Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zekat - 43. Sayfa

e- Malın Mülkün Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir

 

Mü'min, Allah yolunda zekât vermenin bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah'a nisbet eder. Zekât eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü'minler bilirler ki, tüm zekâtlarını, Allah'ın verdiği rızıktan infak etmektedir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü'min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü'min, Allah'ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü'min, malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin, mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı bilinç ve davranış söz konusudur.

Mü'min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Zekâtımızı kendi malımızdan değil; Allah'ın bize emaneten verdiğinden bir kısmını dağıttığımızı anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi zekât veren kişi de haddini bilir.

Allah tarafından kullarını imtihan için zekâtın emredildiği belirtilir. Çünkü müslüman, Allah'ın her emrettiğini yapacağına, her yasakladığından kaçacağına ve yalnız Allah'a  kulluk yapacağına söz veren insandır. İşte zekât, Allah'a iman ve itaat konusunda kulun sâdık olup olmadığını denemek için farz kılınmıştır. Zekâtını vermeyen, yalancı olduğunu göstermiş ve Allah'tan başka, bir de mala/paraya taptığını ortaya koymak suretiyle dünya ve âhiretini mahv etmiş demektir.

İnsanların cömertlikten, zekât ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: "benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile, "başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir. İslam dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslam'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Tealâ'nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah'tır (3/Al-i İmran179; 57/Hadid, 10). Kur'an-ı Kerim'de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır. Mülk Allah'ın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü'min için en makul bir olay olarak değerlendirilir.  Mü'mindeki zekât, infak ve cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.

Mü'minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır;  "ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (34/Sebe', 39) Mü'min, İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez (2/Bakara, 268); İdris gibi cömertliği emreder.

Zekât, zenginin malına karışmış fakirlerin hakkıdır. "Onların mallarında dilenci ile mahrumun hakkı vardır." (70/Meâric, 25). Bir zenginin sürüsüne karışan fakir koyunu, hükmen ne ise, zenginin cebindeki fakir hakkı, yani zekât da odur. O yüzden sürüye karışan koyunu benimsemek ne kadar çirkin bir şey ise, cebindeki fukara hakkını vermemek de o derece çirkindir.