Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Daru's-Sulh - İslami Bilgiler - 3. Sayfa

 

DARU'S-SULH

 

İslâm devletiyle barışçı ilkeleri bozulan veya fiilen savaş halinde bulunan devletlerle, barış ilişkilerinin kurulmasını sağlayan anlaşmala­rın yapılmasına bağlı olarak, bu ülkeler dâ-ru'l-İslamla İlişkileri bakımından bazı vasıf ve isimler almışlardır. İslam hukukuna göre dev­letlerarası münasebetlerde normal ve daimi hal sulh (barış) hali olup, fukahanın çoğunlu­ğuna göre harbin (cihadın) hukuki mesned ve sebebinin gayri nıüslimlcrin müslümanlara harb açmaları olması da bunu göstermekte­dir. İslam'a göre harb, zaruret icabı başvuru­lan geçici bir durumdur. Müslüman bir ülkey­le düşmanca münasebetler İçerisine giren ül­kelerle, münasebetlerin normale dönmesi hu­susunda gerek harb öncesi ve gerekse harb es­nasında barış yollarına başvurmak, Kur'an-ı Kcrim'in müslümanlara bir emridir. Hanefi hukukçuların açıkça belirttikleri gibi, İs­lam'da savaşın maksat ve hedefi, düşmanın di­reniş ve üstünlüğünü kırarak onları tecavüz­den alıkoymaktır. Savaşa başvurmadan veya savaş esnasında bu neticeye ulaşmak anlaşma­larla mümkünse savaşa kesinlikle başvurul­ma/. Müslüman hukukçular, darul-İslam'la düşmanca münasebetler İçine giren ülkelerle barış münasebetlerini düzenleyici iki tür anlaş­ma üzerinde durmuşlardır: Geçici (rnuvak-kai) anlaşmalar, müebbed anlaşmalar.

1- Muvakkat (geçici) anlaşmalar. Geçici an­laşmaların sebepleri ortaya çıkınca yapılması­nın caiz oluşu icmaen sabittir. Geçici anlaşma­ların lemel özelliği, gayrı müslimlerİn İslam hakimiyetini kabul etmemeleri ve ülkelerinin islam devletinin kontrolüne geçmemesidir. Böyle, bir ülke, İslam hukukunun tatbik saha­sı dışındadır. Bu sulh ülkesi halkının (ehl-i sulh) can ve mallarına tecavüz haram olup ba­rış süresince de onlarla savaşılmaz. Savaşa bel­li bir müddet ara veren bu geçici anlaşmalar, ancak zaruret halinde ve müslümanların fay­dasına olunca yapılır. Hanefilere göre bu tür mütarekelerin iptali mümkün olup.gerektiğinde bozulabilir. Maliki, Şafii ve Hanbcli alimle­rine göre ise, süresi içinde ilzam edici olup, sü­re bitimine kadar anlaşmaya bağlı kalmak ge­rekir. Ancak, karşı tarafın anlaşmayı bozacağı anlaşılırsa, tek taraflı olarak bozulabilir.

2- Müebbed anlaşmalar. Harb öncesi veya lıarb esnasında, İslam devletiyle barışçı ilişki­ler sürdüreceğine bir teminat ve İslam hakimi­yetine buyun eğdiğine bir işaret olarak vere­cekleri cizye karşılığında gayrı müslim bir ül­keyle yapılan anlaşmalar bu kısmı teşkil eder­ler. Böyle bir anlaşmanın yapılabilmesi İçin iki şart vardır:

 a) Cizye ödemeleri;

 b) Kendileri­ne İslam hükümlerinin tatbiki. Bu şekilde ya­pılan anlaşma bir zimmet akdi olup, İslam dev­leti tarafından ihlal ve İptali caiz değildir. Ken­dileriyle böyle bir barış yapılanlara ehl-İ zim-mc denir. Bunlar idare ve içişlerinde serbest­tirler. Ancak ülke, İslam devletinin kontrol ve hakimiyeti altında olup, İslam hukukunun tat­bik sahasına girer. Bu ülkeyi dışa karşı savun­mak İslam devletinin görevidir. Bu tür anlaş­maların akdinden maksat ve gaye, Hanefi fı-kıhçıların açıkça ifade ettikleri gibi müslünıan-lara karşı açılmış bulunan savaşın /.ararlarını onlardan defetmek ve düşmanın savaşı terke-derek müslumanlarla barış içine girmelerini sağlamaktır.

Kısaca temas edilen bu barış türlerine bağlı olarak, fıkıhçıların dâru's-sulhie ilgili görüşle­ri de şu merkezdedir:

I- DamUthd: Hanbeli (ilkaha ile Şilililerden el-Maverdi (Öİ.450/I05.S), amme hukuku yö­nünden yaptıkları arazi tasnifinde, mülkiyetin İslâm devletine veya kendileriyle sulh yapılan gayrı müslİmlere ait bulunmasına dayanarak ülkeleri bir taksim ve tasnife tabi tutmuşlar­dır. Onlar, müslümanların eline geçen arazile­ri dört kısımda müıala ederler:

 a) Anver.cn (kuvvet ve fetihle) miislümanların eline geçen topraklar;

 b) Ahalisinin korkudan veya miislü­manların müsadcsiyle terkleri suretiyle elde edilen topraklar. Bu iki tür arazi de, sakinleri ister müslüman, isler gayri müslim olsun, mül­kiyeti müslümanlara ait olduğundan dârıf l-is-lamdır, cj Barış yoluyla elde edilen topraklar. Bu d;t iki kısımdır: I- Yapılan b;tnşta mülkiye­ti miislümanların ortak malı sayılan ve bir ha-

raç karşılığında gayri müslim ahalisine terkedi-len topraklar. Bu barış ile onlar ehl-İ ahd olur­lar, topraklan da dâru'l-İslam'a ait vakıf arazi­dir. Bu araziden alınan haraç, "ücret" hükmün­dedir. Müslüman olmaları veya arazinin bir müslümana geçmesi halinde düşmediği gibi, ayrıca baş cizyesi ödemeden orada bir sene­den fazla da kalamazlar. Barış ile mülkiyeti kendilerinde kalmak üzere, bir haraç karşılı­ğında gayrı müslim ahalisine terkedilen top­raklar. Bu araziden alınan haraç ise "cizye" hükmündedir. İslam'a girmeleri veya arazinin bir müslümana İntikali halinde düşer. Bu top­raklar dâru'l-İslam değil, dâru'l-Ahd'dir. An­laşmaya bağlı kaldıkları sürece orada kalırlar. Dâru'l-İslam dışında oldukları için de ayrıca baş cizyesi alınmaz. Bu tasnife göre dâru'l-İs­lam sayılan yerlere dâru'1-mülk veya dâru'l— vaki'da denmektedir. Bu son kısmın dâru'l-İs­lam sayılmaması arazı hukuku yÖnündendİr. Mülkiyeti müslümanlara ait olmadığından dâ­ru'l-İslam sayılmamıştır. Yapılan zimmet akdi sebebiyle, dâru'l-harbten farklı olarak bu ülke halkı ile sürekli bir barış hali mevcut olduğun­dan dâru'1-ahd denmiştir. Ancak, İslam devle­tinin kontrol ve hakimiyeti sözkonusu oldu­ğunda, bu ülkenin dâru'l-İslam sayılması gere­kir. Şafii hukukçuları bu görüşte olduğu gibi, Hanbeli hukukçuların ifadelerinden de anlaşı­lan budur. Zira her ne kadar mülk ve ülke gay­rı müslinılere aitse de, İslam devletinin haki-miyei ı alt nidadır. Çünkü kendilerine İslam hü­kümleri latbik şartı olmaksızın cizye üzerine barış yapılması mümkün değildir. Ebu Hani-fe'ye göre ise, esasen yapılan bu barışla onlar ehl-i zimme ve ülkeleri de dâru'l-İslâm olmuş­tur.

2- Danı'z-zimme ve Dânı't-muvadaa: Hanefi fakihler, kendileriyle yapılan anlaşmanın ma­hiyetine göre gayrimüslim ülkeleri iki grupta değerlendirirler: a) Daru'z-zimme: Kendileriy­le müebbed bir anlaşma (zimmet akdi) yapı­lan üikeler bu gruba girer. Anlaşma yapıldık­tan sonra, onlarrn mal ve arazilerine dokunul­maz, bu ülke, İslâm hukukunun tatbik sahası­na dahil alacağından dâru'lİslâm sayılır. Halkı ehl-İ zimme olan bu ülke, barış yoluyla dâ-ru'1-İslam olmuştur. İmam Malik de bu husus­la Hanefİlerle aynı görüştedir; b) Dâru'l-nıu-vadaa: Kendileriyle geçici anlaşma (mütare­ke) yapılan ülkeler bu gruba girer. Yapılan ba­rış İle onların can ve malları emniyette olur, ancak kendilerine İslam hükümleri tatbik edil­mediğinden ülkeleri daru'l-İslam değil de, da-ru'l-harb hükmündedir.

Daha önce temas edildiği gibi, Şafii, Maliki ve Hanbeli hukukçular da gayrı müslinılerlc bu tür anlaşmaların yapılacağı görüşündedir­ler. Diğer mezhepler bu ülkeden müstakil bir isimle bahselmeseler dahi, bu tür barışla ilgili hükümleri onların bu barış ülkesi hakkındaki görüşlerini de yansıtır.

Fukahanın dâru's-sulhle ilgili görüşleri to­parlanacak olursa: Hanbelilerle el-Maverdi'-nin, cizye karşılığı arazi mülkiyeti gayrı mus­lini ahalisine bırakılan sulh ülkesini dâ-ru'l-ahd diye isimlendirerek onu dâru'l-îs-lâm'dan saymamaları, meseleye arazinin statü­sü noktasından bakmalarından iteri gelmekle­dir. Hanel'iler ise, meseleye İslam devletinin hakimiyeti noktasından baktıkları için, da-ru'/,-/.imme diye isimlendirdikleri bu barış ül­kesini dâru'l-İslam'dan saymışlardır. Maliki-ler de bu görüşte olduğu gibi, meseleye [slam devletinin kontrol ve hakimiyeti açısından ba­kılınca, Şafii ve Hanbelİ ("tıkananın da bu sulh ülkesini dâru'l-İslâm saydıkları görülür. Geçi­ci anlaşmalı ülkelere gelince, Hanefİler mese­leye yine hakimiyet ve kontrol açısından bak­tıkları için, dâru'l-Harb addettikleri bu ülkele­ri, arada harbe son veren bir anlaşmanın varlı­ğı sebebiyle barış ülkesi anlamına gelen darui-nıuvadaa diye isimlendirmişlerdir.

Bazı Batılı araştırmacılar, Hanefilerin dâ-ru'l-Ahdi daru'l-İslam'dan saymalarını yanlış değerlendirmektedirler. Onlara göre, Hanefi-ler, dâru'1-İ.slam ve dâru'l-harb dışında, müslü-manlarla aralarında barış İlişkisi bulunan bir üçüncü ülke taksimini kabul etmezler. Esasen bu iddianın altında yatan temel fikir, Batılı araştırmacıların cihadla ilgili yanlış görüşleri­dir. Bu iddiaya göre, İslam'da devletlerarası ilişkiler savaşesasına dayandığından, dâru'l-ls-lam dışında kalan yerler dâru'l-harbıir. Ancak, bazı fakihlerin gayrı mü si imlerle barışçı ilişkiler tesisi yolundaki görüşlerinden neşet eden dâru'1-ahd taksimini ise Hanefİler kabul etmemektedirler. Bu iddianın gerçekle ilgisi yoktur. Zira Hanefilere göre harbin (cihadın) sebebi gayrı ınüslimlerin müslümanlara karşı harb ve tecavüzleri olduğundan, onlara göre devletlerarası münasebetler barış esasına da­yanır.

Daru's-Sulh üzerine araştırma yapan bazı çağdaş yazarlar, klasik örnekler olarak Ncc-ran, Nubia ve Ermenilerle yapılan anlaşmala­rı gösterirler. Necranlılarla Resulullah (s.), Nubialılarla Hz. Osman (r.) ve Ermenilerle de Hz. Muaviyc (r.) zamanında anlaşma yapıl­mıştı. Fıkıh kitaplarında ise, geçici sulh anlaş­malarına Allah Resulünün Mekke müşrikle-riyleyaptığıHudeybiyyc anlaşması, cizye karşı­lığı yapılan müebbed barışlara ise Necran ve diğer buzı belde ahalisiyle yaptığı anlaşmalar örnek olarak gösterilmekledir. Daha sonraki dönemlerde yapılan gerek Nubia ve gerekse Ermeni anlaşmalarıyla diğer ülkelerle yapılan barışlar, mahiyetleri ne olursa olsun, fukaha-nın açıkladığı ve hükümlerini tesbit etliği iki anlaşma türünden birine girer. Bunların teme­li ve klasik örnekleri de Allah Resulü'nün (s.) tatbikatıdır.

Ahmet ÖZEL

Bk. Ihmş; Dânı'l-harb; Dâıu'l-İslam; Hakimi-yet; Savaş; Ülke.