Zekâtın Önemi ve Hikmetleri - Zekat - 38. Sayfa
Zekâtın Önemi ve Hikmetleri
Zekât, her şeyden önce kulun Allah'ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel örneklerindendir. Çünkü zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun görevi, öncelikle neden ve niçinini araştırmadan Rabbı tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emirle, canının yongası olan malını hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu ödemiş olur. Bu temel özelliğin, yani ibadeti geçerli kılan esas unsur olan Allah'ın emrettiği ve O'nun rızasına uymak için yapılması yanında, zekâtın insanı günah ve cimrilik kirlerinden temizleyip onu olgunlaştırması, imanını sağlamlaştırması gibi hikmetleri ve kişi ve toplum açısından büyük önemi vardır.
Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât verende, zekât alanda ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar.
"Mü'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duan, onlar için bir sükûnettir/rahatlık ve huzurdur. Allah işitendir, bilendir." (9/Tevbe, 103)
"Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah mağfiret eden, merhamet edendir." (9/Tevbe, 5)
"Onlar, eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşleriniz olurlar." (9/Tevbe, 11)
Meallerini kaydettiğimiz âyet-i kerimelerden ilki, zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanmasını, dolayısıyla İslâm devleti tarafından zekât işlerinin idare edilmesini emretmekte ve bu malî ibadetin, müslüman toplum için önem derecesini yeteri kadar yansıt- maktadır. Bundan anlaşılıyor ki zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, İslâmî devletin yaptırımı ile toplanarak kurumlaştırılmıştır. Nitekim Peygamberimiz, çeşitli bölgelere zekât tahmin memurları ile, zekât toplamakla görevli âmiller/tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam almış; vefatından sonra halifelik makamına getirilen Hz. Ebu Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden bazı kabile reisleri üzerine askerî kuvvet göndermek sureti ile onlarla savaşmış, kendilerini itaat altına almıştır (Buhârî, c. 2, s. 106).
Zekât, ferdin vicdanına ve inancına terk edilirse, imanı zayıf olan müslümanlarda ihmale uğrayarak müeyyidesiz/yaptırımsız kalır; kendinden beklenen fayda sağlanamaz. Günümüzde, zekâtın zorunlu olarak İslâm devletince alınıp yerlerine tevdi edileceği ortam yaşanmadığından toplumda meydana gelen iktisadî çöküntü, bunun bir örneğidir. Müslümanların sağlam bir dayanışma içinde her yönüyle bağımsız ve özgür olabilmeleri için zekâtın vazgeçilmez konumu gözden uzak tutulmamalıdır. Zekâtın, bizzat Hz. Peygamber, dolayısıyla İslâm devleti tarafından toplanma emrinin bu manayı içinde taşıdığında hiç şüphe yoktur.
Yukarıdaki ikinci âyette (9/Tevbe suresinin 5. âyetinde) şirkten dönenlerden, namazı kıldıktan sonra zekâtı vermeleri istenmekte; yalnız müslümanlığı kabul etmeleri kâfi görülmeyip ruhun gıdası ve kıvamı olan namazı kılmaları, dünya hayatının düzen ve nizamının önemli sebebi olan zekâtı da vermeleri şart koşulmaktadır. Bu bize, özellikle bu iki emrin yerine getirilmediği toplumlarda huzur ve mutluluk bulunmayacağını gösteriyor. Zekât vermeyen kişi, şirkten dönse de serbest dolaşamaz; itaat ve teslimiyetini ancak zekât ödemekle ifade edebilir.
Üçüncü âyette (9/Tevbe, 11), müşriklerin tevbeden sonra namaz kılıp zekâtı da ödemeleri din kardeşliğinin tahakkuku için şart koşulmaktadır. Buna göre zekât vermeyenlerin müslümanların kardeşlik safına katılamayacakları anlaşılmaktadır ki, bu bize zekâtın ne derece ehemmiyeti olduğunu göstermeye yeterlidir.
Zekâtın önemi hakkında Hz. Peygamberimiz'in birçok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim:
"Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir." (Tirmizî, c. 3, s. 144; İbn Mâce, c. 1, s. 578)
Ashabdan Cerir bin Abdillah, Rasulullah (s.a.s.)'e, "namazı kılacağıma, zekâtı vereceğime ve her müslümana öğüt vereceğime dair bey'at ettim, söz verdim" diyor. (Buhârî, c. 2, s. 106)
Peygamberimiz vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebu Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı zekât vermeyeceğiz diyerek İslâm devletine isyan etti. Hz. Ebu Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: "Sen bu insanlarla nasıl harbedersin? Halbuki Rasulullah (s.a.s.): "Allah'tan başka ilâh olmadığı-na ve benim O'nun Rasülü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla harbetmekle emrolun-dum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. (Adam öldürmek gibi) kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır ve onun hesabı Allah'a aittir" buyurdular. Hz. Ömer'in bu sözü üzerine halife Hz. Ebu Bekir şu cevabı verdi: "Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât Kur'an-ı Kerim'de altı yerde beraber zikredilmiştir.) çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah'a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla harbederim." Hz. Ebu Bekir' in bu dirâyeti karşısında hayrete düşen Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah'ın, Hz. Ebu Bekir'in kalbine ilhamından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım" dedi. (Buhârî, c. 2, s. 105; Nesâi, c. 5, s. 11).
İslami Okul Okulların En Önemlisi