Dinin Pratiğinde - Ikrah - 10. Sayfa
Dinin Pratiğinde/Uygulamada Zorlama
İslâm’ın, herhangi bir kimseyi zorla İslâm’a sokması veya imanın bir gereği ve tezâhürü olan ibâdet ve dinî şiarlara uymaya zorlamasının sözkonusu olmadığını ifade ettik. Ancak bu, İslâm’ın tamamen vicdanlara hapsedilen bir inançtan ibâret olduğu veya bireysel ve toplumsal alanla hiç ilgilenmediği izlenimi vermiş olmuyor mu? Elbette bunun açıklığa kavuşması gerekir.
Bir Alman bilgininin söylediği gibi, yaptırım gücü olmayan hak, anlamsız boş bir sözden ibârettir. Büyük düşünür Muhammed İkbal’in ifâdesiyle de kuvveti olmayan din, sadece ve sadece felsefedir. Bu bakımdan İslâm da sadece gönüllerde yaşayan bir din olsun diye gönderilmiş olamaz. Onun da bireysel ve toplumsal alanla ilgili hukukî düzenlemeleri, bozgunculara karşı yaptırım gücü olan cezâî hükümleri mevcuttur.
Her hukuk sistemi, kendisine tâbi vatandaşları, kanunlarına uymaya mecbur ettiği gibi, İslâm hukuk sistemi de kendi tabiiyetinde yaşayanları, prensiplerine uymaya, getirdiği düzene göre yaşamaya mecbur eder. Bunun içindir ki Kur’an bazı suçlara bazı cezalar getirmiş, birçok ahlâksızlıkların ortadan kaldırılmasını emretmiş, birçok şeyi farz kılmış ve müslümanlara, Allah’ın Rasûlüne ve kendilerinden olan ülü’l-emre itaat etmelerini emretmiştir. Bütün bu hükümleri uygulama alanına koyabilmek için bir güç lâzımdır. Bu güç ister devlet gücü olsun, isterse toplumun mânevî baskısı olsun. Buradan anlaşılmaktadır ki Kur’an, “dinde zorlama yoktur” sözüyle hiçbir zaman, “İslâm hayat nizamında kuvvet ve zor kullanmanın yeri yoktur” dememiştir (Mevdûdi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 224).
Şurası da bir gerçektir ki, Kur’an’ın, hakkında cezalar belirlediği suçlar, ortadan kaldırılması gereken pislikler, toplumun arındırılması gereken kötülüklerdir. Toplumun sağlam olması için bu kötülüklerin toplumun bedeninden uzaklaştırılması amacıyla birtakım yaptırımların kullanılması gereklidir. Çünkü suçluların suçunu unutturacak bir seviyede suçlulara aşırı şefkat göstermek doğru değildir. Caydırıcı cezayı engelleyen her şefkat, aslında onların kötülük yapmasına imkân verir, toplum onların suçlarına mâruz kalır.
Burada şu inceliğe dikkat çekilmesi gerekmektedir: Kur’an, bireysel olarak Allah’a kulluk yapma/ibâdet konusunda bir zorlamayı esas almadığı gibi, yapılan kötülüğün sadece insanın kendisiyle sınırlı olması durumunda bir yaptırımı, yani kuvvet kullanmayı da öngörmez. İslâm’ın yasakladığı davranışlar, toplumu etkilemeye yöneldiğinde veya toplumsal yozlaşmaya zemin hazırlamaya başlaması durumunda kuvvet kullanma devreye girer. Kur’an’ın bazı suçlardan dolayı belirlediği cezaların uygulanması için ileri sürdüğü şartlarda ve Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarında meselenin bu yönü ön plana çıkmaktadır.
Meselâ zinâ, başlı başına yasaklanan bir davranıştır ve Kur’an’da yüz sopa cezâsıyla cezâlandırılması emredilmektedir (24/Nûr, 2). Ancak, bu cezânın uygulanabilmesi için bu suçu işleyenlerden en az dört şâhit tarafından görülüp tesbit edilecek şekilde işlenmiş olması (4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 13) veya suç işleyenler tarafından bundan haberi olmayanların yanında itiraf edilmesi gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadığı takdirde kimsenin zinâ yaptığı iddiâsıyla hesaba çekilemeyeceği, hatta bu şartlarla isbat edilmediği/edilemediği halde başkalarına zinâ isnâdında bulunanların da iftirâ suçu işlemiş olduklarından hareketle cezâlandırılacakları ve onlara seksen sopa vurulacağı hususu bir ilke olarak ortaya konmaktadır (24/Nûr, 4). Dolayısıyla bundan, zinâ suçunun, sadece işleyenlerce bilindiği durumlarda âhiret ile ilgili cezâî sorumluluktan kurtulmamakla beraber, dünyada cezâlandırılmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Yine, hırsızlık yapan birisinin, malı çalınan kişi tarafından Hz. Peygamber’e getirilmesi ve cezânın uygulanacağının bildirilmesi üzerine, mal sahibinin bağışlama isteğini Hz. Peygamber’in, “bana gelmeden önce bağışlasaydın!” diyerek reddetmesi (Ebû Dâvud, Hudûd 14; Nesâî, Kat’u’s-Sârık 5; İbn Mâce, Hudûd 28; Muvattâ’, Hudûd 28), suçun bireysel alanda kaldığı sürece cezâlandırılmayacağını, ama toplumsal bir niteliğe bürününce cezânın vazgeçilmez olacağını ortaya koymaktadır.
Yine, namaz, oruç, hac gibi ibâdetleri yerine getirmeyenlere herhangi bir yaptırım uygulanması öngörülmediği halde, zekât vermeyen/vermek istemeyenlere yönelik Hz. Ebû Bekir’in savaşmak istemesi ve onun bu tavrını diğer sahâbenin de onaylaması, zekâtın sosyal boyutunun olmasıyla izah edilebilir. Diğer bir ifâdeyle, sözgelimi namaz kılmayan, oruç tutmayan bir kişi, bu tavrıyla toplumun diğer bireylerine yönelik herhangi bir hakka tecâvüz etmiş olmamakta; buna karşılık zekâtı vermemekle, başkalarının kendi malı içinde bulunan haklarını gasbetmiş konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla işlendiğinde bir yaptırım gerektiren suçlar, bireysel olmaktan çok; toplumsal bir nitelik arzetmektedir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi