Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hayat ve Enerji Kaynağı Su - Su Yagmur - 4. Sayfa

Hayat ve Enerji Kaynağı Su

 

İnsan vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı göldeki suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır, kullanır ve vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her gün, birkaç defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama, öncelikle bu esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan, vücudunu oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır; içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir, inançsıza ve müşriğe bile "ooh, çok şükür Allah'ım" dedirtir.    

Dünyanın üçte ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum, insanlar için de söz konusudur ve insanların % 50-70'i sudur. Bu su miktarı, yağlı bünyelerde biraz düşük, yağsız bünyelerde ve çocuklarda biraz daha fazladır. Normal bir insanın günlük su kaybı 2,5 - 3 litre, ihtiyacı da yine o kadardır. Alınan sıvı ile verilen sıvı arasında yaz-kış fark etmeksizin, düzenli bir ölçü söz konusudur.  İnsan  vücudunun  % 70'i  su  olarak  kabul  edilirse,  bu % 70'in: %50'si hücreler içindeki su, 15'i hücreler arasındaki mesafede bulunan su, 5'i de damar yatağında bulunan sudur. Vücutta değişik yerlerde muayyen miktarlarda bulunan su, çeşitli sistemlerin kontrolü ile muvâzenede tutulur. Bunların miktarlarında meydana gelecek değişimler, insan hayatını tehdit edebilir ve hatta insanın ölümüne yol açabilir. Organizmadaki bu su metabolizması böbrekler, böbrek üstü bezleri, sinir ve iç salgı bezlerinin kontrolü ile sabit değerde tutulur.

Kanın, % 83'ü, gelişen embriyonun % 90'ı sudur. Kasların % 75'i, böbreklerin %82'si, beynin %74,5'u, kemiğin % 22'si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp atmosfere karışır.                      

Kurak mevsimlerde hemen hemen bütün hayvan çeşitleri, sevk-i ilahî ile kendi bölgelerinden çok uzaklardaki suya doğru, ölesiye koşar, sürünür, uçar. Bu yolda pek çoğu telef olsa da, niceleri suyu bulur, içer, kanar; nesillerini böylece su vasıtasıyla devam ettirirler. Topraklarına sımsıkı bağlı olduklarından, kuraklık halinde, ötelerdeki suya doğru koşamayan bitkiler yanar. (Vatana ve toprağa aşırı bağlılığın zararı ve hicretin fazileti...) Sararan yapraklar dökülüp ölürken, dallar, gövdeler, kökler odunlaşır, ufalanır, toz olur; bulundukları toprak çöle dönüşür. Orada artık hayat yoktur. Bu uzunca bir dönem yağmur yağmayınca oluşacak tablodur. Oysa, toprağın içindeki kökler henüz kurumadan, derinlerin nemi içinde canlılığı varken, göklerden boşanan bir yağmur, köklerden yeni filizler fışkırtır; yeni yeni gövdeler, yüzlerce dallar, on binlerce yemyeşil yapraklar oluşturur.

Bu, hayat kurtaran, yepyeni canlar fışkırmasına vesile olan etkisi için suyun, yağmur gibi temiz, pak olması gerekir, bu şarttır. İçine maden kömürü ve petrol artıkları olan sülfür gibi zehirli gazların karışmamış olduğu; asitleşmemiş yağmur gibi tertemiz olmalıdır. Bütün canlılar, vücutlar, bitki, hayvan, insan ve bunları oluşturan hücreler, böylesine temiz su istemektedir. Kıpkızıl susuzluk ateşini söndürmek; vücutlarında mavi yeşil hayat ateşini yeniden yakabilmek için. Dünya uçağımız suyla dopdolu olduğu için, masmavidir; mavi-yeşildir; hayat doludur. Suyun önemini ve korunması gerektiğini kuluna anlatmak için Allah, bazı alanları çöl yapıp gözler önüne sermiştir. Çölde hayat yok; çünkü su yok. Suyun var olup da kirletildiği, zehirlerle bulaştırıldığı yerlerde de hayat yoktur; varken yok olmağa yönelir ve yok olur. Günümüzde bunun örnekleri sık sık sergilenmektedir. Nisbeten yakından tanıyıp öğrendiğimiz planet Mars'ta, mavi-yeşil renk yoktur. Kıpkızıl bir yangın artığı gibi görülür. Çünkü orada hayat kaynağı su yoktur. Canlılığa ait herhangi bir emare de bulunmamıştır bu gezegende. Hayat, o halde kesinkes su demektir. Hayat için durmaksızın harcanan bir enerji gerektiğine göre o halde su, baş enerji kaynağıdır.

Hayat veren eneri kaynağı hususiyetini muhafaza edebilmesi için, suyun temiz olması gerekir. Organik artıklar, bütün canlıların, bitkilerin, hayvanların, insanların, günlük artıklarının suya karışması, sadece ruhî olarak hissedilen bir kirliliktir. Organik artık, suyu kirletmez. O artıklar, su içinde yaşayıp çoğalan ve insana en sağlıklı besin kaynağı diye bilinen balıklara ve daha birçoklarına en seçkin bir yem olmaktadır. Suyu kirleten, öldürücü yapan, sadece ve yalnız maden kömüründen, petrolden ve radyasyon saçan radyoaktif  maddelerden kaynaklanan artıklardır. Sadece tek bir petrol tankerinin patlaması sonucu kirlenen dev suların içindeki, halin ve geleceğin hayat serveti canlılar ölmekte, karaya vurmakta, yok olmaktadır.

İnsanlığın başına bu belaları getiren, kömürden, petrolden, radyasyondan kâr sağlayan sanayici, tek kelimeyle insan toplumlarına yaraşmayan, insanlığı şahsî çıkarları için sömüren yaratıklar olmaktadır. Bu durum, çağdaş uygarlık için hiç kuşku yok, korkunç bir yüz karası, bir utançtır. Yüce Allah, hayatî zehirler olması sebebiyle, dünyamızın gelişimi tarihinde kömürü, petrolü ve radyasyonlu artıkları, yer kabuğunun altındaki derinliklere gömmüş; bundan önce de dünyamızda  hayatın  yeşermesine  müsaade  etmişti.  Onların  bugün  çıkartılıp kullanılması ise; gerçekte var olan çok daha iyilerinin tertemiz enerji kaynaklarının, akl-ı selim sahibi olan kulları tarafından, gerçek ilim adamları tarafından,  araştırılıp  bulunsun  diye,  hiç  kuşku  yok   ilahî bir

İmtihandır. Bu temiz enerji kaynağı bulunmuştur; bu da su'dur. Tıpkı, tabiattaki canlıların yaşamasına vesile olan tertemiz enerji kaynağı su olduğu gibi, sanayide de su, evlerin ısıtıcısı, ocakların yanıcısı, fezaya gönderilen tüm araçlar dahil vapurun, denizaltının, otomobilin, trenin, uçağın ve de tüm sanayii fabrikalarının işleticisi su. (1) Kısa bir zaman sonra su enerjisi tüm yoğunluğuyla uygulamaya geçmeyi beklemektedir. Ümit edelim ki, çevre kirliliği dünyayı yaşanmaz kılmadan bu gerçekleşsin.       

Suyun meydana gelmesi dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf değil; ince hesapların sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz aşarken, en yüksek dağ, 9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların dengeli kurulması ve yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi, suların bütün kara parçalarını işgal etmemesi de ilahî bir plan neticesidir.