Merhametli Olmak - Sabir - 9. Sayfa
Merhametli Olmak
Müslümanların merhametli olması, Kur’an’ın ve sünnetin emrettiği bir husustur. Davetçi ise her müslümandan daha çok merhametli olmak zorundadır. Başkalarına karşı şefkat ve merhametli olmayan bir kişi, onların iyiliğini ister mi? Halbuki davetçi, insanların cehennem ateşinden kurtulup, Allah’ın rızasına kavuşması için gayret sarf eden kimsedir. O kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de sever. Bir davetçinin arzu ettiği şeylerin en yükseği, şüphesiz ki iman ve hidayettir. Böylece davetçi başkalarının da iman ve hidayete kavuşması yolunda gayret sarf eder.
Bir anne, çocuğuna olan şefkatinden dolayı onun daima tehlikelerden uzak kalmasını ister, bu uğurda elinden gelen her fedakarlığı yapar. Ateşle oynamak isteyen bir çocuk, onun tehlikeli olduğunu bilemez; ama annesi o tehlikeyi bildiği için hemen çocuğunu ateşten geri çekerek yanmasını önlemeye çalışır. Halbuki tehlikelerin en büyüğü Allah’a karşı isyan etmek ve günah sayılan işleri yapmaktır. Bu şekilde davetçi, annenin çocuğuna olan şefkat ve merhametinden daha derin bir şefkat ve merhametle sapıklık içerisinde olanları helak olmaktan kurtarmaya çalışır.[1]
Davetçinin merhametli olması hususunda Kur’an’ın açıklaması şöyledir:
“Ey inananlar!. Andolsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir Peygamber gelmiştir.” [2]
Başka bir ayette Hz. Peygamber’in merhametli olması sebebiyle insanların etrafında toplanmış olduğu; aksi hâlde kalbi katı olsaydı etrafındakilerin dağılıp gitmiş olacakları belirtilmiştir.
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. “[3] mealindeki ayet bu gerçeği ortaya koyarak, davetçinin güler yüzlü olmasının önemini belirtmiştir.
Soğuk ve katı yürekli insanlardan hiç kimsenin hoşlanmadığı bir gerçektir. Herkes müsamahakâr ve güler yüzlü insanların etrafında toplanır. Mütebessim bir çehrenin ve tatlı bir çift sözün her insan üzerinde müspet bir tesir bıraktığını kim inkar edebilir?
Hz. Peygamber’de güler yüz, müsamaha ve merhamet o kadar engindir ki hiçbir kimseye bağırıp çağırdığı görülmemiştir. Enes b. Malik bu konuda şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim, bir kere bana (canı sıkılıp) üf demedi.”[4] (29)
“O’nunla karşılaşan ve sohbet eden herkesin kalbi ona karşı büyük bir sevgiyle dolmuş oluyordu. Eline geçen her şeyi yoksullara dağıtır ve kapısına gelmiş bulunan hiçbir kimseyi boş çevirmezdi.”
Bir keresinde İslamiyet’e iyice ısınmamış bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.v.)‘in huzuruna gelerek, ondan bir şeyler istedi. O da bu fakir adama yardımda bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber:
“Seni memnun edebildim mi?” dedi. Adam:
“Hayır, memnun değilim, bu da bir şey mi sanki?” diye söylendi.
Adamın bu nezaket dışı davranışına karşı ashâbtan orada bulunanlar son derece kızdılar ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler de getirip verdi. Tekrar adama:
“Şimdi seni memnun edebildim mi?” diye sordu. Adam:
“Evet, yardımda bulundun. Allah ehline ve aşiretine hayır versin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) ona:
“Öyleyse gel, demin darılttıklarına bu memnuniyetini açıkla da sana olan düşmanlıklarını gider.” dedi. Adam içeri girip müslümanların huzurunda Hz. Peygamber (s.a.v.)‘den memnun olduğunu belirtti. Ondan sonra Hz. Peygamber şu misali anlattı:
“Bu adamla benim durumum devesini kaybeden adamın durumuna benzer. Halk devesini yakalayabilmek için peşine düşer. Deve kalabalıktan ürküp daha uzaklara kaçar. Sonunda devenin sahibi: “Ben devemin huyunu daha iyi bilirim, benimle devemin arasından çekilin!”der. Sonra eline aldığı bir tutam yeşil otla onu yakalayıp, yükünü yükler ve üzerine oturur. Eğer bu adam ilk sözünü söylediğinde sizi bıraksaydım, onu öldürmüş olurdunuz, o da cehenneme giderdi.”[5]
İyilik ve müsamaha yönünden Hz. Peygamber’in hayatı eşsiz örneklerle doludur. Bu örneklerden bir tanesini daha burada nakletmekte fayda görmekteyiz.
Hz. Aişe bu dikkat çekici hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:
“Allah Resûlü’ne dedim ki:
- Ya Resûlullah!. Uhud gününden daha şiddetli bir gün gördün mü?
O şöyle cevap verdi:
- Senin kavminden gördüm. Onlardan gördüğüm musibetin en şiddetlisiydi.
Akabe günü idi...
Ben Abd-i Kilai oğullarından Abd-i Yalil oğluna sığınmak istemiştim. İsteğimi reddetti, ben de derin bir hayret içerisinde düşüverdim. Ancak Karn-ı Sealibe gelince ayıldım. Başımı kaldırdım birde ne göreyim... Bir bulut beni gölgelendiriyor. Cebrail de orada idi, bana seslendi:
- Allah Teâlâ (c.c.) kavminin senin hakkında söylediklerini ve seni reddettiklerini işitti. Sana dağların meleğini gönderip onların hakkında ne dilersen yapmaya âmâde kıldı, dedi. O anda dağların meleği seslenerek bana selâm verdi ve:
- Ne emredersen onu yapmam için Allah Teâlâ (c.c.) beni sana gönderdi. Dilersen Ahşebeyn denilen şu iki dağı onların üzerine kapatıvereyim, dedi.
Bunun üzerine ben:
- Allah Teâlâ (c.c.)’nın bunların sülbünden, Kendine ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi eş-ortak koşmayacak kimselerin çıkaracağını ümit ederim, dedim.[6](33)
İşte Hz. Peygamber’in bu ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyet’e çekiyor ve onlara İslamiyet’i benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve müsamahakâr davranmışlardır.[7] Hz. Nuh kavmini şöyle davet etmişti:
“Ey milletim!.. Allah’a kulluk edin. O’ndan başka Tanrınız yoktur. Doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum.”[8]
Bunun üzerine onların ileri gelenleri Hz. Nuh’u sapıklıkla itham etmelerine rağmen O yine de onlara karşı gayet yumuşak ve merhametle dolup taşan bir üslupla şöyle demişti: “Ey milletim!.. Bende bir sapıklık yoktur; ancak ben âlemlerin Rabbinin bir peygamberiyim. Rabbimin sözlerini bildiriyor, öğüt veriyorum.”[9]
Karşı tarafın ithamına ve ağır sözlerine rağmen Hz. Nuh, onları nasihatle yola getirmeye ve ateşten korumaya çalışıyor. İşte davetçinin muhataplarına karşı müşfik ve merhametli olmasının gerekli olduğu bu örneklerle açıkça ortaya konulmaktadır. [10]
[1] Geniş bilgi için Gazalî, İhyâ’ya bakınız.
[2] Tevbe, 9/128. Ayrıca bkz. Mefâtîhu’l-ğayb, 57 Ahzab 46.
[3] Âl-i İmrân, 3/159; İsra, 24, 27, 82
[4] Mefâtîhu’l-ğayb, IV, 539-540; Alûsi, Rûhu’l-meânî, Ahzab, 46
[5] Zemahşerî, Keşşâf, C.1, Sh.474
[6] Sahih-i Buharî, C. 8.
[7] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail.
[8] A’raf, 7/59
[9] A’raf, 7/61
[10] Fatma Keskin, Sabır, Misyon Yayınları.
İslami Okul Okulların En Önemlisi