Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Peygamberler de Ümmetlerine Şehîddir - Sehid - 36. Sayfa

Peygamberler de Ümmetlerine Şehîddir:

 

"Her ümmetten bir şehid (şâhid) çıkarırız: 'Delillerinizi getirin!' deriz. Gerçeğin Allah'a âit olduğunu bilirler ve uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gider." (Kasas: 28/75)

"Her ümmetten bir şehîd (şâhid) getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir." (Nahl: 16/84)

"Her ümmet içinde, kendi aralarından, aleyhlerine bir şehîd (şâhid) getireceğimiz gün, seni de bunların aleyhine şehîd (şâhid) getirmiş olacağız. Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik." (Nahl: 16/89)

Her ümmetten bir şehîd (şâhid), seni de şunların aleyhine şehîd (şâhid) getirdiğimiz zaman nasıl olur? Nankörlük edip Rasûl'e/Elçi'ye karşı gelenler, o gün yerin dibine geçirilmeyi isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (Nisâ: 4/41-42)

Kasas: 28/75. âyette, Kıyâmet günü Yüce Divan'da Allah'ın, huzurunda bulunan müşriklere, Kendisinden başka varlıkları ilâhlaştırmalarının delilini getirmelerini isteyeceği; o zaman yalnız Allah'ın gerçek İlâh olduğunu anlayacakları ve uydurdukları tanrıların kaybolacağı; Nahl: 16/84. âyette her millete bir şehîd getirileceği ve artık onların kendilerini savunmalarına izin verilmeyeceği; 89. âyette de her millete getirilecek şehîdin (şâhidin), yaptıkları kötülükleri, tevhid ahlâkına aykırı davranışları açıklayan, aleyhlerinde bir şehîd olacağı, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de gönderildiği inkârcı kavmin aleyhinde şehîd olarak getirileceği belirtilir. Nisâ: 4/41-42. âyetlerde de her ümmetten bir şehîd ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de şu kavme şehîd getirildiği zaman, onlarının hallerinin vahîm olacağı, soru tarzında belirtilir ve o gün kâfirlerin, Elçi'ye isyan etmiş olanların, pişmanlıktan yerin dibine geçirilmiş olmayı arzu edecekleri, Allah'tan hiçbir sözü gizleyemeyecekleri vurgulanır.

Bu âyetlerde, âhiretteki Yüce Divan duruşmasında her ümmetin suçluları aleyhine bir şehîd/şâhid, Hz. Muhammed'in de bu ümmetin inkârcıları aleyhine şehîd/şâhid olarak getirileceği bildiriliyor ve inkârcılar o yüce mahkeme gününe karşı uyarılıyor. Burada peygamberlerin aleyhte tanık olarak getirileceği kimseler, kendilerine uyan sâlih mü'minler değil; onları dinlemeyen, yoldan çıkmış, fâsık ve kâfirlerdir. Âyetlerin bağlamı bunu göstermektedir. "Ve ci'nâ bike alâ hâulâi şehîdâ -Seni de şunların aleyhine şehîd/şâhid getirdiğimiz zaman (onların hali) nasıl olur?-" ifâdesi, bunu gösterir. Çünkü burada "hâulâi -şunlar-" sözüyle kast edilenler, Peygamber'in çevresinde toplanan mü'minler değil; ona inanmayanlardır. Hz. Muhammed (s.a.s.) bu ümmetin fâsık ve kâfirlerinin aleyhine tanık olacağı gibi, Hz. İsa da kendi ümmetinin sapıkları aleyhine tanıklık edecektir: "Andolsun Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyâmet günü de o (İsa), onların aleyhine şehîd (tanık) olacaktır." (Nisâ: 4/159) âyetinde de Hz. İsa'nın, Kıyâmet gününde, Kitap ehli aleyhine şâhidlik edeceği bildirilmektedir.

Her ümmetin yaptığı işler, peygamberlerinin işleriyle karşılaştırılır. İnsanların yaptıkları işlerin, kendi getirdiklerine uyup uymadığına her peygamber tanıklık eder. Getirdikleri prensipleri kabul etmeyeni reddeder. Nasıl diğer ümmetlerin işleri, kendi elçilerinin işleriyle karşılaştırılacaksa, bu ümmetin bireylerinin işleri de Hz. Muhammed (s.a.s.)'in getirdiği prensipler ve eylemlerle karşılaştırılacaktır. İnanç ve eylemleri, Peygamber'in getirdiklerine aykırı olduğu için Peygamber tarafından tanınmayan kimsenin sonu yamandır. Peygamber, onların aleyhlerine tanık olmaktadır.

Peygamberlerin yanında, onların vârisleri durumundaki gerçek din âlimleri de ümmetleri için aleyhte tanıktır:

"Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şâhiddir (şehide -şehâdet etti-). Melekler ve ilim sahipleri de adâletle şâhiddir (ki O'ndan başka ilâh yoktur. O,) azîzdir, hakîmdir." (Âl-i İmrân: 3/18) âyetinde bilgi sahipleri de gerçeğe adâletle şâhidlik edenler arasında sayılmıştır.

"Kim Allah'a ve Rasûl'e/Elçi'ye itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır!" (Nisâ: 4/69).

Bu âyette çoğul şeklinde geçen "şühedâ", Allah'ın dininin doğruluğuna, insanların eylemlerinin hak dine uyup uymadığına tanıklık edecek olan din âlimleridir.

Allah, âlimler yanında sâdık İslâm ümmetini de "şühedâ -şehîdler-" olarak nitelendirmiştir:

"Böylece Biz sizi orta bir ümmet yaptık ki insanlara şehîdler (tanıklar) olasınız; Rasûl/Elçi de size şehîd (tanık) olsun." (Bakara: 2/143).

"Rasûl/Elçi, size şehîd olsun, siz de insanlara şehîd olasınız." (Hacc: 22/78).

Görüldüğü üzere bu âyetlerin hiçbirinde "şehîd" savaşta öldürülen kimse anlamında değildir. Yalnız Âl-i İmrân: 3/120. âyette çoğul olarak kullanılan "şühedâ -şehîdler-" savaş şehidleri anlamına gelebilir.

“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır. İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların kâh bir kesimine, kâh diğer kesimine nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez." (Âl-i İmrân: 3/140).

Bu âyette "Ve yettehıze minküm şühedâ'" -Allah sizden şehîdler edinmek için...-" ifâdesi, "Allah, içinizden canını Kendisi yolunda fedâ edecek doğru dindarlar edinmek ister" anlamına gelir. Fakat buradaki "şühedâ" kelimesi, sadece savaşta öldürülenlerin niteliği değil; canla başla savaşa katılmış ve kahramanca savaşmış olan bütün müslümanların özelliğidir. Onların hepsi de Hacc: 22/78; Bakara: 2/143. âyetlerin belirttiği gibi şehîd (doğruyu anlayan, kendini Alah'a vermiş gerçek dindar) anlamındadır. Elbette savaşta öldürülenler de şehîdlerin başında gelirler ama, şehîdler, sadece savaşta öldürülenlerden ibâret değildir. Ancak hadislerde şehid ve çoğulu şühedâ, çoğunlukla savaşta öldürülmüş olanlar hakkında kullanılmaktadır.[1]

Kur’an’da önemli bir yer tutan ve hayatın her aşamasında gözlemlenebilen somut bir tevhidî kimliğin göstergesi olarak ifade edilen şehid kavramı, ne yazık ki, çoğu kez anlam kaybına uğramış, bazen de anlamı daraltılmış olarak kullanılmaktadır. Her türlü sapkın ve müfsit ideolojilerin amaçları doğrultusunda öldürülen/ölen kişiye şehid denmesi, bir anlam karmaşasına sebep olmuştur. Kelime olarak kullanım, her ne kadar doğru gibi gelse de, Kur’an’daki kullanımıyla şehid, yakîn bir bilgiye sahip olan bir insan olarak adâletin örnekliğini temsil eden bir kimliğin taşıyıcısıdır. İlâhî, tevhidî bir kimliğe sahip olmayan her insanın ilme değil; zanna uyduğunu bildiren Kur’an’a[2] rağmen bu insanlara şehid denmesi doğru görülmemelidir.

Kur’an’daki şehâdet kavramı, adâletin hâkim kılınması için örnek ve önder olma, müşâhede edilen bir duruma vâkıf olan insanın yaptığı doğru tanıklık gibi yakîn bilgiye dayanan anlamlara gelmektedir. Bu anlamın bozulmasına neden olabilecek bütün kullanım biçimleri için uyanık olunmalıdır. İman edenlerin şehidler olduğunu bildiren âyetler ortada dururken; tâğut için savaşanlara, öldürülenlere şehid denemez. Çünkü iman edenler Allah yolunda, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar.[3] Tâğut ise, Allah’ın koyduğu ölçülerin dışında ölçü/hüküm koyma iddiâsında olan her kişi ve kurumun adıdır.

Şehâdet, ilimle, yaşayışla, adâletle Hakk’a şâhitlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet/şehidlik denmiştir. Fakat, şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Hatta, savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin yan özelliğidir ve aslından değildir. Yine de, Allah’ın hükmünü esas alıp adâleti hâkim kılmak kasdıyla eylemini sürdüren müslümanın bu tavrını sürdürürken direniş esnâsında öldürülmesini şehâdet olarak tanımlamak yanlış olmaz. Fakat şehâdeti bu anlamı ile sınırlandırmak doğru değildir. Esâsen şehâdet, hayatın her ânında Allah’ın hükmüne göre davranışta bulunmak, buna tanıklık etmek ve buna öncü/örnek olmaktır.[4]


 

[1] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 72-75      

[2] En’âm: 6/116; Yûnus: 10/36.

[3] Nisâ: 4/76.

[4] Vahdettin Işık, Şehâdet ve Şehid, Haksöz, sayı 59. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.