Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Üçüncüsü - İslami Bilgiler - Islamin Hareket Metodu - 13. Sayfa

Üçüncüsü: İslami Hareket Metodu Yapıcı Ve Hareketlidir.

 

Yapıcılık İslami düşüncenin ve İslami hareket metodunun özelliklerindendir. Hareket ise müslümanın temel özelliğidir. Müslümanlar İslami düşünceden ve İslami hayattan uzaklaştıkları zaman bu özelliklerini kaybederek pasifleştiler.

Seyyid Kutub şöyle diyor:

"Bu düşünce sistemi vicdanlarda o derece yer ediyor ki, ifade ettiği manayı pratik şekilde gerçekleştirmek ve pratik bir tercüman durumuna sokmak için ferdi fiilen harekete geçiriyor. Ve bu dine bağlanmış olan mü'min, vicdanında, bu imanı taze ve canlı şekilde hissediyor, onun son derece etkili bir güç olduğunu görüyor, hem kendi varlığı itibarıyla etkili, hem de insanın çevresini saran kainat içerisinde etkili olduğunu kavrıyor...

Gerçek odur ki, İslam düşüncesi tek başına vicdanlarda yaşayan ve vicdanlarda yer etmeyle yetinip tasavvufi veya ruhani, nazari veya hayali pasif bir varlık olmaktan tamamen uzaktır. İslam düşüncesi, inşa edilmesi arzu edilen pratik bir hayat için hazırlanmış plan durumundadır. Ve hayatın bu plana göre yürütülmesi şarttır.

Ne var ki, uzun zamandan beri bu planın tatbikatı görülmediği için bizzat planın da değeri kavranılamamıştır.Pratikte uygulanması düşünülmeyen hayali bir varlık olarak değerlendirilegelmiştir.

Bugünkü müslümanın, duygu dünyasında yer eden İslam düşüncesi işte budur. Bunun içindir ki, gerçek müslüman devamlı olarak vicdanının derinliklerinden gelen itici bir ses duymaktadır... Bu ses onu düşünce sistemini pratik dünyada tatbik etmeye itmektedir. Her an hareket teşvik etmekte ve çalışmaya sevketmektedir. İşte bunun için gerçek müslüman, bütün faaliyetlerini ve imani enerjisini bu yapıcı sahada harcamaya çalışmaktadır. Evet insanların hayatında fiilen tatbik edilen pratik bir İslam nizamını inşa etmek için...

Kur'an-ı Kerim'de imandan veya mü'minlerden söz edilirken bu imanın partik bir tercümanı olan hareketten de söz edilir. O halde mesele sadece duygu ve hayal dünyasında yaşamaktan ibaret değildir. Asıl önemli olan; İslam düşüncesinin hayat sistemine veya İslamın hayat görüşüne uygun bir planın pratik hayatta yer etmesi ve tatbik edilmesi için fiilin sarfedilmesi gereken hareket ve enerji meselesidir.

Hem müslüman İslam anlayışının kendisine verdiği düşünce ile bilir ki; ilk olarak, o şahsen bu dine şahidlik etme vazifesini yerine getirmekle mükelleftir. Bunu yapmadığı müddetçe vicdan huzuruna kavuşamaz. Zihni rahat etmez. Allah'ın kendisine bir lütuf eseri olarak ihsan ettiği İslam nimetinin borcunu ödemiş saymaz. Ve bunun için bu vazife yapamama ezikliği ile dünya ve ahiretteki ilahi azaptan kurtulmanın çarelerini arar. Ya bu, ya o... Ya doğrudan doğruya ve tam olarak şehadet vazifesini ifa edecek; malı ve canı ile bu yoldaki mükellefiyetlere katlanacak, ya da katlanılması mümkün olmayan azabı tadacak.

Müslüman bu şehadet vazifesini önce kendi nefsinde tatbik eder. Şahsen pratik hayatında en küçük faaliyet şeklinde bile olsa şehadet vazifesini yerine getirir. Hayatı ile akidesinin üzerine kaim olduğu düşünce sistemi arasındaki uygunluğu temin eder. Müslümanın küçük veya büyük hiçbir hareketi yoktur ki o hareketiyle bu dine şehadet vazifesini gerçek manada yerine getirmekle mükellef olmasın. Evet sadece dille şehadet değil, hatta gönülle de şehadetten ibaret değil... Fiilen şehadet... İmanı tasdik eden, ayan beyan görünen ve pratik hayatta eseri müşahede edilen, insanların dünyasında göze ilişen pratik bir şehadet...

İkinci olarak; müslüman başkalarını bu nizama davet ederken ve onu açıklarken, şehadet vazifesini yerine getirir. Onu bu davete ve açıklamaya sevkeden bir çok mühim sebepler vardır.

Birinci Sebep; Allah'ın huzurunda kurtuluşa ermek ve İslam nimetinin şükrünü ifa etmek için eda edilmesi gereken şehadet vazifesidir.

İkinci Sebep; İnsanların hayrını arzu edip kendisinin hidayete ulaştığı bu hayır yolunda başkalarının da hidayete ermesini istemek...

Nitekim bu arzu insanın sadece nefsi ile veya ailesi ile ilgili, akraba ve kavmiyle hatta kendi cinsinden olan insanlarla ilgili değildir. O bütün insanlıkla alakalıdır. Çünkü müslüman bizzat kendi düşüncesinin bütün insanların kardeşliğini ilan ettiğini bilir.

Üçüncü Sebep; müslümanın şuurunda yer eden, sapıklığa düşen insanların yanılmalarından doğan mesuliyetin kendi omuzuna yüklenmiş olması duygusudur.

Müslüman kendi doğru yolunu öğrenip belledikten sonra diğer insanlara da onu açıklamadıkça mesuliyet yükünden kurtulamaz.

Esas itibariyle bu yük çok ağır, vicdanları yakan bir yüktür. Bazen insan omuzu bu yükü kaldıramayacak kadar cılızlaşır. Ne var ki müslüman bu mesuliyet yükünün bütün Rasullere yüklenmiş olduğunu ve Rasullerden sonra bu yükün kendi omuzuna bindiğini ve bundan mesul olduğunu bilir.

"Rasullerden sonra, insanların Allah'a karşı bir delili olmaması için, gönderilen müjdeci ve uyarıcı rasullerden bir kısmını daha önce sana anlatmıştık."   (Nisa: 165)

"Biz Rasul göndermedikçe azab edici değiliz." (İsra: 15) 

Müslüman şehadet vazifesini; Allah'ın nizamını insanların hayatına yerleştirmek, islam düşüncesinden doğan İslam şeriatını hakim kılmak ve beşer topluluğunun hayatını bu şeriate göre düzenlemek için faaliyet sarfederek yerine getirir."

(İslam Düşüncesi s:182-185)

"İnsan şuurundan pasiflik duygusunun silinmiş olması onun hareketlerinde ayrı bir faaliyet ve tesir unsuru olur. İslam sadece müslümanın zihnindeki pasif düşünce tarzlarını silmekle kalmaz. Bunun yanı sıra onu aktif faaliyetlere sevkederek destekler. Çünkü ona Allah-u Teala kudretinin hem kendisini, hem de çevresinde bulunan kainatı kuşattığını öğretir. Ve kendi hareketi ile ilahi takdirin gerçekleşeceğini bildirir."

"Bir millet kendisini değiştirmedikce Allah onların durumunu değiştirmez."               (Rad: 11)

(İslam Düşüncesi s:187) 

"İman hakikati, onun yolunda düşmanlarıyla savaşırken kemale erer ve kalbde yerleşir. Çünkü mücahid, başkalarıyla mücadele ederken, kendi nefsiyle de mücadele etmektedir. İmanında yepyeni ufuklar açılır. İnsan ve insan hayatıyla ilgili bir çok hakikatleri keşfeder.

Mücahid nefsiyle, duygularıyla, düşünce ve adetleriyle en yüksek dereceye ulaşır. İnsanı bu dereceye ancak dava uğrunda mücadele ulaştırır. Evinde rahat rahat oturmakla bunu elde etmesine imkan yoktur."

(Din Dediğin Budur s:10)

"Bir hakikat daha vardır, o da; hak yolunda mücadele ederken başa gelen belalar ve çekilen zorluklar nefisleri temizlediği gibi, müslüman saflarını samimi olmayanlardan ayıklamak, cemiyeti kalpsizlerin, münafıkların, riyakarların, sahtekarların ve insanları birbirine düşürmek maksadı ile çalışan zümrelerin kötülüklerinden kurtarmak için en elverişli çaredir."

(Din Dedigin Budur s:11)

 "Fakat İslam akidesinin ana damgasını taşıyan ve bu akideden meydana gelen toplum mührünü ihtiva eden bir hareket, hiç kimsenin başkalarından gizlenmesine müsaade etmez. Çünkü bu cemiyeti meydana getiren fertlerden her biri mutlak şekilde hareket etmek zorundadır. Hareket... Akidesiyle hareket... Kanıyla hareket... Toplumuyla hareket... Birbirene organik bağla bağlanan bir toplum oluşturmak için hareket... Çevresini saran cahiliyyetle ve bu cahiliyetin gerek kendi nefislerinde, gerekse etrafında bulunan insanların nefislerinde bıraktığı artıklarla sürekli bir savaş... Dinmeyen bir savaş... Ve kıyamete kadar devam edecek cihad...

Hareketin durumuna göre ve hareket esnasında, cemiyet içerisindeki her ferdin durumu belirir. Görevler o zaman dağıtılır. Toplumu teşkil eden fertler ve görevler arasında uygun bir organik birleşim ancak o zaman meydana gelir."          

(Yoldaki İşaretler s:117)