Kadın Sahabîlerden Zinnûre Hatun - Sabir - 38. Sayfa
Kadın Sahabîlerden Zinnûre Hatun’un İşkenceyle Gözlerinin Kör Edilişi
Çağdaş münafık ve kafirlerin, müslüman kadının tesettür ve başörtüsüne, inancına ve imanına tahammül edemedikleri gibi ilk müslüman kadınlara da küfrün başı Ebû Cehil tahammül edememiş ve onlara her türlü vahşi işkencelerde bulunmuştur. İşte bu insanlık dışı işkencelere uğrayanlardan bir tanesi Zinnûre Hatun, Rum asıllı olup, Adiy veya Mahzum ya da Abdüddâr oğullarının cariyesiydi. Zinnûre Hatun daha İslamiyet’in başlamasıyla İslamiyet’e koşup müslüman olan ilk kadınlardandır. Zinnûre Hatun müşrikler tarafından kendi dinlerine döndürmek için en ağır işkencelere uğratılan kadın köleler arasında idi. Boğazı sıkılıp elleri yanlarına düşüp, öldü sanılıncaya kadar kendisine işkence edilirdi. Ebû Cehil’in yaptığı işkenceler yüzünden Zinnûre Hatun’un gözleri kör olmuştu. Ebû Cehil: “Gördün mü? Lat ve Uzza senin gözlerini kör etti.” dedi. Zinnûre Hatun: “Hayır, vallahi böyle değildir, benim gözümü kör eden onlar değildir. Lat ve Uzza ne yarar ne de zarar vermeye asla kadir olamazlar. Lat ve Uzza hiçbir şeyi göremezler, onlar kendilerini, kendilerine tapanları, Peygamberimize ve ashâbına yapılan işkenceleri bilemezler. Fakat bana olan semavî bir iştir. Benim Rabbim, gözümü geri vermeye, beni gördürmeye kadirdir.” dedi. Diğer Kureyş müşrikleri de “Onun gözlerini ancak Lat ve Uzza kör etmiştir.” dediler. Zinnûre Hatun bunu işitince: “Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki onlar yalan söylüyorlar. Lat ve Uzza ne zarar ne de yarar verebilirler.” dedi.
O gece geçip sabaha çıkınca Yüce Allah (c.c.) Zinnûre Hatun’un gözünü geri çevirdi. Kureyş müşrikleri: “Bu da Muhammed’in sihirlerindendir.” dediler. Ebû Cehil, Zinnûre Hatun ve diğer müslümanlar hakkında “Muhammed’in izinde giden şu akılsızlara şaşmaz mısın? Eğer Muhammed’in getirdiği şey hayırlı ve gerçek olsaydı, biz ona uymakta onlardan önce davranır ve kendilerini geçerdik. Zinnûre’nin doğruyu bulmakta bizlerden önce davranıp, bizi geçeceğini mi sanırsınız?” demişti.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) Zinnûre Hatun’u satın alarak azat etti. Müşriklerin işkencelerinden kurtardı. Ebû Cehil de ilk müslümanlardan olan Zinnûre Hatun’un müslümanlığına tahammül edememişti. Allah Zinnûre Hatun’dan ve onun yolunda giden mü’mine kadınlardan razı olsun.
Hz. Adem (a.s.) ile başlayan hak - batıl, peygamberler - tağutlar mücadelesi kıyamete kadar devam edeceğine göre, tarih boyunca devam eden tebliğ ve işkence mücadelesi Ebû Cehil ve Zinnûre Hatun’larla da son bulmayacaktır. Çağımız İslam ülkelerinde adları Hasan, Ahmet, Mehmet… olan çağdaş firavunlarca Ebû Cehillerce ve tağutlarca, çağımızın Zinnûrelerine, Sümeyyelerine de zalimce işkenceler hâlâ devam etmektedir. Afganistan’da, Mısır’da, Suriye’de, Tunus’ta, Cezayir’de ve diğer İslam ülkelerinde çağdaşlık altında müslüman kadınlara zindanlarda yapılan her türlü insanlık dışı işkencelerden ve tecavüzlerden meydana gelen acı çığlıklar semayı çınlatmaktadır. Canlı örnek mi? İşte Mısır’da Müslüman Kadınlar Derneği Başkanı olan Zeynep Gazalî’ye, Abdünnâsır firavununun zindanlarında yapılan işkencelerden bir sahne. Zeynep Gazalî “Zindan Hatıraları” adlı kitabında şöyle anlatıyor:
“Hücrenin koyu karanlığı yuttu beni. Tanık olduğum tuhaflık ve vahşet karşısında “Bismillah, es-selâmü aleyküm” deyip girdim. Hücre kapısı kilitlendi ve eziyet vermek için yüksek voltajlı lambalar yakıldı. Ansızın 24 nolu hücrenin köpeklerle dolu olduğunu gördüm. Sayısını hatırlayamayacağım bir sürü köpek... Korkumdan gözlerimi yumdum, ellerimi göğsüme bastırdım. Dışarıda hücre kapısına asma kilit ve zincir takıldığını anlatan sesler geliyordu. Köpekler beni görür görmez, üzerime üşüştü. Her tarafımdan asılmaya, bedenimi kemirmeye başladılar. Başıma, ellerime, göğsüme, sırtıma her biri bir yandan saldırıyordu. Isırdıkları yerlerimin yaralarını, acısını duyabiliyordum. Yalnızca korkunun şiddetinden gözlerimi bir an açtım, gördüğüm manzaranın ürkütücülüğünden hemen kapattım, ellerimi koltuk altlarıma gizledim. “Bismillah, ya Allah” diye başlayarak, Allah’ın tüm güzel isimlerini bir bir okumaya başladım. Bitirince bir kez daha tekrarladım. Köpekler bedenimin her yanını aralıksız tırmalıyor, dişliyor, üzerime yükleniyorlardı. Azı dişlerini kafamın derisinde, kolumda, sırtımda, bacaklarımda hissediyordum.
Bu korkunç ortam karşısında Rabbime yakarmaya, seslenmeye başladım: “Allah'ım! Kendinle meşgul et ki, başkalarıyla uğraşmayayım. Ey tek olan Ehad ve Samed olan Rabbim! Sen beni meşgul et ki, yalnız seninle olayım. Beni bu korkunç ortamdan kurtar. Senden başkasıyla meşgul olmaktan alıp, beni kendinle meşgul et, vereceğin huzur ve güvenle kuşat beni! Senin yolunda, senin sevginle, senin hoşnutluğunla, senin muhabbetinle şehadeti bana nasip et. Ey Allah'ım! Mü’minlerle birlikte benim de ayaklarımı sabit tut. Bizlere güven ve sabır ver!” Tüm bunları kalbimden okuyordum. Köpekler sürekli vücuduma dalıyor, ısırıp kemiriyorlardı. Saatler geçti, kapı açıldı ve hücreden çıkarttılar beni. Öyle sanıyorum ki üzerimdeki beyaz elbiselerim tümden kana batmıştı. Köpeklerin vücudumu ve elbiselerimi delik deşik ettiğini düşünüyordum. Bir de ne göreyim, elbiselerime sanki kimse dokunmamış, bedenime de tek bir diş batmamıştı. Şaştım kaldım.
“Allah'ım! Her şeyden münezzehsin. Benimle birliktesin, senin keremine layık mıyım ki? Rabbim! Hamd yalnız sanadır.” Bunların tümünü içimden söyledim. Çünkü şeytan herif kolumdan tutmuş, durmadan soru yağmuruna tutuyordu: Köpekler seni nasıl parça parça etmemişler? Üstünü başını nasıl parçalamamışlar? Bir eliyle kolumdan tutuyor, diğer eliyle kamçı sallayarak izliyordu bizi.”
Zeynep Gazalî’nin “Zindan Hatıraları” kitabından başka bir sahne daha:
“Onuncu gün ikindiden sonra zindanın kapısı açıldı. Safvet, sudan çıkarıp iki kişiye teslim etti ve 3 nolu cezaevine götürmelerini söyledi. 3 nolu cezaevinde bir zindana kapattılar. Her tarafım yaralı vaziyette ceset gibi yere yığıldım. Vücudum şişirilmiş top gibiydi; dayak, işkence ve sudan dolayı kabarmıştı. On birinci günü her tarafı yara bere ve kan içindeki vücudumu kontrol eden doktor, hastaneye kaldırılmamı emretti. Hastanede bir gün kaldım. Biraz dinlenip iyileşmeyi hayal ederken zebaniler geldiler ve hayalimi dağıttılar. Beni oradan alıp Şems Bedran’ın odasına götürdüler.
Dağlanmış, yaralanmış ve pişmiş ayaklarımın üstünde güçlükle durabiliyordum. Vücudumu taşıyacak halim kalmamıştı; fakat ne çare arkamdan gelen zebaniler kamçılarla tehdit ediyor, yavaş yürüdüğümde ayaklarıma, vücuduma vuruyorlardı. Hastaneden Şems Bedran’ın odasına kadar yürüyemezdim. Yolun yarısında yere yığıldım, askerler ellerimden tutup sürükleyerek getirdiler. Böylece sürüklenerek Şems Bedran’ın odasına geldim. Şems beni görür görmez, öfkeyle Safvet’e seslendi, rol yapar gibi ani bir hareket yaptı. Suratı hırçınlaşmış, öfkeden avurtları şişmişti. Gözleri baykuş gibi geniş suratının ortasından açılmış, kolunu uzatıp parmağıyla beni göstererek, “Bunu as ve beş yüz kırbaç vur!” emrini verdi.
Vahşet, vahşet... Astılar ve Safvet’in teşrifine hazırladılar. Geldi, kollarını sıvayıp kırbacı eline aldı, sonrada paşası Şems Bedran’ın emirlerini yerine getirdi. Beş yüz kırbaç, evet, evet, beş yüz kırbaç altında bana düşen “Allah'ım! Allah'ım!” diyerek feryat etmek ve O’na yalvarmaktı. Şems Bedran ise bana karşılık veriyor, “Allah dediğin nerede? Varsa seni kurtarsın. Abdün-nâsır’dan yardım isteseydin, seni kurtarırdı hem de derhal.”
Kırbaçlanma faslı bitti, yere indirdiler, ama kim ayakta durabilir? Ayaklarımdan kanlar akıyor...”
Evet, bu okuduğumuz işkenceler Mısır gibi bir İslam ülkesinde ve bir müslüman kadına yapılmıştır.
Yine bir başka İslam ülkesi olan Suriye’de 1982 yılında ihlaslı müslümanların yoğun olduğu Hama şehrinin yerle bir edilmesinden sonra zindanlarda müslüman genç kızlara hakaretler edilmiştir. Bu genç kızlar, zalimin zulmüne ses çıkarmayan İslam dünyasına zindanlardan kanlarıyla mektup yazmışlardır.
Zaman, zemin ve işkence metodları değişmekle beraber, hak - batıl ve tebliğ - işkence mücadelesi devam etmektedir... Tabi ki sonuçta zafer, inananların olacaktır. [1]
İslami Okul Okulların En Önemlisi