Fakirlik Kaygısı ve İğrenç Fiiller - Israf - 47. Sayfa
Fakirlik Kaygısı ve İğrenç Fiiller:
Câhiliyye döneminde bazı kimseler fakirlik ve yoksulluk korkusundan kız çocuklarını öldürüyorlardı. Önceki âyette yüce Allah'ın rızkı dilediğine bol şekilde verdiği, dilediğinin rızkını da kıstığı vurgulandıktan sonra surenin seyri içindeki en uygun yerde fakirlik korkusuyla çocukları öldürme yasağı geliyor. Madem ki, rızık Allah'ın elindedir, öyleyse çocukların çokluğu veya bu çocukların kız ya da erkek oluşu ile fakirliğin hiçbir ilgisi yoktur. Bu konuda yetkinin tamamı Allah'ın elindedir. İnsanların düşüncesinde fakirlik ile nüfus artışı arasındaki ilgi reddedildikten sonra ve bu açıdan inançları düzeltildikten sonra canlıların fıtratına ve hayatın yasasına aykırı olan bu barbarca geleneğin etkenleri de ortadan kaldırılmış olmaktadır.
“Yoksulluk kaygısıyla evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek ağır bir suçtur.” (17/İsrâ, 31). İnanç sisteminde başgösteren bozukluk, toplumun pratik hayatında da etkisini gösterir. Bu sapma ve bozulma sadece inanç bozukluğu ve ibadet niteliği taşıyan ayinlerle sınırlı kalmaz. Duyguların sağlıklı biçimde işlemesi ve yanlış algılamadan kurtulması sosyal hayatın da düzelip sağlıklı biçimde işlemesi ve yanlış algılamadan inanç sisteminin doğruluğundan kaynaklanır. Kızların diri olarak toprağa gömülmesi örneği insanın sosyal hayatı ve pratiğinde inancın etkilerini en açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu örnek gösteriyor ki, hayatın inançtan etkilenmemesi mümkün değildir. İnancın da hayattan kopuk biçimde yaşaması düşünülemez.
Şimdi de biz burada Kur’ân-ı Kerim'in hayret verici ifade inceliklerini dile getiren bir örnek üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Burada çocukların rızkı babalarının rızkından önce gelmektedir. "Onların da sizin de rızkını veren Biziz." En'am suresinde ise babaların rızkı çocukların rızkından önce gelmekteydi. "Sizinde onların da rızkını veren Biziz.” (6/En'âm, 151). Bu surede çocuklar fakirliğe sebep oldukları için öldürülmüşlerdir. Bu nedenle onların rızkı âyette öne alınmıştır. En'am suresinde ise, onların öldürülüşü babalarının bilfiil fakir olmaları nedeniyle olduğundan, babalarının rızkı öne alınmıştır. Dolayısıyla rızıkların ileriye-geriye alınışı her iki yerde de ifadelerin anlamlarına göre uygun yere yerleştirilmiştir.
Mevdûdi diyor ki: “…Asmalı ve asmasız bahçeleri…” Arapça 'Cennat (ün) ma'şurat' kelimeleri kemerli, yerden yükselip sırt yaparak yeniden yere dökülen bitki bahçeleri olup, bağlar olarak çevrilebilir; ve ğayru ma'şurat ise yerde yatmayan bitki bahçeleri anlamına gelip yüksek ağaçlardan oluşan bahçeler şeklinde çevrilebilir.
“…Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır…” (6/Enâm, 142). Bu âyetin bulunduğu bölümden Allah'ın üç şeyi vurguladığı ortaya çıkmaktadır:
1) "Bahçeler, tarlalar ve sahip olduğumuz hayvanların hepsi Allah vergisidir ve kimsenin bu nimetlerde payı yoktur, dolayısıyle, Allah'tan başka kimseye bunlar için şükredilmez."
2) "Bu nimetlerde kimsenin payı olmadığından, bunlar Allah'ın Kanunu doğrultusunda kullanılmalı ve kimseye bu kullanıma sınır koyma hakkı tanınmamalıdır. Bu nedenle, Allah'tan başkasının koyduğu tapınma biçimlerine uyan herhangi bir kişi Allah'ın çizdiği sınırları aşmış ve Şeytan'ın yollarına girmiş olur."
3) "Bütün bu şeyler insanlığın yiyeceği ve daha başka kullanım yerleri için Allah tarafından yaratılmış olup kimsenin bunları 'ilimsiz haram kılma hakkı yoktur. Bu yüzden, bâtıl inançlar ve zanlar sonucu bunlara getirilen sınırlamaları Allah kesinlikle onaylamaz." (Tefhîmu’l-Kur’an, 6/En’âm, 141. âyetin tefsir)
Yine Mevdûdi diyor ki: “Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. De ki: ‘Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?’ De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.’ Bilen bir topluluk için âyetleri böyle birer birer açıklarız.” (7/A’râf, 30-32)
“Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının.” (7/A’râf, 30). Burada "ziynet" kelimesi, bütün ve uygun bir elbiseyi ifade eder. Âyet, ibadete başlayacakları zaman insanları, tam olarak örtülü olmaya teşvik ediyor. Bu maksat için, sadece İslam'ın mahrem yerler ve bunlara ilaveten toplumdan gizlenmesini istediği kısımların kapanması yeterli değildir. Bundan dolayı kişi imkânları nisbetinde, her iki gayeye de uyacak şekilde münasip ve temizce giyinmelidir. Bu emir, o devirde cahil kimselerin benimsedikleri ve o zamandan beri uygulayageldikleri yanlış tutumu çürütme anlamınadır. Bu kimseler, insanın Allah'a tam veya yarıçıplak halde ibadet etmesi ve O'nun huzurunda saçı-başı dağınık, perişan bir görünümde bulunması gerekmektedir diye düşündüler. Tam aksine Allah, sadece çıplaklığı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda insanın ibadet sırasında tam, düzgün ve temiz bir elbise giyinmiş olmasını emreder.
“Çünkü O, israf edenleri sevmez.” Yani, "Helâlı haram, haramı helâl kılmak yoluyla, tayin edilen sınırları aşan kimseleri Allah sevmez. Bundan dolayı O, umursamaz bir tavır takınan, kendilerini açlık rejimine tabi tutan veya Allah'ı memnun edeceği zannıyla, temiz ve helâl olanları kendilerine haram kılmak gibi ahmakça inanç sahiplerinden hiç hoşlanmaz. O, kendisine ibadet etmenin icaplarından olarak böyle bir şey istememektedir, hayır, aksine kişinin güzel-temiz bir elbise giymesinden ve lütfettiği temiz şeyleri kullanmasından memnun olur. Onun şeriatına göre asıl günah olan şey, helâlı haram veya haramı helâl kılmakla O'nun koyduğu sınırları aşmaktır.
“De ki: ‘Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” Bu soru şeklinin, Kur’ân-ı Kerim'in bâtıl yol ve dinleri çürütmek için kullandığı tipik bir usul olduğuna dikkat edilmelidir. Soruda ima edilen tema şudur: Allah tüm temiz, iyi ve güzel olan şeyleri kulları için yarattığından, bunların kullarına haram kılınması Allah'ın iradesi ile olamaz. Binaenaleyh, eğer dinî, ahlâkî toplumsal bir sistem, bunları haram veya mekruh kılar veya bunları ruhî yücelme ve ilerlemeye engel olarak düşünürse, işte bu özelliği, o sistemin Allah'tan gelmediğini daha başında gösteren açık bir delildir.
De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Yani, "aslına bakılırsa, hayatın iyi ve hoş olan bütün yönlerinin müminler için olması istenir. Çünkü hakiki mülk sahibine tam olarak inanan ve inanç sahibi olmanın mükâfatına layık olan kullar da onlardır. Fakat bu dünyada, hayatın nimetleri kâfirlere de verilir, çünkü burası insanoğlunun imtihan yeridir. Bundan dolayıdır ki kâfir, müminden daha büyük bir pay alabilir. Fakat, iyi ve güzel şeylerin iman temeline göre dağıtılacağı ahirette ise, bütün bu güzel ve temiz şeyler sadece müminlerin istifadesine sunulacaktır. Diğer tarafta, Allah'a karşı isyan tavrını benimsemiş olan inançsız kimseler, bu dünyada O'nun nimetleriyle yaşamalarına rağmen, âhirette bu ikramlardan hiçbir şey alamayacaklardır." (Tefhim, 7/A’râf, 30-32. âyetin tefsiri)
Mevdûdi, yine şöyle der: “Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle…” Bu üç madde (17/İsrâ, 28-30. âyetlerde ifâde edilen), üç-beş kişinin kazanç ve servetini sadece kendisine harcaması için ayırmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kendi ihtiyaçlarını normal bir şekilde karşılamak ve akrabalarının, komşularının ve diğer muhtaç insanların haklarını vermek için elinden geleni yapmalıdır. Bu tür davranışlar, İslâm'ın toplumsal hayatında birlik, sevgi, ve adalet ruhunun doğmasına yardımcı olacaktır. Böylece her akraba diğeriyle birlik olacak, her zengin yakınındaki fakirlere yardım edecek ve her yolcu kendisini cömert ev sahipleri arasında şerefli bir misafir olarak bulabilecektir. Hak kavramı o denli geniş kapsamlıdır ki, her birey tüm diğer insanların kendisi ve serveti üzerinde hakları olduğunu kabul etmeli ve onlara iyilik yapmadığı, bilakis haklarını verdiği gibi bir duygu içinde yardım etmelidir. Bu durumda eğer bir kimse yardım edebilecek durumda değilse karşısındakinden özür dileyecek ve Allah'a, O'nun kullarına yardım edebilmesini sağlayacak, servet vermesi için duâ edecektir.
“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın.” (17/İsrâ, 29) "Elini boynuna bağlı olarak asma" diye kelimesi kelimesine tercüme edilen cümle "cimri olma" anlamına gelir. "Onu büsbütün de açıp saçma" ise, "Savurgan ve müsrif olma" anlamına gelir. Eğer 27 ve 29. âyetler birlikte okunursa Kur'an'ın insanlardan orta yolu takip etmelerini, yani ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek denli cimri, ne de kendi ekonomik durumlarını çökertecek denli savurgan olmamalarını istediği anlışılır. Bunun aksine onlar dengeli bir biçimde davranmayı öğrenmeli; parayı harcaması gereken yere harcamalı ve kendilerini felakete sürükleyecek savurganlıktan sakınmalıdırlar. Gerçekte parayı insanın gerçek ihtiyaçlarından olmayan, faydasız yerlere, yani gösteriş, lüks, günah fiiller ve buna benzer yerlere harcamak, Allah'ın verdiği nimete karşı nankörlük etmektir. Bu nedenle bu tür yerlere para harcayanlar şeytanın kardeşleridir.
Bu iki cümle de sadece bireye yapılan ahlâkî tavsiye ve emirden ibaret değildir. Bu emirler, İslâm toplumunu ahlâkî eğitim, sosyal baskı ve hukukî sınırlamalarla savurganlıktan korumaya yöneliktir. Buna uygun bir şekilde Medine İslâm Devleti'nde toplumu savurganlıktan korumak için bazı önlemler alınmıştı. Birincisi, savurganlık ve lüksün bir çok çeşidi kanunen yasaktır; yani haramdı. İkincisi bunlara karşı hukukî önlemler alınmıştı. Üçüncüsü, israfı içeren gelenekleri ortadan kaldırıcı sosyal düzenlemeler yapılmıştı. Devletin, bireylerin açıktan yaptıkları israfı engelleme hakkı vardır. Her şeyin ötesinde zekat ve sadaka, pintiliği ve para biriktirme arzusunu ortadan kaldırmaya yardımcı oluyordu. Bu önlemlerin yanı sıra insanların savurganlıkla cimriliği, cömertlikle hasisliği birbirinden ayırmasını sağlayan genel bir toplumsal sağduyu yaratılmıştı. Öyle ki cimri insanlar aşağı görülüyor, cömert insanlar şerefli kabul ediliyordu. Bu zihni ve ahlâkî tavır İslâm toplumunun bir parçası olmuştu. Bugün de İslâm toplumunda cimri ve savurgan insanlar aşağı görülmekte, cömert insanlara ise her yerde saygı gösterilmektedir.
“Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine -genişletir- yarar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir.” (17/İsrâ, 30). Yani, "İnsan, insanlar arasında servet bakımından var olan eşitsizliğin hikmetini anlayamaz." Bu nedenle suni araçlarla doğal servet dağılımını değiştirmeye çalışmamalıdır. Doğal eşitsizliği ortadan kaldırmak veya onu adaletsiz bir hale sokmak için suni araçlar kullanmak doğru değildir. Her iki aşırı uç da yanlıştır. En iyi ekonomik sistem, servetin ilâhî kanuna uygun bir şekilde dağıtılmasına dayanan sistemdir.
Ekonomik eşitsizliğin hikmetini anladıktan sonra, bu farklılığı kendiliğinden kötü saymak ve sınıfsız bir toplum yaratmaya çalışmak gibi problemler söz konusu olmaz. Böyle bir problemin doğmamasının yanı sıra, insan doğasına daha yakın olan ve bu ilâhî kurallar üzerine kurulan Medine toplumunda ekonomik farklılıklara suni araçlarla müdahale edilmiyordu. Fakat ahlâkî ve hukuki düzenlemelerle bunlar, adaletsizlik yerine bir çok ahlâkî, ruhi ve kültürel fayda ve güzelliğin doğmasında rol oynamışlardır. Böylece evrenin yaratıcısı tarafından yaratılan ekonomik farklılıkların hikmeti Medine'de gözler önüne serilmiştir.
“Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara da, size de biz rızık veririz. Şüphe yok, onları öldürmek büyük bir hata (suç ve günah)dır.” (17/İsrâ, 31). Bu âyet, eski çağlardan günümüze dek süregelen doğum kontrolü hareketini kökten yasaklamaktadır. İnsanları, çocuklarını öldürmeye veya düşük yaparak yok etmeye yönelten dürtü açlık korkusuydu. Çağımızda buna yeni bir metot daha eklenmiştir: Kürtaj, İslâmî tebliğin bu maddesi insanların suni metotlarla çoğalmayı engellemesini yasaklamakta ve Allah tarafından emredilen doğal metotlarla üremeyi, çoğaltmaya teşvik etmektedir.
Bu maddeye göre, açlık ve kaynakların azlığına doğum oranını kontrol etmek gibi bir çözümü öne sürmeleri, insanların en büyük hatasıdır. Bu nedenle bu âyette insana şöyle bir uyarı yapılmaktadır: "Ey insan, yiyeceklerle ilgili düzenlemeleri yapan sen değilsin, fakat seni yeryüzüne yerleştiren, sana nimetler veren ve senden sonra geleceklere de nimetler verecek olan Allah'tır." Tarih bize, bir bölgenin nüfusu ile beslenme kaynaklarının aynı oranda arttığını hatta besin kaynaklarının daha da hızla arttığını söylemektedir. Bu nedenle insanın Allah'ın işine ve düzenlemesine karışması aptallıktır.
Bu öğretinin bir sonucu olarak Kur'an'ın indirilişinden bu yana müslümanlar arasında ne bir doğum kontrol hareketi başlamış, ne de çocuk öldürmeye doğru bir eğilim ortaya çıkmıştır. (Tefhîmu’l-Kur’an, 17/İsrâ, 26-31. âyetlerin tefsiri)
İslami Okul Okulların En Önemlisi