Muhtelif - 9. Sayfa - Sura Istisare
Hz. Peygamber İstişâreye Muhtaç mı?
Bu soru, Hz. Peygamber hakkında kabul edilen umûmîi telâkkîler muvâcehesinde hatıra gelebilecek mühim bir sorudur. Zira, Rasûlullah'ın Kur'an'da ifadesini bulan vahiy dışındaki sözlerinde bile vahy-i gayr-i metluv denen bir nevi vahye, irşâ-ı İlâhîye mazhar olduğu, onun kendi hevasından bir şey söylemediği gerek Kur'an'da (53/Necm, 3) ve gerek hadislerde (Bak. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensû, Mısır, 1314, 6/122) gelmiş bulunan nasslarla ifade edilmiştir. Abdullah İbnu Amr'dan gelen rivâyet "öfkeli halinde bile ağzından sadece hak kelam çıktığını" ifade ederken (Ebû Dâvud, İlim 3, hadis no: 3646), Ebû Hureyre'den gelen bir rivâyet "şakalaşmalarında da haktan başka bir şey çıkmadığını" ifade eder. Bu sonuncu rivâyet aynen şöyle: "Hz. Peygamber (s.a.s.), bir defasında: "Ben haktan bakşa bir şey söylemem" buyurdu. Orada bulunan Ashab'tan bazıları: "Ama siz, ey Allah'ın Rasûlü, bizimle şakalaşıyorsunuz" dediler. Cevaben: "(Şaka sırasında da olsa) haktan başka bir şey söylemem" buyurdu." (Ahmed bin Hanbel, II/340; Tirmizî, Birr 57)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in her an İlâhî murâkabe altında bulunduğunu, kendisinden husûsî ictihâdına mebnî meselelerde hata varid olacak olsa bile -az sonra açıklayacağız- bu hata üzerinde ilanihaye ibka edilmeyip İlahî tashih ve uyarıya mazhar olacağına en güzel, en ikna edici misal, Bedir esirlerine yapılacak muamele ile alâkalı istişâreden sonra gelen vahiydir. Hz. Peygamber'in aldığı karar İlahî iradeye uygun gelmemesi sebebiyle müteakiben gelen vahy Hz. Peygamber (s.a.s.)'i hüngür hüngür ağlatacak kadar şiddetli bir ifade ile tenbih ve tashih etmiştir. İstişarede Hz. Ebû Bekir fidye mukabili serbest bırakılmalarını, Hz. Ömer hepsinin öldürülmelerini, Abdullah İbnu Ravaha ateşte yakılmalarını teklif etmişti. Hz. Peygamber ise, Hz. Ebû Bekr'in görüşünü muvafık bularak, fidye mukabili serbest bırakılmalarını karar altına almıştı (İbn Kesir, Tefsir, 3/346). Bu kararı şiddetle kınayan âyette şu ibare de mevcuttur: "...Daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab erişirdi." (8/Enfâl, 67-68)
Burada şunu belirtmemiz gerekmektedir: Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) her hususta en güzelin, en faydalının, en doğrunun örneğini vermek vazifesiyle muvazzaftır. İstişare husûsunda da bu vazifeyle muvazzaftır. Öyle ise her seferinde, her işinde mûcizeye, sarih vahye dayansaydı bu "örnek olma" vazifesi yerine gelmemiş olurdu. Öyle ise, peygamber ve elçi olmak haysiyetiyle Allah'la olan irtibatı açısından zuhur eden meselelerin hallinde insanlarla istişâreye ihtiyacı olmamakla beraber, insanlara istişârenin lüzumu, ehemmiyeti ve nasıl yapılması lazım geldiğini öğretme vazifesiyle de muvazzaf olması sebebiyle istişâreye yer vermek zorundadır. Nitekim, söylediğimiz bu hususu, te'yid eden bir rivâyet İbnu Abbas'tan gelmektedir: "Onlarla iş husûsunda istişâre et..." (3/Âl-i İmrân, 159) âyeti nâzil olduğu zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) şunu söyledi: "(Şunu bilin ki) Allah ve Rasûlü istişâreye muhtaç değildir. Fakat, Cenâb-ı Hak, ümmetime bir rahmet olarak bunu emretmiştir" (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, I/257). Bunu te'yid eden bir başka rivâyette: "Cebrâil'in Hz. Peygamber'e Kur'an'ı indirdiği gibi sünneti de indirdiği" belirtilir (Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 6/122)
Şu halde Hz. Peygamber, taşıdığı peygamberlik vasfının bir yönü icabı istişâreye muhtaç değilse de, diğer bir yönü, yani örnek olmak, öğretmek yönüyle de istişâre yapmakla muvazzaftır. Alimler meselenin bu yönünü tavzihte müttefiktirler. Hasan-ı Basri şöyle der: "Cenâb-ı Hak: "İş husûsunda onlarla istişâre et" diyerek mahlûkatın en kâmiline meşvereti emretti. Bu emir, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ashâbına olan ihtiyacı sebebiyle değildir. Bu emirle Cenab-ı Hak, bize meşveretin fazilet ve ehemmiyetini öğretmek ve Müslümanların meşvereti hayatlarında tatbik etmelerini sağlamak; kişinin, âlim bile olsa insanlarla meşverette bulunması gerektiğini öğretmek istemiştir." (İbn Ma’n ed-Dürrî, Temyiz, Yazma, Damat İbrahim Paşa, No: 945, 60/a)
Katâde de aynı âyeti açıklarken emrin Hz. Peygamber'in ashâbının fikirlerine olan ihtiyacından ziyade terbiyevî yönünü dile getirir: "Allah, müşâvereyi Ashab'ın Hz. Peygamber'e ülfet ve yakınlığını artırmak ve onların (içlerinden geçebilecek her çeşit mülâhazaları bertaraf ederek) nefislerini hoş kılmak için emretti" (31)
Müşâvere emrinin "kalplerin hoş kılınması" gayesine raci olduğu farklı alimlerce te'yid edilen bir husustur (Bak. İbn Kesir, Tefsir II/142, 143; Muhammed İbn Allan, Delîlu’l-Fâlihîn, Mısır, 1971, III/209). İlk nazarda mübhem gibi gelen bu tabirin aydınlanması maksadıyla İbn Kesir'in: "Böylece insanlar, yaptıkları işlerde daha şevkli (enşât) olurlar" izahını (İbn Kesir, Tefsir II/142) kaydedebiliriz.
İstişâreye ehemmiyet vermeyen diktatörlerin hâlet-i rûhiyesini inceleyen araştırmacılar onların son derece kuşkulu ve ürkek olduklarını, zaman zaman delilik derecesine varan ruhî bunalımlar geçirdiklerini ifade ederler.
Siyasî tarihçiler, diktatör idarelerin, bizzat diktatörlerin ölümü ile sona erdiğini ifade ederken, sosyolog ve içtimaiyatçılar da temeli istişâreye dayanan "demokratik" idare ve terbiyenin halktaki mesuliyet ve teşebbüs ruhunu artırdığını belirtirler.
Şu halde, istişârenin ehemmiyetinden bahsederken onun bu yönüne de hususen parmak basmak gerekmektedir: İstişâre idare edenle idare edilenler arasında karşılıklı sevgi, saygı, itimad ve güvenin en mühim sebeplerinden biridir. Fikri alınan kimse, onlara karşı içinden geçebilecek kuşku, endişe, suizan, korku gibi hislerden kalbini temizleyerek kendisine değer verilmiş olma düşüncesinin de iştirakiyle samimi bir hürmet ve itaat duygusuyla bağlanacak, idare eden de bilmukabele ona karşı daha ziyade merhamet ve şefkatini ziyadeleştirecektir. Eslaf alimlerimiz bu durumu "ülfetin ziyadeleşmesi", "kalplerin hoş kılınması" gibi tâbirlerle ifade etmişlerdir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi