Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 7. Sayfa - Siarlar

Şiarların Dili

 

“Slogan” kelimesi, İngilizce “slog” (sık) kökünden geliyor. “Sıkça söylenen kısa sözler” olarak Türkçe’de kullanılmaktadır. Arapça’da bunu karşılayabilecek “ş-a-r” ve “s-n-y” kökünden kelimeler vardır. “Şeara” şiir söyledi demektir. “Şiir”, kısa sözlerle anlamlı kelimeler kullanılarak söylenir. “Şuur”, hissetmek, bilmek, “şâir”, şiir söyleyen, “şiar”, sembol, arma, parola, dinin korunması gerekli alâmetleri anlamına gelmektedir. Ayrıca Arapça’da saç ve kıl anlamında da bu kökten kelime kullanılmaktadır. Sıkça biten tüy olduğu için saça Arapça’da “şa’r” denmektedir. “Şiar” kelimesinde his ve duygu anlamı da vardır. Bu açıdan slogan kelimesinin derinliksiz, kuru çağrışımından daha geniştir. Ancak “tekrar edilen sözler” anlamında kullanıldığında her ikisi de aynı anlamı karşılamaktadır.

“S-n-y” (peltek s ile) kökünden de tekrar edilme ile ilgili kelimeler türetilmiştir. “İsnâ”; iki, “tesniye”; ikilemek, “mesnâ”; ikişer, “mesnevî”; iki mısralı nazım/şiir, “seneviyye”; iki tanrılı anlamlarına gelmektedir. “Mesânî”; ikilemek, katlamak, bükmek anlamında “tekrarlamak” olarak anlaşılmaktadır. “Mesânî” sözlük anlamında ele alındığında İngilizcedeki “slog” (sık-tekrar) ile aynı anlama geliyor. Buradan hareketle, gerek Kur’an’da gerekse namazlarda tekrar edilen âyetler “şiaru’l-mesânî”, “tekrar edilen şiar, sloganlar” olarak görülebilir. Yine Fâtiha sûresine “seb’u’l-mesânî” denilmiştir. Buhârî, Tefsir bölümünün girişinde aldığı bir hadiste bu seb’u’l-mesânî hadisini zikretmektedir. Hadiste Nebî (s.a.s.) Fâtiha’nın büyüklüğünden bahsetmekte ve onun için “seb’u’l-mesânî” tâbirini kullanmaktadır. “Tekrarlanan yedi” anlamındaki bu ifâde, Fâtiha’nın yedi âyetinin tüm namazlarda sıklıkla tekrar edilişinden dolayı söylenmiş olmalıdır.

İslâm, âdetâ bir şiarlar dinidir. Müslüman, sanki şiarlarla yaşamaktadır. Kur’an’ın başından sonuna kadar bu güzel tekrarlarla karşılaşırız. Ayrıca gündelik namazlarda ve tavsiye edilen virdlerde her gün 1000 civarında tekrar yapmaktayız. Birbirine anlamca benzeyen kısa sözleri defalarca tekrar etmekteyiz. Kur’an’ın meseleleri anlatmadaki üslûbuna dikkat edersek bu tekrarları yakından görürüz. Anlatılan konu ne olursa olsun, savaş, miras, boşanma, kıssa, sonunda “Allah büyüktür, azizdir, O’ndan başka ilâh yoktur, O görendir, işitendir...” gibi tekrarlar yapılır.

Bu Kitap, en çok neyin üzerinde duruyorsa, anlatmak istediği ana fikir de o değil midir? Dikkat edilirse İslâm’a ilk giren insan, tekrarlarla dini tanımaya başlıyor. Önce dine giriş cümlesi olan “kelime-i tevhid”i söylüyor. Sonra hemen namaza başlaması gerektiğinden benzer kelimeleri her gün beş vakitte tekrar etmesi gerekiyor. Bir taraftan tekrarları yaparken diğer taraftan derinliğine inmeye, onları anlamaya çalışıyor. Her namazda aynı kalıptaki cümleyi aynı zamanda ve aynı şekilde tekrar ediyor. Üstelik bunlar hep yalnız başına değil; topluca da yapılıyor. Bu dinin mensûbu olan herkes, aynı sözleri ayrı yerlerde de olsalar bir melodi gibi tekrarlıyorlar. Günlük yaşantı, bunlarla derinleşiyor, irfânî bir boyut kazanıyor, anlamlanıyor. Düşünceler, duygular aynı ana fikir etrafında dönüşüyor, zihinlere aynı çerçeve çiziliyor. Gözler aynı pencere etrafında toplanarak, o açıdan bakmaları sağlanıyor. Gittikçe “tek”liğe doğru bir akış devam ediyor. Aynı parolayı yüzlerce, binlerce insan birbirine söyledikçe kalpten kalbe yol açılıyor. Şiarlar etrafında yoğunlaştıkça fikir disiplini sağlanıyor. İslâm, müntesiplerini öyle bir eğitiyor ki, kısa sürede duygusu, düşüncesi kaynaşmış bir “bünyânun mersûs” topluluk  kendiliğinden oluşuyor.

Ancak ne var ki aradan geçen yüzyıllar hayat ve dinamizm ile dopdolu bu şiarları âdeta “erozyon”a uğratmış, söylenenleri dilsiz, sağır ve kör hale getirerek söylenip durmaktan öte bir anlamı kalmamış kuru tekerlemelere dönmüştür. Nasıl ki, bir padişahın “bana su getirin!” emrini “su getirin, su getirin...” diye diliyle tekrar edip durarak yerine getirdiklerini sanan adamların yaptığı anlamsızsa, bu dinin şiarlarını dille tekrar edip de ondan habersiz olanların da yaptığı aynı şekilde anlamsızdır. Bugün müslümanım diyenlerin çoğu, bu duruma düşmüştür.

Şunu iyi anlayalım ki Kur’an bize bırakılmış bir mirastır. İki kapağı arasındaki emir, orada durduğu müddetçe yazılı bir metin olmaktan öte bir anlam ifâde etmemektedir. Kur’an bize yol göstermez, biz ona yönelerek yolumuzu buluruz. Kur’an ve Sünnet (hadisler), nihayet bir kitap koleksiyonudur. Onu canlı bir hayata döndürecek bizim yaklaşımlarımız, anlayışımız, kavrayışımız, fıkhedişimiz ve amellerimizdir. Dinin özü, metinlerde yazılı olandır. Kur’an’ı bize miras bırakan, açıklayıp uygulayan Nebî (s.a.s.) şu anda yaşamadığı için bıraktığı mirası ne kadar fıkhedersek (derince anlar ve yeterlice kavrarsak) o dine o kadar yaklaşmış oluruz. Dinin ruhunu anlayıp kavrama, bize tekrar ettirilen şiarlarından başlayarak olmalı, bize en çok ne tekrar ettiriliyorsa gündemimizi de oluşturmalıdır.