddua ettiğini işittikleri zaman gülmeleri kesilip, gittiler.
Hz. Peygamber’in, kendilerine beddua etmesi çok ağırlarına gitti. Onlar bu beldede yapılacak duanın muhakkak kabul olunacağı görüşündeydiler. Bunun için Hz. Peygamber’in bedduasından korktular. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû Cehil'e: “Vallahi, sen ya bundan vazgeçersin ya da başına bir felâket inecektir.” buyurdu.
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) Kitab’ı indiren, Muhammed’i (s.a.v.) hak din ile peygamber olarak gönderen, canım elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah’ın adlarını söyleyerek aleyhlerinde dua ettiği bu kimselerin hemen hepsinin Bedir günü öldürüldüklerini, yerlere serildiklerini, kuyuya atıldıklarını gördüm.
Çok sıcak bir gündü, güneş onları değiştirmiş (kokutmuş) idi. Sonra çukura (Bedir kuyusuna) sürüklendiler, oraya atıldılar.
Bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Mescid-i Haramdan çıktı. Ebulbahterî’ye rastladı. Ebulbahterî’nin elinde bir baston vardı, ona dayanıyordu. Ebulbahterî, Hz. Peygamber’i görünce benzi hiç hoşuna gitmedi, kendisini tutup: “Gel bana söyle bakayım, sana ne oldu?” dedi.
Hz. Peygamber: “Bırak beni gideyim.” buyurdu. Ebulbahterî: “Sen bana ya hâlini bildirirsin ya da Allah bilir ki seni bırakmayacağım! Muhakkak senin başına bir şeyler gelmiştir!” diyerek hâlini sordu. Peygamber (s.a.v.), Ebulbahterî’nin söyletmedikçe bırakmayacağını anlayınca “Ebu Cehil üzerime pislik atılmasını emretti.” diyerek kendisine yapılanı haber verdi.
Bunun üzerine Ebulbahterî: “Haydi benimle birlikte mescide gel.” dedi. Peygamber (s.a.v.) gelmek istemeyince Ebulbahterî tutup onu zorla mescide koydu, mescide girince Ebu Cehil’e dönerek: “Ey Hakem’in babası! Muhammed’in üzerine pislik atılmasını sen mi emrettin?” diye sordu.
Ebû Cehil “Evet” der demez, elindeki bastonu kaldırıp, Ebû Cehil’in başına vurdu. Orada bulunanlar Ebû Cehil’in mensup bulunduğu Mahzum oğulları ile Ebulbahterî’nin mensup olduğu Esed b. Abduluzza oğulları yerinden sıçrayıp birbirlerinin üzerine atıldılar. Ebû Cehil: “Yazıklar olsun sizlere! Sizin şu davranışınız kimin için olmuş oluyor? Kimin işine yaramış oluyor? Muhammed ancak aramıza düşmanlık sokup kendisinin ve ashâbının kurtulmasını istiyordur.” diyerek bağırdı.
Namazın mü’min için önemli bir ölçü, ruhunu ve gönlünü dirilten, cismini harekete geçiren bir eylem olduğunu kafirler ve münafıklar da çok iyi bilip anlarlar. Henüz İslam’ın ilk yayılış yıllarında bile Mekke müşrikleri, kelime-i şehadet getiren ve namaz kılan müslümanlara en akıl almaz, korkunç ve vahşiyane işkenceleri yapmaktaydılar. Hz. Peygamber’in Kabe’de namaz kılmasına asla tahammül edemezlerdi. Çünkü kelime-i şehadetin ve Allah’a kulluğun en önemli simgesi olan namazın, kendi yaptıkları putları, batıl din ve inançları ret anlamı taşıdığını iyi biliyorlardı.
Mekke’nin ıssız vadilerinde gizlice namaz kılan müslümanları arıyorlar, onların namazlarından son derece tedirgin oluyorlardı. Şimdi de çağdaş putperestlerin, müslümanların başörtüsünden, sakalından ve namazından rahatsız oldukları gibi. Bu cahil tavrı sergileyenler ise, aydın ve ilerici gibi, davranışlarına hiç de uygun düşmeyen niteliklerle isimlendirilmektedirler.
Yönetimin en üst seviyesinde görev yapanlar en alt tabanda vazife gören elemanlarıyla sadece namaz kıldıkları, başlarını örttükleri için uğraşıyorlar. Mü’minler her türlü işkenceye layık görülürlerken, kötülüğü yapanlar ise âdeta mükâfatlandırılmaktadırlar. Namus, haysiyet, dürüstlük, fedakarlık, cesaret, vatanseverlik, saygı ve sevgide önde olan, örnek davranışlı, üstün ahlâklı insanların, namaz kılmaları ve bu salih amelleri sebebiyle ebediyen dünya görevlerinden uzaklaştırılanların, “Onların Rablerinin yanındaki mükâfatları içinden ırmaklar akan, süresiz kalacakları adn cennetleridir. Allah onlardan razı, onlar da O’ndan razı olacak.”[12] ayetinin muhatabı oluyorlar. Yukarıdaki olayda, Hz. Fatıma henüz yaşı ufak bir kız.. Sembolleri önünde arayanlar için çok güzel örnekler var, biz küçüğüz, biz kızız deyip sadece gününü gün etmekle meşgul genç, güzel kızlarımıza bir misaldir Hz. Fatıma...
Şairin dediği gibi:
“Kızım ne diye oyunda oynaştasın,
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.”
misali hem kendilerini, hem de meydana getirdikleri yavrularını birer Fatih, birer Sümeyye gibi yetiştirme zamanı gelmedi mi? [13]
[1] Rum, 30/14
[2] Âl-i İmran, 3/19
[3] Âl-i İmran, 3/85
[4] Yunus, 10/72; Nuh, 71/26-27; Ankebut, 29/14
[5] Yusuf, 12/101
[6] Yunus, 10/90
[7] Maide, 5/111
[8] Nisa, 4/157-158
[9] Ankebut, 29/24; Enbiya, 21/66-70
[10] Bakara, 2/132
[11] Bakara, 2/128
[12] Beyyine, 98/8
[13] Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.
İslami Okul Okulların En Önemlisi