Batılılaşma - İslami Bilgiler - 20. Sayfa
BATILILAŞMA
Batı medeniyetini veya batılı milletleri taklit cime, onlara benzeme harekeli. (Batılılaşma, garbhlaşma, avrupalılaşma, modernleşme, asrîleşme, çağdaşlaşma da denir).
Avrupanın (sonradan Amerikanın da) başta teknolojisi olmak üzere siyasî, sosyal ve hatta kültürel sistemini aktarma ya da iktibas etmeye dayanan fikirler ve uygulamaların tamamı bu kavramın çerçevesine girer. Bu anlamda batılılaşma sadece Türkiye ile ilgili bir mesele değildir. Bütün İslâm dünyası ile birlikte, Rusya, Japonya, Hind, Çin ve giderek bütün Batı Avrupa ile Amerika (Amerika Birleşik Dcv-letleri-ABD) dışında kalan dünyanın meselesi olmuştur.
Bu durumda, batı, Avrupa ile ABD olmakta, bunlara nisbetle diğer ülkeler "doğu" itibar edilmektedir.
Avrupa 15.yüzyıldan İtibaren büyük coğrafi keşiflerle ve yeni teknolojilerin uygulanmasıyla lS.yüzyıldan itibaren sanayileşme ile üstün bir konuma sahip oldu. Batı sömürgeciliğinin boyutları coğrafî keşiflerle olduğu kadar, sanayileşmenin gelişmesiyle de genişledi ve sonunda bütün dünyayı etkisi altına aldı. 18.yüzyıl-dan beri bütün dünya batının tesiri ya da tahakkümü altına girdi. Batı üstün teknolojisiyle kendi dışındaki ülkeleri sömürüye yöneldi. Çeşitli ölçülerde batı sömürüsünün etki alanında bulunan ülkeler, toplumlar batıya karşı mücadele etmek için de batıya benzemek, onun iktisadî, siyasî, sosyal sistemini benimsemek gerektiği fikrine sahip oldular. Bu benzeyiş gerçekleştikçe, batının sömürme usulleri değişerek, fakat daha etkili biçimde, bu ülkeler ve topluluklar üzerinde sürdü.
Batılılaşmanın çerçevesi konusunda farklı görüşler vardır. Batının üstünlüğüne sebep olan teknoloji ve ilmin aktarılması ile yetinil-mesini savunanlar (kısmîciler) yanında batının bir bütün olduğunu, dolayısıyla bütünüyle batıya benzenmesi gerektiğini savunanlar (bütüncüler) da vardır. Bu ikinci gruba giren "kayıtsız şartsız batılılaşmacılık", en uçta, bir kavmin kan ve beden olarak da batılılaşması tezini savunmaya kadar varır. (Türkiye'nin en ünlü aşırı batılılaşmacılarından Abdullah Cevdet 1925'de Türk kanma kan katılması için av-rupadan insan getirilmesini teklif etmişti).
Batılılaşmayı demokratikleşmeyle, parla-mentarizmle, kapitalistleşmeyle, laikleşmeyle eşdeğer sayan görüşler vardır. Batılılaşmanın cemaatçi yapıdan ferdiyetçi sosyal yapıya geçişle gerçekleşebileceği de bu tür tezler arasında zikredilebilir {Mesleki içtimaîciler, Prens Sabahaddin).
Osmanlı Devletinde batılılaşma hareketlerinin başlangıcı 17.yüzyıl sonlarına kadar gotü-rülebÜİr. Bu tarihe kadar kendi tarihini kendi yapan ve batı karşısında ağır basan Osmanlılar, batıda gelişen yeni teknoloji ve askerî sistem karşısında galebe çalamaz, batıyla baş edemez duruma düştü. Askerî alanda batı üstünlüğünün belirginleşmesi Osmanlıların kendilerine olan güvenlerini sarstı. Kuruluşundan beri devamlı hareket halinde olan ve sürekli kendini yenileyen Osmanlı toplumu, 17.yiizyı-lın sonlarında 1683 Viyana bozgunundan sonra Avusturya, Venedik, Lehistan ve Rusya 15 yıl savaştan sonra imzalanan Karlofça anlaşması (1699) ile "ıslahat" ihtiyacını kabul etmek zorunda kaldı. O zamana kadar kötü durumlardan kurtuluş, nizam-ı kadîmin (eski düzenin) diriltilmesinde, ihyasında aranırken, bu tarihten İtibaren galip batının usullerini alma düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı. Bu durum, Avusturya savaşından sonra imzalanan Pasarofça (1718) anlaşmasından sonra uygulamaya dönüştü. Böylece batılılaşma, bir nefs mücadelesi aracı olarak askerî alanda başladı. Teknoloji iktibası bu safhada ön plandaydı. Askerî alanda kısmî değişiklikler, müs-lümanlığı kabul etmiş batılılar vasıtasıyla gerçekleştirildi. Bu başlangıç safhasında bile batılılaşmanın kültürel bir hüviyete sahip olduğu görülmektedir. Nitekim, "Lâle devri" olarak adlandırılan 1718'den sonraki dönem, bütün diğer cepheleri yanında "kültürel farklılaşma" yönüyle de dikkati çeker. Fransaya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Fransız yaşayışı ve kültürü İle ilgili unsurların taşınmasına da vasıtalık etti. Mimarîden günlük hayata kadar batı tarzının yansımaları ilk defa bu dönemde görüldü. Matbaa ve tercüme faaliyetleri yanında hayat tarzı ile ilgili değişmeler batılılaşmanın sonraki yüzyıllardaki gelişme yönünü belirler.
Batılılaşma çabaları 18.yüzyıtın sonundan itibaren daha sistemli bir şekil aldı. 3.Selimle başlayan ıslahatlar2Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde gelişerek sürdü. 3.Selim yeni bir ordu teşkil etmeye çalıştı (Nizam-ı Cedid) ve hayatım bu yolda kaybetti. Halefi 2.Mah-mud, Yeniçeri ocağını İlga ve mensuplarını yok etmeye kadar varan (1826) bir uygulama ile çok yönlü değişikliklere yöneldi. 2.Malı-mud ülkenin bir süre ordusuz kalması pahasına bu fiili gerçekleştirdikten başka, kıhk-kıya-fet ve yaşayışla ilgili iktibaslara girişti. Sultan Mahmud Osmanlı idarî sisteminde ağırlığı olan kurumlan ya ortadan kaldırdı ya da güçsüz hâle düşürdü. Bu cümleden olmak üzere, Yeniçeri Ocağım tamamen ortadan kaldırdı, İlmiye sınıfını etkisiz hâle getirdi. İktisadî gerileme sonucu esnaf ve tüccar da güç kaybetti. ikinci Mahmud döneminden itibaren batı eğitimli ve eğilimli bürokrasi güç kazandı. 2. Mahmud, Osmanlı ülkesinde siyasete ağırlık koyabilecek kuvvetlerin dengesini değiştirirken hasıl olan boşlukları doldurarak geçmiş padişahlara oranla çok despot bir yönetim kurdu. Sonraki devrelerde de tayin edici olacak bauhlaşmacılığın cebrîUİk yönünü bu padişahın uygulamaları belirlemiştir.
Batılılaşmanın askerî-teknolojik sahadan si-yasî-idarî, hukukî ve iktisadî sahalara doğru resmen genişlemesi Tanzimatla gerçekleşti. M.Reşit Paşa tarafından esasları belirlenen "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" 1839'da ilan edil-di. Tanzimat Fermanı sonraki meşrutiyet ve anayasacılıkcereyanının da başlangıcı sayılabilecek unsurlar taşımaktadır. Tanzimat bürokrasisi padişahın otoritesinin sınırlanmasını esas almalarına rağmen, halkın yönetime katılması yönünde bir fikir ve çaba içinde olmamışlardır.
Tanzimat dönemi, Osmanlı Devletinin iktisadî açıdan batı sömürüsüne kesin olarak açılmasına zemin hazırladı. Gülhane Hatt-ı hümayunundan bir yıl önce İngilizlerle imzalanan Baltalinıam andlaşması, Osmanlı Devletinin iktisaden sömürüye açılmasını süratlendiren önemli bir belgedir.
Tanzimatla birlikte Osmanlı Devleti Avrupa ile bütünleşme, Avrupa devletler camiasına dahil olma arzusunu kuvveden fiile çıkarmaya Çalıştı. Gerek 1856 Islahat Fermanı, gerekse Meşrutiyetin İlanı (1876) aynı zamanda bu yöndeki çabaları belgeleyen metinlerdir.
Tanzimatla birlikte Osmanlı kurumlan İkili karakter taşımaya başladı. Gelenekli kurumların yanında ban tarzı kurumlara yer verildi. Bu durum öğretimden adliyeye kadar geniş bir alanda gözlenebilmektedir. Bu dönemde hukuk ve norm iktibasına geniş ölçüde yöne-Hnmİştir. I.Mcşrutiyetlc birlikte batının anayasalı ve parlamentolu toplumlarına benzeme yönünde kuvvetli bir adım atıldı.
Tanzimatla birlikte iktidar bürokrasinin eline geçmiştir. Bürokrasi batıda mutlakî yönetimlerin sınıf savaşları sonucu kısıtlanması sürecini kendi lehine yorumlayarak padişah iktidarım bu çerçevede sınırladı.
Bürokratlar ve aydınlar batının İlerilİğini parlamentoya, kralın iktidarının sınırlanmasına ve anayasaya bağlamaktaydılar. Bu mânada 2.Mahmud'un ayanla imzaladığı sened-i ittifak, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanları Önemli belgeler sayılır. Bütün bunlar olurken, 2-Mahmud'dan sonra teşkil edilen askerî bürokrasi siyasî hayatta rol oynayabilecek bir güç hâline gelmeye başladı. 1859 Kule/i Vak'a-sı asekrî bürokrasinin gelişme yönü hakkında fikir verecek mahiyettedir.
1876'da Mithat-Rüştü-Hüseyin Avni ve Süleyman paşalar ve Şeyhülislamın ittifakıyla bîr darbe gerçekleştirildi. Sultan Aziz tahttan indirildi. Böylece ordu siyasî hayatta ilk defa kesin şekilde rol aldı. Neticede aynı yıl Kanun-ı Esasî ilân edildi. Kanun-ı Esasiye dayalı olarak oluşturulan Meclis 1877'de açıldı. Üyelerin 69'u müslüman, 46'sı hıristiyan veya muse-vî idi. 2.Abdiilhamİd ertesi yıl Meclisi dağıttı, Kanun-ı Esasî'yi yürürlükten kaldırdı (ilga etmedi). Böylece bürokrasinin iktidara ortaklığına son verdi. Halk kitleleri bu hususta Sultan Hamid'i desteklemiştir.
2.Abdülhamİd çeşitli sebeplerle, anayasayı (Kanun-ı esasî) yürürlükten kaldırıp meclisi feshetmesine rağmen batılılaşma yönünde kurumlaşmaları güçlendirerek devam ettirdi. Sultan Abdüthamid'in ayırd edici özelliği, bütün bunlarla birlikte islamcı bir siyaset gütme yönündeki gayretleridir.Meşrutiyetle birlikte ihtilalci batılılaşmacılık
akımı belirleyici olmaya başlamıştır. "Jön Türk, Genç Türk, Yeni Osmanlı" gibi adlarla anılan ihtilalci batılılaşmacılar bütün Abdüî-hamid dönemi boyunca bilhassa yurtdışında teşkilatlandılar. 1908'de ihtilalci cemiyetlerden İttihat ve Terakki ayaklanmalar başlattı. Sultan Abdülhamİd meşrutiyeti 2.defa ilan etti, Kanun-ı esasiyi yürürlüğe koydu. İttihatçılar önce geri planda kalarak ülkeyi yönetmeyi denediler. Sonra 31 Mart olayını bahane ederek iktidara el koydular. Daha sonra da tayin ettikleri sadrıazamı öldürerek (Bab-ı ali baskını) kendileri yönetici oldular. İttihat ve Terakki iktidarı batılılaşma yönünde hayli adım attı ve bir bakıma Cumhuriyet döneminin hazırlayıcısı oldu. İkinci Mcşrutîyet'ten sonra siyasî partiler ortaya çıktı ama, muhalifler İttihatçıların terörüne hedef oldular. l.Dünya Savaşının kaybı İttihatçıları İktidardan düşürdü.
Batılılaşma yönünde zecrî, cebrî ve bütüncü uygulamalar Osmanlı Devletinin yıkılması, hilafetin ortadan kaldırılması ve Türkiye toprakları üzerinde yeni bir devlet kurulmasından sonra gerçekleştirildi. Osmanlı Devletinin sona ermesi ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulması sürecinde antiemperyalist ve anıi-monar-şik mücadeleler iç içe geçmiş görünür. Bununla birlikle bugün dahi, l.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ve "Millî Mücadele", "Millî Mü-cahede", "Millî Savaş", "İstiklâl Harbi", "Kurtuluş Savaşı" ve "Yunan Harbi" gibi adlarla anılan mücadelenin sonunda Osmanlı Devletinin büyük bir süratle tasfiyesini gerçekçi temellere oturtmak imkânına sahip değiliz. Dolayısıyla "yeni Türk devleti"nin kuruluşu ile İlgili görünür ve kayıtlara geçmiş bilgilerimizi aşan arka plan konusunda da aynı şeyleri söylemek durumundayız.
"Cumhuriyet" aydınlar nezdindc idealizc edilen bir sistemdi, batının en mütekamil sistemiydi. Halkın hâkim olduğu bir rejimdi. 1923'de Cumhuriyetin ilânından sonra, sonradan "Atatürk devrimleri" veya "Atatürk devrimi" olarak adlandırılan gelişmeler yaşanmıştır. Cumhuriyetle birlikte Türkiye batılılaşma yolundaki bütün engellerden sıyrılmış oldu. Batılılaşma yönündeki devrimler kılık kıyafetten ağırlık ve uzunluk ölçülerine kadar çok değişik alanları kapsıyordu. Öğretimin birleştirilmesi (yani dini kaynaklı tahsil kurumlarının ortadan kaldırılması), tekke ve zaviyelerin kapatılması (bir nevi dini klüp durumundaki bu kurumlaşmaların ortadan kaldırılması) şer'i mahkemelerin ortadan kaldırılması ve Latin harflerinin kabulü gibi uygulamalar gelenekçi aydınların tam manasıyla tasfiyesine ve netice olarak ülkedeki siyasî gücün batıcı asker ve sivil bürokrasi elinde merkezileşmesine yol açtı. Netice olarak, "hâkimiyet bila kaydüşart milletindir" şiarıyla ortaya çıkan cumhuriyetçiler, çok partililikten kaçındılar ve halk yönetimi değil asker-sivil bürokrat iktidarı kurdular.
Cumhuriyetle birlikteTürkiye'dc demokrasiye halk idaresine geçiş yolunda somut bir örnek ortaya konulmazken (1924'dc Terakkiper-vervc 1930'da Serbest fırka denemeleri sonuçsuz kalmıştır), batının daha çok faşist yönetimlerine benzeyen bir tek parti idaresi 2.Dünya Savaşı sonuna kadar yürütüldü. Bu dönemde, Tcşkilat-ı esasiye kanunundanTürkiye devletinin dini maddesi (ki "din-i islünV'dı) önce çıkarıldı (1928) sonra da yerine 1937'de laiklik ilkesi konuldu. İlk cumhuriyet yöneticilerinin, geri kalış sebebi olarak gördükleri İslamİyctİ terk ederek hıristiyanlığı benimsemeyi ciddî olarak tartıştıklarını Kazım Karabckİr Paşa tarafından ifade edilmiştir. Bu durumda laikliğe yönelme bir ara çözüm olarak kabul edilebilir.
İ946'dan itibaren daha çok dış etkilerle çok partili siyasî hayata geçildi. 1946'daki çok partili seçim İktidarın karışması sonucu siyasî sonuçlar doğurmadı. Ancak 1950'de yapılan seçim Türkiye'de seçimli bir iktidar değişikliğine yol açtı. Türkiye o tarihten beri kesintilere rağmen çok partili demokratik bîr sisteme sahip oldu.
Çok partili hayata geçildikten sonra, cumhuriyetten sonra oluşturulan dinvc inanç üzerindeki baskılar kısmen hafiflemeye başladı. Bu bakımdan bir "normalleşme süreci" yaşanmaya başlandı. Çok ağır işleyen bu normalleşme süreci hali hazırda tamamlanmış değildir. Bununla birlikte, bu normalleşme süreci bile asker sivil bürokrasinnin şiddetli tepkileriyle karşılaştı. Sonraki askerî müdahalelerin gerekçeleri arasında bu normalleşme sonucunda ortaya çıkan sosyal oluşumlara karşı duyulan tepkiler önemli yer tutar.
Türkiye Cumhuriyetinin tek partili dönemi boyunca şeklî batılılaşma yönünde, çok partili hayata geçişten sonra İse idare, kapitalistleş-me ve sanayileşme yönünde önemli değişmeler yaşanmıştır. Batılılaşma Türkiye'de halen yaşanan sosyal, kültürel çok sayıda meselenin ve kimlik krizinin asıl sebebi olmak vasfını korumaktadır. Batılılaşma toplumumuzu çok derinden etkilemiş, bununla birlikte direnç unsurlarının ortaya çıkmasına da yol açmıştır, bugün kılık-kıyafetten günlük hayatta karşılaşılan bir çok davranışlara ve dilde yaşanan değişmeye rağmen batılılaşmanın tam manasıyla gerçekleştiği söylenemez. Bununla birlikte batılılaşma sonucu Türkiye'de hem maddî hem de manevî kültür alanında büyük değişiklikler yaşandığı da kabul edilmesi gereken bîr gerçektir. Türkiye'nin batılılaşma macerasının Avrupa Topluluğuna dahil olmasıyla bir sonuca varması beklenebilir. Ancak bu hâlde dahi tam bir entegrasyon (en azından manevî-kül-türel alanlarda) sağlanabileceği söylenemez. D.Mehmet DOĞAN
• Çok sade bir tanımlama ite Balı gibi olmaya Batılaşma, Batılı gibi olmaya da Batılılaşma denebilir. Bir adım ilerisinde Batı Avrupa'nın siyasî, sosyal, medenî ve kültürel değerlerinin benimsenmesi/benimsetilmesi söz konusudur. Bugün için ise bu kavram çağdaşlaşma, modernleşme, rasyonelleşme, laikleşme, kalkınma, ilerleme gibi birbirine çok yakın anlamlar ifade eden veya biri diğerini gerektiren kavramlarla eş ya da yakın anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Bir insan, bir devlet, bir kültür niçin Batılılaşmaya yönelir veya buna mecbur kalır? Burada birbirinden ayrılması hemen hemen imkansız olan iki durum söz konusudur: Bir kültür ortamı, bir yaşama tarzı kendine yeterliliği şu veya bu nedenle kaybettiği bir ruh hâli içinde başka yerlere sarılmak, bağlanmak ihtiyacını duyar; bu taklitle sonuçlanır. İkinci olarak bir siyasî organizasyon, bünyesini tek başına taşıyamayacak, savunamayacak mağlubiyetlerle yüzyüzc geldiğinde güçlü dış baskılara maruz kalır veya kendim ezik hisseder, bu da emperyalist hareketlere güç katar. Biri içten, biri dıştan gelen bu çok yönlü baskılar Batılılaşma tarihi açısından açıklayıcı özelliklere sahiptir.
Osmanlı ordularının Batılı askerî kuvvetler önünde yenilgilerle karşılaşması ve toprak kayıpları, Osmanlı devlet erkânını, -daha önce küfür diyarı ve kâfir olarak küçümsediği ve bu yüzden tanımaya bile tenezzül etmediği- gücün temsilcisi olan Batı'ya ve Batılıya yönelmeye mecbur etti. İlk anda düşünülen şey yalnızca Batı teknolojisinin transferi ile askerî reformların gerçekleştirilmesi ve bu sayede devletin eski gücüne tekrar erişmesi idi. Bu noktada Batı'ya yönelişin bir tercihten çok bir zaruret olarak algılandığı görülmekledir. Vurgulanması gereken bir diğer husus. Batılılaşmanın İlk aşamalarında devlet erkanının kendilerinin manevî üstünlüğü konusunda henüz bir şüphe taşımadığıdır. Fakat ikamet elçilikleri, ordunun ıslahı için getirilen yabancı teknisyenler, tahsil için Avrupa'ya gönderilen öğrenciler gibi aktarıcı ve taşıyıcı unsurlar Batılı de-ğerierİ Osmanlı ülkesine taşıdıkça hem şüpheler, hem de ıslah alanları çoğalma ve yaygınlaşma gösterdi.
Denebilir ki, XIX.yüzyılın başlarından 1924 yılına kadar Batılılaşma teşebbüsleri, birbirleriyle çatışan ve çekişen ikili yapılar oluşturmuştur. Bu ikilik devletin organizasyonundan eğitime, adlî teşkilata, günlük hayata kadar yansımıştı. Devletin ve aydınların yerleştirmek ve yaygınlaştırmak istedikleri genel çerçeve de ikili ve uzlaşmacı bir karakter arzedîyor-du. Buna göre teknik, medeniyet ve maddî hayat dıştan alınacak; kültürve manevî hayal İse içten katılacaktır. Böyle bir sentezin ülkeyi kurtaracağı ve kalkındıracağı inancı, Batılılaşmanın bugünlere kadar gelen miraslarının en bclİrgİnlcrindcndir. Ziya Gökaİp'in klişcleştir-diği kültür (millî)-medcniyet (uluslararası) yapay ayırımı da bı*a dayanmaktadır. 1924 martında başlayan ve 192#'c kadar uzanan inkılâplaria Cumhuriyet idaresi bu ikiliği millî unsurlar aleyhine ortadan kaldırmaya yönelmiştir.
Batılılaşma hareketlerinin önündeki en büyük engel, şüphesiz İslâm dini ve bu dinin düşünceye, hayata, günlük İlişkilere yansıyan ahlâk anlayışı idi. İlk ürünlere bakıldığında İslâ-miyetin değil müslümanların, yani İslâmm o gün aldığı şeklin eleştirildiği ve dinin esasta ilerlemeye engel olmadığının vurgulandığı görülecektir. Hatta Batılılaşma teşebbüslerinin önemli bir kısmı şer'-i şerif adına ve onun İçin yapılmıştır. Fakat Önce ahlâk anlayışına yönelen eleştiriler gittikçe dine, dinî düşünce ve yaşantıya ve Islâmiyete gelip dayanmıştır. 1924'e kadar batılılaşmaya bir destek, bazan da bir kılıf olarak ele alınan dinî düşünce, bu tarihten İtibaren batılılaşma ve gayrımİllî unsurlar lehine safdışı edilerek İkilik kaldırılmaya çalışılmış ve tamamen dünyevî-laİk bir uygulama tercih edilir olmuştur.
Türkiye'de ve diğer İslâm ülkelerinde görülen batılılaşma hareketleri her her şeyden önce yukardan aşağıya ve zorla yerleştirilmiş kısmî ve ikili bir karakterdedir. Bu açıdan Tanzimat'la Cumhuriyet devri uygulamaları arasında esasta fark yoktur. Halk ise bu hareketlere hemen her zaman karşı çıkmış, istikrahla karşılamıştır. Bu nedenle batılılaşma, aynı zamanda idareci kadro ve aydınlarla halkın arasının gittikçe açılmasını, hatta bu farklılaşmanın düşmanlığa dönüşmesini de İfade eder. İleri-ci-gerici sınıflandırmaları yine böyle bir yaklaşımın ürünüdür. Batılılaşmanın empoze edildiği ülkelerde demokratik bir geleneğin yerleşe-memesi de bu tarihî birikimle yakından ilgilidir. Çünkü olup biten şeyleri halk ne istemiştir, ne olması için gayret sarfetmİş, kandök-müştür, ne de benimsemiş, İçine sindirmiştir.
Bugünden geriye doğru bakıldığında batılılaşma hareketlerinin özellikle İslâm ülkeleri ve bu arada Türkiye'nin lehinde sonuçlar vermediği söylenebilir. Osmanlı Devleti, batılılaşmaya resmen karar verdiği ve bunu uygulamaya koyduğu zaman dünya sistemi içinde belli bir yeri olduğu gibi devlet, ordu, eğitim vb. alanlarda da kendine has yapıları, kayda değer özellikleri vardı. Bunlar yenileşme adına zayıflatıldı ve ortadan kaldırıldı, yerine konanlar ise ne eskilerin fonksiyonlarını icra ed bildi, ne de kendisinden beklenenleri gerçekleşti-rebildi. Bugün kimse gelinen seviyenin (devlet mekanizması, ordu, eğitim, insan unsuru, düşünce hayatı, kültürel kalite vs.) özgünlüğünden ve yeterliliğinden söz açamazken, "muasır medeniyet seviyesine ulaşmak" aldatamca-sı hala en yaygın slogan olarak milletin önüne sürülüyor.
özellikle ILMeşrutİyct'ten sonra oluşan fikir hareketleri (İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük) içinde batılılaşmaya bütünüyle karşı olanı yoktur. Bununla beraber tercihini bütünüyle batılılaşmaktan yana koyan ve bu çerçevede din ve milliyeti ikinci ve daha geri sıralara iten akım, Batıcılık (Garbcılık) adıyla anılır.
İsmail KARA
Bk. Çağdaşlaşma; Meşntliyet; Modernleşme; Sekiilaıizasyon; Tanzimat-
İslami Okul Okulların En Önemlisi