Ölümü Tefekkür mü - Sehid - 39. Sayfa
Ölümü Tefekkür mü, Şehâdeti Tefekkür mü?
Nicedir hayatımızdan kovduk ölümü. Artık mezarlıklar insanları "rahatsız" etmeyecek kadar uzak yerlere yapılır oldu. Ölümle içli-dışlı olan nesiller yerini, koynunda taşıdığı ölümü tanımayan bir nesle bıraktı. İslâm, kendi insanlarına ölümle barış içinde, hatta el ele yaşamayı öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde baş tacı edilecek, koşulacak bir şey olduğuna inandırmıştı. İslâm'ın insanı, kendi ölümünü, muhtemel bir darlık ânında harcanmak için itinayla saklanılan "son dirhem" gibi üzerinde taşıyor, yeri geldiğinde o sermayesini Allah ile arasındaki en kârlı alışverişinde kullanmaktan kaçınmıyordu. İslâm'ın insanı, kimi dermansız dertlerin devâsının ölümde olduğunu keşfetmişti.
Günümüz insanının ölüme bakış açısı bambaşka. Doğrusu, çağdaş insanın ölüm karşısında bir "bakış açısı"na sahip olduğu hayli su götürür. Yine de biz hayatın öteki yüzü olan bu olay karşısında takınılan câhilî tavrı, bir "bakış açısı" olarak ele alalım. Kusacak kadar iyi tanıdığımız çağdaş ihtişamlar, ölümle mü'min arasındaki bu dostluğu kopma noktasına getirdi. Güzel ölümün şefkatli kollarından çirkin hayatın merhametsiz kucağına terkedildi insanımız. Değerini bilmeyip küstürdüğümüz ölüm yüzünden hayatla da aramız açıldı. Ne ölümü tümden hayatımızdan çıkartıp onun içimizdeki kronik korkusunu yenebildik, ne de hayat üzerinde istediğimiz gibi tasarruf etme hakkına sahip olabildik. İslâm'ın insanındaki "ölüm sevgisi", bizde "ölüm korkusu"na dönüştü.
Ölümün bin bir yüzü olduğunu düşünemedik. O çok sevdiğimiz hayatı bile çirkinleştirecek kadar gül-endam ölümlerin olabileceğini hayal edemedik. Bir kez değil; bin kez, dönüp dönüp ölünecek ölümleri tanımadık. Yaşayacak kadar yüreksizleşen insanların gözünde ölümle dostâne ilişkiler kurmak demek, "aklından zoru olmak" demeye gelirdi. "Siz onları görseydiniz deli derdiniz" sözünün gerçek mânâsı şimdi daha iyi kavranmıyor mu? Onların deliliği ölümün üstünü üstüne gittiklerinden değil; gittikleri yere ölümlerini de beraberlerinde götürdüklerindendi. En az hayat kadar aziz bilmişlerdi ölümü. Bu aziz bilinen, bu hamayıl gibi göğüste taşınan ölümü sıradan ölümle karıştırmamak için İslâm ona güzel bir ad koymuştu: Şehâdet.
Çağımızda, ölümün yaşadığı sefâleti açıklayabilmek için fazla düşünmeye gerek yok. Çağının hiçbir döneminde İslâm, günümüzdeki şehâdet yoksulluğuna benzer bir yoksulluğa düşmemiştir. Uğruna can vermeyi cana minnet sayan birileri hep olagelmiştir. Ölümü hep diri ve gündemde tutan bu "gelenek" kaybolalıdan beri ölümler sürekli ölü doğmuştur. Ba'sü ba'de'l-mevt'lere şâhid olamamıştır insanımız.
Şimdilerde gündemimize giren şehâdet olayı, epey uzaklaşan kervanla aramızdaki açığı kapatmak için en büyük fırsattır. Ölümü güzelleştirmeden hayatı güzelleştirmeye çalışmak, sünnetullahı bilmemek demektir. Niceden sonra açılan kapının kapanmasına fırsat verilmemeli. Bunun yolu da, onu "düşünmek"ten, onu hayal etmekten geçer elbet. Bu, müslüman için bir ısınma, bir hazırlık olacaktır.
Ocakları söndüren ölümü çok çok düşünmemiz emrediliyor. Şehid kıtlığı çektiğimiz şu çağda, bu emri, en güzel ölümü düşünerek, onu özleyerek yerine getirmememiz için bir sebep mi var? Bencil bir ölümle başkalarını dirilten bir ölüm arasındaki fark ölçüye sığmayacak kadar büyüktür. İnsan ister istemez soruyor: O halde, niçin "mevti tefekkür" de, "şehâdeti tefekkür" değil?[1]
İslami Okul Okulların En Önemlisi