BEDEVILIK-HADARILIK - 24. Sayfa
BEDEVILIK-HADARILIK
Bedevîlik: Sözlük anlamı zahir olmak, ortaya çıkmak, görünmek olan bedevilik İbn Haldun'un nazariyesinde bir başkasına göre önce çıkan, başlayan (hedavetü'ş-şey) iptida, iptidailik; buna bağlı olarak çölde oturan, çadırlarda yaşayan, kırda, arazide olan ve yerleşik hayata geçmeyen insanların genel hayatı tarzı demektir. Bedevilik İbn Haldun'a göre Hadarili-ğin karşıtıdır.
Hadaıiiik: Hazır olmak, kişinin civarı, önü, yanı kök anlamlarından türeme bir kelime olup bedeviliğin karşıtı demektir. Ehl-i hader veya hadeti dendiğinde köylerde, kasaba veya büyük şehirlerde İskan eden, yerleşik hayat yaşayan insan toplulukları akla gelir.
İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren yazılmış çeşitli sözlük ve ansiklopedik eserlerde "bedevilik ve haderilik" kelimeleri ele alınmış, eti-mojik ve semantik anlamlan araştırılmıştır. Ne var ki, İbn Haldun'a gelinceye kadar hiçbir eserde bu kelimelerin lamamiyle beşeri münasebetlerin kökeni, gelişmesi, toplum hayatında devlet, yönelim, mülk, siyaset, hukuk ve tarihin değişme seyrini tayin eden köklü sosyolojik anlamlarda kullanıldığını tespit etmek mümkün değildir. Nitekim dünün klasik ve bugünün modern çalışmalarına baktığımızda aynı olgunun söz konusu olduğunu görüyoruz. Bazı araştırmacıların dediği gibi, "II-mu'l-Umran"ı yani "umran ilmini" kuran tbn Haldun'un bu alanda ne öncesi vardı ne de sonrası. Umran ilmi İbn Haldun'a özgü bîr bİIİmdİr.
İbn Haldun'un geliştirdiği umran biliminde onun teorisini ayakta tutan temel kavramlar vardır: Asabiyet, bedevilik, haderilik, umran, mülk, siyaset vb... Biz burada bedeviliği ve ha-deriliği ele alacağız.
Haderİ olana "karari" demek de mümkündür. Çünkü ist ikrar ve yerleşik olmakla doğrudan ilişkili bir tanımlamadır haderilik. Badİye-de yaşayan bedevi insanın karar ve İstikrarı yoktur. Duruma, şartlara ve mevsime göre bir yerden bir yere göçer durur. Haderi olanın ise yeri yurdu bellidir; o, belirli bir coğrafi bölgede, bir toprak parçası üzerinde karar kılmış, yerleşmiş, yerleşik hale gelmiştir. Çok sayıda İnsanın bir takım nedenlerle belirli bir yerde yerleşmesi, o yeri küçük bir yerleşim birimi olan köy, kasaba (karye) veya büyük bir yerleşim birimi olan şehir (medine-belde) haline getirir. İbn Haldun da diğerleri gibi karye, belde ve medine kelimelerini yerleşme düzeni ve nüfus yoğunluğuna göre farklı anlamlarda kullanır.
Şam, Bağdat, Fustal, Kudüs, Medine, Mekke gibi büyük şehirlerde yaşayanlara haderi denir; ama her şehir veya köyde yaşayanlara haderi, buna mukabil her göçer topluluğa da bedevi denebilir mi? İbn Haldun, genel bir tanımlama ile mağara, orman, sahra ve çadırlarda, yurtlarda, obalarda, köylerde ve daha küçük yerleşme merkezlerinde oturanlara bedevi der. Bu da gösteriyor ki, göçebelik ve şehirlilik, bedevi ve haderi hayat tarzının tek ve nihai değil, en esaslı vasfıdır. Yoksa kimi şehir varoşlarında yaşayanlar da bîr şehirde veya bîr şehre bitişik yaşıyor olmalarına rağmen gerçekte bedevi sayılırlar. Nitekim, ziraat, yerleşik hayatla yakından bağlantılı olmakla birlikte, İbn Haldun'a göre hayvancılık ve ziraat bedeviliğe aykırı değildir.
İbn Haldun'un gözünde asıl olan bedevi ha-yatur; haderilîk sonraları ortaya çıkmıştır, üs-ıclik kökü bedeviliktir. Çünkü haderi hayatın olmadığı zamanlarda bedevi hayat tarzı vardı. İnsanoğlu pek de erken sayılmayacak bir dönemde mağara, orman, ağaç kovuğu, sahra, çöl, dağ başları gibi yerlerde yaşarken, önce çadır hayatına (hayme) geçmiş, ardından köy, kasaba ve şehirler teşekkül etmiştir. Ona göre, kelimenin etimolojik anlamına uygun olarak "Her şeyin en Önce ortaya çıkan kısmına bedavet ve bedevi dendiği gibi, insan topluluklarının ilk ortaya çıkan iptidai biçimlerine de bedavet ve bedevilik" denir.
Haderilik ise tarihte sonraları ortaya çıkmış bir olgu dur: "Hadaret Önceki devletlerden sonraki devletlere intikal eder." Burada İbn Haldun'un haderiliği umran'a yakınlaştırarak genel kültür ve medeniyet anlamlarında kullandığı görülür.
Bedevi bir topluluğunun haderi bir topluma dönüşebilmesi için gerekli ve kaçınılmaz bir süreç var. Bu süreç, o toplumun bedevilik derecesi de dahil olmak üzere, bir takım coğrafi, tabii, sosyolojik, maddi ve özellikle iktisadi şartlarıyla yakından ilgilidir. Hiç bir bedevi topluluk bir anda göçebelikten yerleşik hayata geçip haderi olamaz. Haderi olacak bir göçebe topluluğun gelişmesinin son aşamasında olması ve asabiyetinin üstün gücünü ve hızım koruması gerekir. Yoksa asabiyetini kaybetmiş veya gevşetmiş bir topluluğa kıyasla undan daha geri bir merhalede olan bir başka bedevi topluluk yeni bir hamle yapar, onu geçer ve haderi olabilir. Tarihle bunun örneklerine bol bol rastlamak mümkündür.
Kimi bedevi topluluklar tarımla da uğraştıkları halde, genelde onların geçim kaynakları doğrudan tabiatta var olan zenginliklerdir. Bundan dolayı bedevilerin geçim şekillerini hayvancılık, avcılık, toplayıcılık ve yer yer de ziraaıçilik tayin eder. Büyük şehir merkezlerinde yerleşik hayal süren medeni toplumlar ise geçimlerini daha başka yollar ve şekillerle temin ederler. Burada hayat incelmiş, İlişkiler
organize olmuş, insanlar arasında iş bölümü teşekkül etmiştir. Bilimler, teknik, sanatlar, zanaat, hırfet ve ticaret, haderi hayatın belli başlı görünümleridir. Bedeviler hanı, ilkel ve işlenmemiş maddeler üretirken, haderiler çeşitli teknik ve zenaatlerle işlenmiş, mamul ve yarı mamul ürünler, maddeler üretirler. Bu temel olgu, bedevilerle haderiler arasındaki iktisadi ve ticari münasebetlerde dengenin daima haderiler lehinde ve bedevilerin aleyhinde gelişmesine yol açar; böylece bedeviler haderilc-re bağımlı hale gelir. Bedeviler, haderilcre ham veya işlenmemiş mal satar, onlardan ince sanat ve üstün tekniklerle işlenmiş mamul ve yarı mamul madde ve mallar satın alırlar. Bu da bedevilerin daima hadarilerin arkasında sürüklenmesi demektir. Geçmiş insan topluluklarının ve kavimlerin larih tecrübesi gösteriyor ki, bedeviler hep günün birinde haderi olmayı düşlemiş ve bunun için çalışmışlardır.
Burada üzerinde durmamız gereken bir nokta var. İbn Haldun tarihi ve sosyolojik bir realiteyi tespit edip tasvir etmeye çalışırken, değer hükmü ortaya koymaktan özenle kaçmıyor. Çünkü ona göre bedevilik de, haderilik de tarihsel gelişmede tabii ve kaçınılmaz olaylardır. Bundan dolayı ahlaki bakımdan haderi hayat tarzına kıyasla bedevi hayat tarzını aşağılamak, küçümsemek için makul ve haklı bir neden yoktur. Kaldı ki her ikisinin de kendilerine göre gelişmiş bir ahlak ve kültür anlayışları vardır. İbn Haldun, işte burada "ümran" kavramını kullanarak, ümranın hem bedevilerin, hem haderilcrin gelişmiş hayat tarzlarını ifade edebileceğini söyler. Bedevilerin kendilerine özgü ümran ve kültürlerini "Umraıuı'l-Bedevi" adlı umran-alt bilimi inceler; Binaü'1-Bcdc-vi, Sınaatü'l-Bcdcvi veya Mülkü'l-Bedcvi gibi daha alt kollar da yine umran'a bağlı olarak Umranu'l-Bedevi'nin birer türevidirler. Hatta dikkatle İncelendiğinde, İbn Haldun'un şaheseri olan Mıtkaddime'ûe bedevi hayatın tabiata daha yakın olması dolayısıyla daha sade ve tabii olduğu, bedevilerin ahlak, mertlik, cesaret, şecaat, erdem ve dayanışmada haderilcre göre daha İleri ve üstün görülüp Övüldükleri, yer yer yüçeltiklikleri anlaşılabilir.
Bedevilerin gelişmiş siyasal organizasyonları, devlet örgütleri ve kurumlaşmış toplumsal yapılan yoktur. Herşey kabile dayanışması ve asabiyeti temeli üzerinde yükselir. Göçebe hayat yaşayanbedevilerin siyasi sistemleri riyasete, karşılıklı rıza ve kabule, "şûra"ya ve gelişmiş, köklü törelere bağlıyken, haderiler mülk içinde ve gelişmiş bir siyasi organizasyona bağlı olarak yönetilirler. Haderilerİn kurumlaşmış askeri ve güvenlik örgütleri vardır, hükümdar bunlar kanalıyla halk üzerinde hükmünü İcra eder. Haderi toplumlarda gözlenen mülk ve devlet örgütü ile buna dayalı idari sistem (rejim), zor, baskı ve otoriteye dayanır; bedevilerde ise mutlak İtaat yoktur, karşılıklı bağlılık, dayanışma ve köklü töreler vardır.
Bir topluluk bedevilikten haderİlİğe geçerken, aşamalı olarak riyaset sistemi de mülke dönüşür. Bu köklü bir değişikliktir ve bir bakıma kaçınılmazdır. Çünkü riyasetle yönetilen kabile asabiyetinin nihai amacı mülktür. Aslında haderi toplumlarda gözlenen mülk ve devlet de, bedevi ha/attan haderi hayata geçildiğinde riyaset tabii olarak mülke dönüşür, sade ve yalın hayat tarzının yerini külfet, şa'şaa, ihtişam ve gösteriş alır. Bu tarihsel ve toplumsal kaçınılmaz değişimin süresini, biçim ve gücünü doğrudan asabiyet belirler. Asabiyeti güçlü ve üstün olan bedeviler bir süre sonra asabiyet güçleri içinde yaşadıkları yerleşik hayat yüzünden hayli zayıflamış haderilerle savaşa tutuşurlar ve onları yenilgiye uğratarak yerlerini alırlar. Ibn Haldun'a göre başından beri insanlık tarihini oluşturan temel olgu budur.
Ibn Haldun'un 14. yüzyılda ortaya attığı bu köy-şehir ya da kırsal-kentsel hayat karşıtlığı tezi ondokuzuncu üyzyıl sosyolojisinde yeniden ele alınmaya başlanmıştır, önce aralarında keskin bir karşıtlık olduğu varsayıl irken, sonraları birinden öbürüne tedrici bir geçiş yaşandığı öne sürülmüştür. Örneğin R.Redfield küçük kırsal birimlerden (köylerden) büyük kentlere doğru bir süreklilik içinde geçildiğini iddia eder. Şehirleşmek daha seküler, daha bireyci ve daha fazla işbölümünü gerektirmekte-
dir. Fakat son zamanlarda bu tartışmalar gündemden kalkmakta olup kent-köy karşıtlığı önemini kaybetmektedir.
Ali BULAÇ Bk.Asabîyet; Göçebelik.
İslami Okul Okulların En Önemlisi