Büyünün İçyüzü Büyü Sözcüğü Türkçedir - İslami Bilgiler - Sihir Buyu - 2. Sayfa
Büyünün İçyüzü
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur'ân-ı Kerim'de bu anlamı veren “Sihir”'den çok söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi = Maji”, “Magic = Mãcik” olarak geçer.
Büyü -gizemli sanılan- ilkel bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde üç şey vardır:
a) Gizemlilik iddiası,
b) İlkellik
c) Çözüm arayışı
Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca olduğunu Kur'ân-ı Kerim açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ Sûresi'nin 57-72 âyetlerinde Hz. Musa ile Mısır Firavun'u arasında olup biten bir mûcize-büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle 66. 67. 68. ve 69 uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
Firavun'un büyücüleri Hz. Musa'ya, önce hangi tarafın gösteriye başlamasını sorunca Hz. Musa: "Hayır, siz atın." yani elinizdeki sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir.
66. ve 67 inci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Musa'nın ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir:
“Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.”
“Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu.”
66 ıncı Âyet-i Kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan asılsız birtakım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin, Hz. Musa'nın hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak mümkündür.
Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettikleridir.
İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi asılsız bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere baş vurarak yapmak elbetteki mümkündür. Özellikle ilahlık iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun'un, sahip bulunduğu güç ve imkanlarla devrin profesyonel ve en mahir büyücülerini bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur'ân-ı Kerim, büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A'râf Sûresi'nin 116 ıncı Âyet-i Kerime'sinde açıklamaktadır.
Hz. Musa tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:
“Musa: "Siz atın." dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca insanların gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.”
Âyet-i kerime'deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.” ifadesi çok açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiç bir gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre- içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimalı bulunduğu gibi, büyücüler benzer bazı spekülatif işler de yapılmış olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Musa'nın hayalinde hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır. Şöyle ki:
Hz. Musa, Firavun'un ve avenelerinin yanı sıra, kalabalık seyirci karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber bile olsa- insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah Teâlâ'ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun'un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Musa'nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir. çünkü Kur'ân-ı Kerim, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta ve Tâhâ Sûresi'nin, 67. ve 68 inci Âyet-i Kerime'lerinde şunları kaydetmektedir:
"Bu yüzden Musa, içinde bir ürperti duydu."
"Biz O'na, korkma dedik, asıl üstün gelecek olan sensin sen!"
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun için büyü tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından ilkelliğidir. Evet büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve uygulaması bakımından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek için hiç bir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen zavallılarda da sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
Allah Teâlâ, Tâhâ Sûresi'nin 69 uncu Âyet-i Kerime'sinde:
"Çünkü onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!" buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından bir "hiç" olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve cahil insan, gerçekleri anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis vahiy, sihri "küfür" olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslam Hukuku'nda cezası pek ağırdır.
c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır:
Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından, karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde yedirilir!
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır. Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde- Allah'ın yüce adları ve âyet-i kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır. Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun çözümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak ya da güvenmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah'ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis dalalet karanlığına saplanmış biridir.
Bazı akâid yazarları tarafından, "Sihir haktır. " şeklinde kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yahi büyü) Kur'ân-ı Kerim'de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette ki büyü tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hadisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek imkansızdır.
İlginçtir ki bazı yazarlar da "Sihir haktır. " sözüne, farklı bir yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldıki büyücülere meydan okuyan insanlar hiç bir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan başlıbaşına bir kanıttır.
Bazı kimseler eğer Kur'ân-ı Kerim'in 113 üncü Sûresi olan Felak Sûresi'nin 4'üncü Âyet-i Kerime'sini göstererek büyünün şerri hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade etmek gerekir ki bu Âyet-i kerime'de şerrinden söz edilen büyü değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren” büyücü kadınlardır. Binaenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi nameşrû işlere kendini vererek duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen kadınlar bulunmuştur. Genelde cahil topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik düğümlemek, bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve kehanetlerde bulunmak gibi batıl şeylerle bir yandan geçinmeye çalışırken bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler. Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak küfürdür. Yani İslam Dini'nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında ücret vermek, hem işlediği bu ağır günaha karşılık onu ödüllendirmek, hem zararlı bir faaliyete değer biçmiş olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb'imiz işte bütün bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı istemiştir.
Büyü, hiç bir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış, vicdanlarda mahkum olduğu için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.[1]
İslami Okul Okulların En Önemlisi